1. YAZARLAR

  2. Sedat Doğan

  3. Suriye, Rojava, Mazlumiyet ve kirletilen İslam imajı.
Sedat Doğan

Sedat Doğan

Hekib - Heybe
Yazarın Tüm Yazıları >

Suriye, Rojava, Mazlumiyet ve kirletilen İslam imajı.

A+A-

     Suriye’de bu kirli savaş başladığından bu yana orada neler oluyor sorusu gün geçtikçe anlamsızlaşıyor.Onun yerine şu sorular daha tutarlı görünüyor.. Burada Kim kime, neye karşı? Kim kimin safında? Kimin bıçağı kimin boğazında, kimi kimin adına boğazlıyor?

     Çünkü şu anda Suriye ile dünyanın bazı yerlerini mukayese ettiğimizde-ki, buna Irakı da katabiliriz- insanlığın bu kadar çıldırdığı, vicdanların bu denli öldüğü başka bir yer yok gibi...

     Ve din olgusunun, özellikle İslam’ın, kendi müntesipleri tarafından bu derece kirletildiği başka bir yer de yok gibi. Çünkü bu müntesipler, sözüm ona İslam adına öylesine insanlık dışı eylem ve söylemler üretiyorlar ki, Müslümanların en azılı düşmanları bile bunları yapmayı beceremiyorlar.

     Ve islamdan az buçuk haberdar olan hiç bir insan bu menfur fillerin Müslümanlık iddiası olan insanların eseri olabileceğine asla inanamıyor. Çünkü bazı Sapkın fırkaların pratikleri hariç,İslam tarihinde bunlara benzer örneklere hiç rastlanmıyor.. Kerbelada Hz. peygamberin torunu, Hz.Âlinin oğlu Hz.Hüseyinin başının kesilerek şehid edildiği cinayet gibi. Zira diğer adı eman ve güven olan temiz İslam öğretisi, insanlık onurunu zedeleyici her türlü işkence ve nobran bir sapkınlığı vahşi bir cahiliye pratiği olarak değerlendirip kökten reddediyor.

     Bu nedenle en son söylememiz gereken sözü baştan söyleyelim. Bu gün Suriye, Rojava ve ırak bağlamında dile gelen her şeyden mecburen şüphe edip sorgulamak gibi çok ağır bir süreçten geçiyoruz.Zira birileri burada insanlığın ve Müslümanlığın pek çok kadim kazanımını boşa çıkartmaya çalışıyor.En net hakikatlerinin ve kabullerinin kimyası ile oynuyor.Ve bunu insanlığa, yani hepimize yutturmaya çalışıyor.

     Bu vahşi caniler, vahşette hiç bir sınır tanımayarak camileri, Pazar yerlerini, masumların, kadın, çocuk ve yaşlıların bulundukları meskûn yerleri en hunhar bir şekilde bombalıyorlar. “Allahuekber” nidalarıyla Hayvan boğazlar gibi insan boğazlıyorlar. Bundan çok vahşi bir haz alıyorlar. Namuslu kadınlara, hatta erkeklere tecavüze yeltenecek kadar kontrolden çıkıyorlar.

     Konunun daha iyi anlaşılması için şu birkaç haber yeterince açıklayıcı olur sanırım.

     “ABD'den Rojava açıklaması-12 Ağustos 2013 :

     ABD Dışişleri Bakanlığı, El Kaide bağlantılı grupların Halep'in Til Eran ile Til Hasıl beldelerinde Kürt sivillere yönelik gerçekleştirdiği katliamı kınadı. Bakanlık, "Bu açık mezhep provokasyonu haklı gösterilemez ve biz sivillere yönelik bu saldırıları kınıyoruz" dedi. (Timeturk.com).

     Haberin farklı bir versiyonu şu bilgileri aktarıyor:

     ”El Kaide bağlantılı El Nusra Cephesi çeteleri, 29 Temmuz-1 Ağustos tarihlerinde Halep’in Kürt Köyleri Til Eran ile Til Hasıl beldelerine saldırılarında 70’ten fazla sivil katledildi. Çeteler ayrıca 300’den fazla sivili de kaçırmıştı. Söz konusu sivillerin büyük çoğunluğunun akıbeti hala bilinmiyor.” (jiyana Nu.com)

     “ Suriye'de İç savaşta 106 bin kişi öldü -11 Ağustos 2013:

     Suriye’de çatışmaların başladığı 2011 mart ayından bu yana en az 106 bin kişi öldü. Ancak insan hakları örgütleri bu sayının iki kat daha fazla olduğu görüşünde. Londra merkezli örgütün raporuna göre, olayların başladığı 2011 yılı mart ayından bu yana 106 bin 423 kişi öldü. Ölenlerin 5 bin 553'ü çocuk olmak üzere 53 bin 851'inin sivil olduğu belirtildi. Geri kalan 26 bin

     853 kişinin hükümet birliklerinden askerlerin, 17 bin 564'ünün ise isyancılar olduğu ifade edildi. Ancak örgüte göre bu sayının şu anki rakamların iki katı olabileceği, yani ölü sayısının aslında 200 bini geçmiş olabileceği ifade ediliyor. BM ise Suriye'deki iç savaşta 100 bin civarında can kaybı olduğunu tahmin ediyor.”(Avrupa postası.com)

     Bu da bü günkü sosyal medya paylaşımlarından:

     “ Fars Haber Ajansı, el-Ahd internet sitesinin 200 TSK subayının Kürtlerle savaşmak üzere Nusra kılığında Halep'e sızdığı haberini duyurdu. Habere göre 200 TSK personeli (yoksa MİT mi?) Halep'in Kürtlerin yaşadığı Beni Zeyd, Şeyh Maksud ve Eşrefiyye bölgelerine sızdı. (Yazar Kenan Çamurcu’nun facebook sayfası paylaşımı)

     Irakta iki üç yıldır savaş yok. Bu sapkınların camilere, Pazar yerlerine, kalabalıkların olduğu noktalara yaptıkları saldırılar sonucu ölen insan sayısı binleri geçiyor.

     Ve birileri Allahın adını anarak bütün bu barbarlıkları yapıyor. Daha kötüsü Allah adına, Allah için bu iğrençlikleri yaptıklarına inanıyor... Başka birileri hayır bunu biz yapmadık. Başkaları yaptı, diyor. Böylece ak ile karayı, doğru ile eğriyi, insanlık ile vahşeti birbirlerinin yerine geçirtmeye çalışıyorlar. Ama her iki durumda da kurbanlar yine siviller, savunmasız insanlar oluyor.

     Bu insanlığın kabul görmüş değerleri ve islamın net kabulleriyle açıkça dalga geçmektir.Bunun için de insanın zihin ve ruhiyatını karambol propagandası ile uyuşturuyorlar.Sureti haktan görünerek, Allahın adını adeta bir çeşit hipnoz ilacı gibi kullanarak yığınları tepkisizleştiriyorlar. Böylece vahşete karşı gelişecek tepkileri kaynağında boğuyorlar. Daha fecisi herkesin bu kirli günahı onaylayarak ortak olmasını istiyorlar.

     Bu sureti haktan görünen karmaşa tablosu Kudsşerifi, sayıları milyonları bulan Haçlı-bizans saldırılarına karşı savunan Eyyubilerin meşhur hükümdarı Şarkın sultanı Selahaddin-i Kürdi (1138 - 1193) zamanında da yaşanıyordu.

     Selahaddin canını dişine takmış, Müslümanların ırz, namus, onur ve şereflerini korumaya çalışıyor. Sureti hak cübbesini giymiş ve sakalını da bırakmış Hasan Sabbah’ın haşhaş ve afyonla kendilerinden geçen müritleri küffara en ağır darbeyi vurmak için zaman kollayan Selahaddin ve kilit noktalardaki adamlarına karşı, bizans namına suikast yapmakla meşguller.

     Bir eserinde(*) o dönemi analiz eden Âmin maalof, süreti haktan görünme adına şu çarpıcı anekdotu aktarıyor: ” Bizans kontu elkont Henry Müslümanları zayıflatmak için Haşhaşşinlerin şeyhi Şeyhulcebelin halefinin kalesi olan Elkehf’e onlarla ittfak kurmaya gider.Şeyhul cebel ölmüştür.Ancak halefi olan Müridleri kontu en güzel şekilde ağırlarlar.Misafirlerine en iyi hizmeti sunmak için herhangi bir suikast emirlerinin olup olmadığını sorarlar.Kont kendilerine nasıl güvene bileceğini sorar.Halef iki müridini çağırır kaleden aşağı ölüme atlamalarını emreder.Müridler hiç sormadan ölüme atlarlar.Kontun nutku tutulur.Bir süre konuşma güçlüğü çeker…”

     İşte sureti haktan görünme tam da böylesi bir şeydir.

     Bu nedenle at izinin it izine karıştığı günümüzde Müslüman, din kardeşinin neler yapabildiğine değil, yaptığı şeyin kimin işine yaradığına bakmasını becerebilirse en azından kendi istikametini doğru tutturur.

     Ama nedense bu vahşi tabloların kahramanları, tuhaf sakalları, kebih yüz ifadeleriyle çok fesih bir Arapça konuşan insanlar oluyorlar. Ve kurbanları ise hep o toprağın insanları. Oralarda yerli

     halklar olarak Kürtler, Türkmenler ve Süryaniler de yaşıyorlar. Onlar da bu savaşın içindeler. Ancak bu güne kadar bu dillerle konuşan birilerinin kimseye insanlık dışı bir işkence yaptıklarını ne gördük ne de duyduk.

     Peki, bu yamyamlar nerelerden geldiler? Irak, Filistin veya Afganistan, Bosna ve Çeçenistan işgallerinde de buna benzer nobran tablolar sahneleniyordu. Ama oralarda failler genelde “gâvurca” konuşur, mağdurlar ise yerli halk veya yerli askerler oluyordu. Dolayısıyla durum çok netti. Peki, ama amiyane bir tabirle burada gâvur kim? Kim kime karşı neyin cihadını veriyor? Biraz da ona bakalım.

     Baba H. Esad bu toprakları otuz yıl gaddar bir diktatörlükle yönetti. En son 1980’lerde Hama’yı yerle bir edip 40.000’den fazla insan öldürdü. Yüz binlercesi sürgüne kaçtı. Bu cihatçı kardeşlerimiz o zaman nerelerde idiler? Bir yerlerde saklambaç mı oynuyorlardı.

     Biz ne kadar da balık hafızalı bir milletiz. Yaşadığımız ülkede, bu gün devlet ve milletçe kendisine karşı topyekûn cihad ilan ettiğimiz oğul Beşar Esad, daha düne kadar “Esed Kardeşimiz “ değil miydi? Kardeşimiz olan Esad’a ne oldu da birden Gâvur Esad oluverdi?

     Hadi biz ustayız bu konularda. Canımızın istediğini, işimize gelmeyeni anında gâvur yaparız. Adamı gâvur ilan ettik gitti. Peki iran ne olacak? İran bir din devletidir, Şeriatla yönetiliyor. Hizbullah dini bir ordudur,İsraile karşı başarılı bir cihada imza atmıştır.. Maliki ırakının ordusu bir İslam devleti ordusu iddiasındadır. Bunların hepsi Esadı tutuyor. Burda gâvur kim. Cihatçı kim?

     Türkiye-Suudi, Katar ve diğer körfez şeyhleri Esada karşı ÖSO’yu açıktan destekliyorlar. Onlara her türlü yardımı yapıyor. Bu güne kadar hiç duymadığımız bazı paramiliter gurupları ise el altından destekliyorlar. Bu arada yeryüzünde ne kadar nobran-sapık, ruh hastası, tecavüzcü, kaba vahşi, hapishane kaçkını varsa, ipini kopartanı Kutsal bir cihad adına mücahid sıfatıyla Suriye’ye salıyorlar. Aynı Suudi Mısırda, seçimle başa gelen cumhurbaşkanı ihvanı müslimin adayı Muhammed Mursiye darbe yapan cuntacı General Sisi ve baltacı sapıklara milyonlarca dolar yardımda bulunuyor.

     Bu arada her iki blokun arkasında duran resmi gâvurcukların isimlerini zikretmemize gerek yok. Peki, burada gâvur ve cihatçı kim? Bu cihadın kutsiyet alameti ne?

     Peki, Suriye’de ne oluyor. Kim ne yapmaya çalışıyor? Ona bakmaya çalışalım.

     Batı bloku ve İsrail ne güçlü bir Esadı, ne de halklarının çıkarını önde tutan güçlü bir İslam devletini, hele şeriatla yönetilen bir devleti asla istemiyor. Şeriatla kafayı bozmuş dostlar gücenip bizi korkaklıkla suçlamaya kalkışmasınlar… Akıllı ve gerçekçi olmak insanı pek çok felaketten kurtarabilir. Kurdurtmazlar… Yedirtmezler adama. Şöyle etrafa bakmak yeterli.

     Zira ortadoğuda israilin güvenliğinin sağlanması ve batının çıkarlarının korunması esastır ve öncelikli tercihtir… Suriye’nin ve mevcut bütün İslam ülkelerinin hizaya çekilip zayıflatılması israilin işine geliyor. Ve batı bunları belli bir plan çerçevesinde bir sıraya koymuş olsa gerek.

     Dolayısıyla bu coğrafyadaki devlet ve iktidarların ömürlerinin uzunlukları bu sıranın uzunluğuna bağlı. Sırası gelen, fazla beklemeden gidiyor. Demokrasi falan işin boya ve cila kısmını oluşturuyor.Günümüz ortadoğnunun mevcut örnekleri yeterince açıklayıcı sanırım.. Bunu Mısırda Mursinin başına musallat ettikleri Darbeci Sisi ve baltacılarına verdikleri destekten çok daha iyi anlıyoruz.

     Bu nedenle ortadoğudaki derebeylerin öyle külhanbeyli kesilmeleri kendileri için hayra alamet değil. Akıllı olmaları faydalarınadır. Çünkü kendilerinden büyük, kendilerine, kendileri namına o koltukları emanet eden big broder ve fadırları vardır. Kızdırılmaya gelmezler.

     Rusya, Suriye’deki üslerini güvenceye alabilecek yerli gücün arkasını tutuyor. Çünkü o üsler onu sıcak denizlerdeki tek kapısıdır. Dolayısıyla bütün bu verileri bir araya getirdiğimizde Suriye’deki mevcut insanlık dramı ve Vandal bilanço hiç birisinin umurunda bile değil…

     Suriye’nin içine ve yakın çevresindeki dinamiklere baktığımızda tablo şudur. Oğul Esed iktidarını korumak için var gücüyle şiddete asılıyor. Emrindekilerin gözleri hiçbir şeyi görmüyor. Babasından aldığı yöntemlerle yakıp yıkıyor. Zira kaybederse serde ölüm var. Bütün diktatör mevkidaşları gibi hesaba çekilme var.

     İran, Şii hilalinin sivri ucunu Sünnilere, yani ihvan benzeri bir yapıya kaptırmak istemiyor. islamcı iddiası olan İran Kuruluşundan bu yana İsrail ve ABD’yi Allahın laneti ile lanetliyor ama Lübnan’daki Hizbullah’ı saymazsak, kendi sınırları dışında onlara yönelik atılmış bir çakıl taşını dahi görmüyoruz. Maliki şii blok sayesinde konumunu sağlamlaştırmak, topraklarında kendisine karşı olan Elkaidecileri Suriye’ye taşıtıp orda bitirtmek istiyor.

     İran ve Irakın diğer bir dertleri ise tıpkı Türkiye’ninki gibi, Kürtlerin orada herhangi bir güç haline gelmemelerini sağlamak. Çünkü Kürtler orada da bir mevzi kazanırlarsa karşılarındaki güç bir adım daha güçlenmiş olur. Bu nedenle yüzeyde ihvana, dipte ise Kürtlere karşı savaştıklarını söylemek bir kehanet olmasa gerek.

     Suudi ve körfez şeyhleri, sırf saltanatlarını korumak için milyon dolarlık paralar harcayarak selefi-elkaideci gurupların savaşlarını kendi sınırlarının dışında tutmak için kaos bölgelerine böylece yatırım yapıyorlar. Yoksa aklı başında İslami bir muhalefet mısırdaki gibi harama dayalı saltanatlarını bir çırpıda sona erdirir. Hem adama sormazlar mı sendeki Şeriatta kaç gram adalet ve merhamet var, diye.

     Türkiye’nin derdi, Kürtlerin Rojava’da yönetim anlamında herhangi bir kazanım elde etmemeleri. Zira Kürtler mars ve merihte bile bir güç kazanırsa türkiyenin bölünme fobileri depreşir. Bu nedenle Kürtler orda bir mevzi kazanacağına dünyanın en sapık ve Vandal ruhlu çeteleri dahi bir hâkimiyet kurarsa Türkiye buna itiraz etmeyecektir. Bu nedenle Türkiye açıktan ÖSO’yu, el altından ise Elkaide’ye bağlı çetelere her türlü lojistik destek sağlıyor. Oysa bu serseri mayın görüntülü kriminal yapılar yarın türkiyenin başını çok kötü ağartabilirler. Bunun için binlerce mazeretleri var. Fetvasını çok rahat bulurlar.

     Oysa bu durum türkiyenin Kürt sorunu dolayısıyla içinde bulunduğu hal açısından son derece çelişkili ve tehlikeli bir durum arz ediyor. Türkiye bir yandan Kürtlerin nüfus olarak en çok olduğu kendi içinde 30-40 yıldır Pkk’nin şahsında kanlı bir şekilde devam eden devasa bir Kürt sorunu var. Sözüm ona bunu kendi içinde barışçıl çözmek için bir süreç başlatmış, ama yanı başında kendisi ile bu güne kadar hiç bir sorunu olmamış kürdün küçük bir parçasının, bir soğan başı kadar bir güç ve iktidar kazanmasını istemiyor.

     Üstelik bu istemini son derece kirli bir şekilde gerçekleştiriyor. Bu aklı başında bir insan ve devlet için hiç tutarlı görünmüyor. Bunun tam aksine Türkiye bu süreçte kürdün problem

     yaşayan bu küçük parçasını da himayesine alarak barışını daha da güçlü kılabilir. Önünde bu fırsat hala var. Bu sayede Kürtler ve Türkler birlikte kazanacaklar. Belki de Suriye’deki bu insanlık dışı dramın önünü de insancıl bir şekilde kesebilme şansını yakalayabilirler.

     Kürtler halk olarak bu kaosta en masum ve savunmasız kesim durumunda. Yaptıkları tek şey namus, onur, can, mal ve topraklarını savunmak. Yeryüzünde bundan daha meşru ve masum bir arzu olmasa gerek. Bu arzuya karşı çıkanların her şeylerinden şüphe etmek insan olmamızın gereği olmalı. Ama ne yazık ki güçlü bir sahipleri yok. Bu güne kadar esattan çektikleri yetmiyormuş gibi esadı devirmek için gelen yabaniler, onlar açısından esadı aratır bir tablo çiziyorlar. Hiçbir güç onlara sağlam bir güvence vermiyor. Kendileri böyle bir savaşa hazır değiller. Savaşlar kuru şovlarla değil güçlü ordu, strateji ve inançlarla kazanılır. Günün siyasetine uygun ne siyasi ne de askeri bir tecrübeleri var. Kendi aralarında adil ve sağlam bir birliktelik kurmazlarsa, durumları çok kritik. Diğer bir açmazları ise mevcut Kürt siyasetini yürüten figürlerin ideolojik açmazlarının halkın talep ve sorunlarını baskılayıp kendi ideolojik renklerini ön planda tutmaları. Bu kürdistanın her parçasında çözülmesi gereken ağır bir sorundur. Kürdistanın diğer parçalarındaki Kürtler kendilerine sahip çıkmazlarsa etraflarını kuşatmış kızgın filler onları çok feci bir şekilde ezebilirler.

     Suriye’deki diğer yerel halkın elbette kendi onurlarını, namus, can mal ve topraklarını savunma hakları kutsaldır. Allah hiç kimsenin bu kutsallarını kimseye helal kılmamıştır. Ama sapık ve Vandallar bu masumları kendi hallerine bırakırlar mı, orası meçhul. Çünkü ip ortadan kopmuş. Baş ve ortasını bulmak mesele.

     Şimdi bu kadar çok farklı hesap ve denklemin iç içe geçtiği bu anaforda kimin, hangi katmanın mücadelesine dört dörtlük bir kılıf giydirerek bu ilkeli ve dürüst yapılan bir cihaddır diyebiliriz.

     Bu anaforda kim mazlumsa, kimin masumiyeti çiğneniyorsa onun safını tutmak belki kişinin haysiyetini kurtaracak en onurlu davranış olacaktır. Yoksa bu karambolda cennete gitme sevdasında olanların çoğu cehenneme yuvarlanabilirler. Çünkü neredeyse bütün taraflar masumiyet ve mazlumiyet kavramlarını Vandal pratikleriyle çiğneyerek anlamsızlaştırıyorlar… Bu kavramların kimyasını bozuyorlar. Allah ve resulünün ortaya koyduğu savaş hukuku, esir ve masumlara muamele biçimi hiç kimsenin aklına bile gelmiyor. Yukarıda vahşetlerini sıraladık. Tekrara gerek yok. Bu kör belada kazanan kim, onu bilemiyoruz ama kaybedenler yerli halklar,mazlum ve masumlar,yoksullar,kadınlar,çocuklar,hastalar ve yaşlılar oluyor.Bunu çok net biliyoruz.

     Bu nedenle Allahın kelamından mülhem olan Muhamedin dinini iyi bilen ehli namus ve vicdan sahibi, ilmi ve zihni temiz birileri bu karambolun kutsiyet boyutunu bize izah ederlerse bir Müslüman olarak bundan çok büyük bir memnuniyet duyacağız. Zira durum bildiğimizden de çok daha kirli.

     Rabbim yer yurtlarından zorla kopartılan, onur ve haysiyetleri çiğnenen masum ve mazlumların ahını yerde bırakmasın.

     Bu toprakları cehenneme çevirenlerin yüzlerini her iki dünyada da petrol karasına boyatarak kömürleştirsin. Masum insanlara hazırladıkları tuzaklara kendileri düşsün.

     Bize insanlımızı kaybettirmesin. Bilmeden de olsa zalimin, katilin, mütecavizin safına düşürmesin. Bu gün orta doğuda Müslüman milletler olarak cehennemin en çekilmez halini yaşıyoruz dersek, abartı yapmış sayılmayız diye düşünüyorum.

     Son sözümüz Hz. Âlinin şu veciz cümlesi olsun. Ey nefsim, ey insan, ey Müslüman:

     “fitneye karşı iki yaşındaki deve gibi ol, zira iki yaşındaki devenin ne binilecek sırtı vardır, ne de sağılacak sütü.” Yani ne fitneye bin, ne o sana binsin ne de onu besle.

 


(*) Âmin Maalof -Arapların Gözünden Haçlı Seferleri-S.204 YKY

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.