1. YAZARLAR

  2. Hasan Şerefoğlu

  3. SÜNNETİN BAĞLAYICILIĞI ve SÜNNET KARŞITLIĞINA REDDİYE 
Hasan Şerefoğlu

Hasan Şerefoğlu

Yazarın Tüm Yazıları >

SÜNNETİN BAĞLAYICILIĞI ve SÜNNET KARŞITLIĞINA REDDİYE 

A+A-

 

"Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmayacaksınız: Kur'ân ve Sünnetim" (Muvatta, Kader, 3).


Yine Ebu Rafi’den rivayet edilen bir hadise göre, Resulullah (a.s) şöyle buyurmuştur: “Benim emrettiğim veya nehy ettiğim bir konu kendisine iletildiğinde sakın sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak, ‘biz onu bunu bilmeyiz, Allah’ın kitabında ne bulursak ona uyarız, o kadar’ derken bulmayayım.” (Ebu Davud, Sünnet 5; Tirmizi, İlim 10)


Hz. Peygamber'in sünneti sıradan bir insanın din yorumu değil, vahye doğrudan muhatap olan bir yüce şahsiyetin her daim Allahu Teâlâ’nın kontrolünde olmak kaydıyla vaz ettiği prensipler bütünüdür, bu yüzden dinî deliller hiyerarşisinde Kur'ân-ı Kerim'le birlikte daima en üstte durur.
Çünkü! Vahi tüm insanlık için bir tek şahsa indi. Onlarda peygamberlerdir ve seçilmiş kullardır. Peygamberler inen ayetleri tüm insanlardan daha iyi yorumlamaya yetkindi. Yirmi üç yıl aramızda yaşamış ve vahiye muhatap olmuş bir insanın dinle ilgili yorumu bizim için bir kaynaktır vede önemlidir.
Sünnetin kuranla birlikte kaynak olmasının önemli bir nedeni de Kur'ân-ı Kerim'i açıklaması dışında, Kur'ân'da yer almayan emir ve yasaklarını doğrudan belirlemesidir. Sünnet, bütün İslam âlimleri tarafından, dini hüküm vaz edebilme salahiyeti açısından Kur'ân gibi müstakil bir delil kabul edilmiştir.


KURAN İSLAMIN RUHUYSA SÜNNET ONUN BEDENİDİR


Bu bedeni ruhtan ayırdığınız zaman körlerin bir fili tarifi etmesi gibi her kesin bir İslam tarifi ortaya çıkar. Günümüzde kuran merkezli çalışma içerisinde olanların tüm geçmiş külliyata sırtlarını dönmesinin fakat kendi aralarında bir sabitelerinin olmamasının nedeni de budur. 
Peygamberler kendilerine gelen vahyi doktrine eden ve bunu belli bir disiplin içerisinde insanlığın hizmetine sunan yetkin kişiler olup, Allah (c.c) tarafından insanlara dinlerini öğretmesi için otorite kılınmıştır. Bu bağlamda vahyin en yetkin ve şaşmaz müfessirleri şüphesiz peygamberlerdir. Onlar adına uydurulmuş sözler olsa da, onların bu konumumda bir değişiklik söz konusu olamaz.
Peygamberler pratikleriyle, vahyi yaşayarak ve yaşatarak tane tane bizlere öğretmişlerdir. Bize düşen onlardan sağlıklı bilgi almaktır. Ona isnat edilen uydurma hadislere rağmen Peygamberin bu yetkin konumunda bir şey eksilmez. Bize düşen sahih hadisler ışığında vahiyi daha iyi anlama ve pratize olmalıdır. Çünkü tekrar vurgulamak gerekir ki Hz Peygamber vahinin en etkin ve yetkin müfessiridir.
Sünnet dini hükümler bakımından kuranın tamamlayıcısıdır. Evzai Hasan bin Atiyeden şöyle dediğini nakleder:  Vahi Resulullaha inerdi. Onu tefsir eden sünneti de ona Cebrail getirirdi. (Darimi Mukaddime 49- Şatibi El Muvaffakat 4/24)
Peygamberlerin hüküm verebileceğini ve sünnetin bağlayıcı olduğunu kuran bize emir buyurmaktadır.
Peygamber size neyi getirmişse onu alın; size neyi yasaklamışsa ondan kaçının (Haşr:7)
Hiç şüphe yok ki sen doğru yol göstermektesin. (şüra:52)
Allah ve Resulü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. (Ahzap:36)
Allaha itaat edin, Peygambere itaat edin, karşı gelmekten sakının (Maide:92)
Onun (Peygamberin) buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarının bir belanın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.(Nur:63)
Allaha itaat edin ve Resule itaat edin (Nur:54)
"Kim Resul'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur, kim de yüz çevirirse seni onlara bekçi ol diye göndermiş değiliz" (Nisa, 80).  
Nitekim kendi aranızdan, size âyetlerimizi okuyan, sizi her kötülükten (sınırlarını çizerek)arındıran, size kitap ve hikmeti (sırrına vakıf olmadıklarınızı) öğreten, ayrıca (müteşabbih ayetleri ve kuranda yer almamasından ötürü) bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik. Bakara Suresi 151. Ayet
Yukarıdaki ayetlerde de anlaşılacağı üzere, Allah (c.c), Peygamberinin de dinde hüküm koyabileceğini ve kendisiyle birlikte itaat edilmesini emir buyurduğunu görüyoruz.
Peygamber Allahtan iki türlü vahi alır. Vahyi Metlüv (tilavet olunan, kuran),  Vahyi Gayri Metlüv (tilavet olunmayan, ilham ve rüya vb ile bildirilen hadisler). Aşağıdaki hadis buna işaret etmektedir. “Dikkat ediniz, bana kitap ve onunla birlikte bir misli verildi” (Ebu Davut Sünne: 6) 
Yani Hz Peygamberin (a.s) yazılı vahi dışında Allah (c.c) ile farklı iletişim kanallarının olduğunu görüyoruz. Şimdi bunu biraz örneklerle izaha çalışalım.
Hz Aişe İfk Hadisesinde kendisine atılan iftirayı: “ben temiz olduğumu bildiğimden Allah’ın c.c hakkımdaki yalancıların bu iftiralarını yalanladığı bir şeyleri Resülullahın rüyasında göreceğini umuyordum ama vallahi vahiy ineceğini zan etmiyordum. (Müslim tevbe56-Buhari Şahadet 15)
Yine Tebuk seferine mazeretsiz katılmayan Ka’b bin Malik ve iki arkadaşı af edildiklerinde, Ka’b ın: Ey Allahın Resulü bu müjde senin nezdinde mi? Yoksa Allah katında mıdır? Demesi üzerine Hayır, bilakis Allah katındadır diye cevap vermiştir  (Buhari Mağazi 79- Müslim tevbe 53)
Gerek Hz Aişe, gerekse Hz Ka’bın bu ifadeleri, Hz Peygamberin kuran dışı vahi aldığının ve sahabenin de Hz Peygamberin gayri metlüv  bir kanala sahip olduğunu bilgisini bize verir.
Beni Nadir Yahudilerinin suikast haberinin kendisine bildirilmesi, Bir Yahudi bilginin sorduğu sorular üzerine, Hz Peygamberin “nefsim elinde olan Allaha yemin ederim ki adamın sorduğu hususlarda benim hiç bilgim yoktu. Ama Allah burada bana bunları haber verdi, bildirdi” buyurması. (Müslüm mesacit 57)
Hatip b. Beltaa’nın Mekke müşriklerine, şehrin fetih haberini gizli bir mektupla bildirme teşebbüsü ve Hz Peygamberin bunu engellemesi,( İbni Kesir El Bidaye 4/477)
Münafıkların sakladığı devesi için, “Muhammed iddia ediyor ki o’na gökten haber geliyor. Hâlbuki o, devesinin bile nerede olduğunu bilmiyor” şeklindeki alaylı sözleri üzerine, Hz Resülullah: “vallahi ancak Allahın bana bildirdiğini ve Allahın bana gösterdiği şeyi bilirim. O deve şu dağ boğazındadır. yularıda bir ağaca sarılmıştır” (İbni Hişam2/206) demesi, vahyi gayri metlüv’a işaret etmektedir.
Yukarıda zikrettiğimiz hadislerin dışında, kuranda peygamberlerin gayri metlüv vahi yani kendilerine verilen kitap/sahifelerin dışında da vahide bulunmuştur. Şimdi bunu birkaç misalle açıklayalım. 
Örneğin Kuran bize, Hz İbrahim’e (a.s) rüyada vahi yolu ile oğlu İsmail’i boğazlamasını emretti. Biz bu emri Hz İbrahim’e indirilen sahifelerde göremiyoruz. Demek ki kitapta olmayan bir vahi çeşidi ile Yüce Allah nebisiyle iletişime geçti ve bu emri buyurdu.
Yine Yüce Allah (c.c), Lut Kavmini helak etmeden önce gerek Hz İbrahim’e ve gerekse Hz Lut’a kavminin başına gelecekleri hadiseyi gayri metlüv vahi ile bildirdi. Yine gayri metlüv vahi ile ona Hz İsmail’in müjdesi verildi.
Bir başka misalde Peygamber olmadığı halde Hz Meryem’e elçi gönderip ona Hz İsa’yı müjdeledi. Yine Hz Zekeriya’ya gayri metlüv vahi ile Hz Yahya müjdelendi. Bunlar yazılı vahide olmayan hadiselerdi.
Diğer bir örnekte, “Hani Peygamber eşlerinden birine gizli bir şeyler söylemiştir. Sonra eşi onu başkasına söyleyince ve Allah da bu durumu ona açıklayınca, o bunun bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vaz geçmişti. Sonra eşine bundan bahs ettiğinde, eşi “bunu sana kim bildirdi?” demiş, o da; “Bana Alim ve Habir olan Allah tarafında bildirildi diye cevap vermişti”. (Tahrim:3) bu Ayet bize açıkça gösteriyor ki Allah kuran vahyi dışında Peygamberini bilgilendiriyor.
Beni Nadir Yahudileri, Kureyşle birlik olup, Müslümanlarla yaptıkları anlaşmaya hiyanet edince. Hz Peygamber, El Buveyre diye bilinen kalelerini kuşatıp, onları teslime zorlamak için hurma ağaçlarını kesip yaktırdı. Savaşta sonra Yahudiler buna itiraz edince “Hurma Ağaçlarından her ne kesiyseniz veya kökleri üzerine bıraktıysanız, bu Allahın izniyledir” (Haşır:5) görüldüğü üzere Ayet Ağaçların bir kısmını yakılmasından sonra iniyor ve bu tasarrufun Allahın izni ile yapıldığını beyan ediyor.
“Bütün namazlara ve özellikle orta namaza gereken itinayı gösterin ve bütün benliğinizle Allahın huzurunda kıyama durun” (Bakara:238) bu ayet birden fazla namaza işaret etmektedir. Orta namazında hangisi olduğunu bize bildirmemektedir. Namazların sayısın, vaktini ve orta namazı gayri metlü vahi ile Hz Resüllulah bildirmektedir.
Hz Resulullah ilk vahi geldiğinde unutmamak için telaşla hep tekrarlardı. Bunu üzerine Yüce Allah (c.c) “o’nu (Vahyi) alelacele almak için dilini hareket ettirme. O’ nu (senin kalbinde) bir araya getirmek ve o’nu tekrar etmek bize aittir. Öylese o’nu okuduğumuz zaman, sadece onun okumasını takip et, sonra ‘ nu açıklamakta bize aittir. (Kıyame:16/19) görüldüğü üzere bu ayet hem ayetlerin daha sonra açıklanacağını hemde kuranın manası Allah’a, lafzı Hz peygambere aittir diyenler bir reddiye teşkil ediyor.
Sünnet, Kur’an karşısında üç görev üstlenmiştir: Te’kid, tefsir, teşri’.
Te’kid: Sünnetin Kurandaki herhangi bir hükmü pekiştirmesidir. Meselâ;
“Namazı kılın ve zekâtı verin”,[5]
“Ey inananlar, oruç size farz kılındı” [6]
“Ka’be’ye gitmeye yol bulabilene haccetmek Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır” [7]

Bu gibi ayetlerle emredilen ibadetler Hz Peygamberimizin (a.s); “İslâm beş temel üzerine bina kılınmıştır: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şahitlik etmek. Namazı dosdoğru kılmak, zekâtı hakkıyla vermek, Allah’ın evi Kâbe’yi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak” [8] hadisiyle de teyit edilmektedir.

Tefsir: Sünnet, Kuran’da kapalı yada anlaşılması güç olan lafızları açıklar. Mesela, “Namazı kılın, zekâtı verin” emrinde namaz ve zekâtın nelerden ibaret olduğu, şartları, miktarı ve uygulama şekilleri yer almaz. İşte kapalı (mücmel) olan bu kavramlar sünnet tarafından açıklanır.
Teşrî: Sünnet, Kuran’da bulunmayan konularda hüküm getirir. Örneğin Ninenin miras hakkına sahip oluşu, bu çerçevede belirlenmiştir. Yaşlı bir kadın Halife Hz Ebubekr’e gelerek, büyükannenin (cedde) miras hakkını sorunca: “Senin için Allah’ın Kitabı’nda bir hüküm yok. Resûlullah’ın (a.s.) da bu hususta birşey söylediğini bilmiyorum” cevabını veriyor. Arkadan da cemaate: “Bu hususta bir şey işitmiş olan var mı?” diye soru tevcih eder. Mugîre (r.a.) kalkarak: “Resûlullah (s.a.v.)’ın büyükanneye altıda bir verdiğine şâhid oldum” der. Hz. Ebu Bekir (r.a.) verilen cevaba mutmain olmaz. “Buna şehâdet edecek başka biri var mı?” diyerek şâhid arar. Muhammed İbnu Mesleme (r.a.) şehâdet edince, cedde (nine) için altıda bir hisseye hükmeder. (Prof. Dr. Subhi es-Salih, Hadis İlimleri Ve Hadis Istılahları, s.29)
Fıtır sadakası, evcil eşek etinin yenilemeyeceği, altın kullanımının erkeklere haram oluşu ve  Hz Rasûlullah (a.s) “Bir kadın halası veya teyzesi ile bir nikâh altında tutulamaz.” ( Müslim, Nikâh, 4) hadisi Sünnetin dindeki önemini bize bir kez daha tekid ediyor.
Görüldüğü üzere Hz Peygamber, Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal edemez. Kuran’a muhalefet etmesi düşünülemez, edemezde. Kuran’da geçen buyruğu şerh eder Yâda Kuran’da yer almayan kimi meseleleri, kuran ışığında hüküm verir. Kuran İbadeti emreder, peygamber o İbadeti nasıl yapacağımızı izah eder
Allah’ın kitabın da yer alan bir konuda, peygamber dahil hiç kimsenin şahsi görüş bildirilmesi düşünülemez. Ancak! Hakkında ayet inmeyen konular hakkında, peygamberlere sınırsız bir otorite tanınmıştır. Allah (c.c) Kuran’da İbadeti emreder, peygamberde (a.s) o İbadeti nasıl yapacağımızı sınırlarını çizerek pratiği ile bizlere gösterir.
Yazıya geç aktırılması ve uyduruk hadislerin güvensizliğini ileri sürüp Sünnete sırt dönmek 
Hadîsin yazılmasını yasaklayan hadîsler olduğu gibi, buna izin veren hadîsler de vardır. 
Her ne kadar başta Buhârî olmak üzere, bazı âlimlere göre tartışmalı ve mevkuf bulunmuş olsada   Ebû Saîd el-Hudrî’den gelen “Benden [Kuran’dan başka] bir şey yazmayınız! Kim benden Kuran’dan başka bir şey yazmışsa onu imha etsin” (Müslim, Zuhd,72 
Abdullah b. Amr’dan aktarılan hadiste Hz Resulullah’a ; «Hadislerini rivayet etmek istiyorum. Eğer uygun görürsen kalbimle birlikte (ezberleyerek) el yazımdan da yardım almak isterim. Bunun üzerine Hz Resulullah (a.s) eğer benim hadisimse, kalbinle birlikte elinden de yardım al dedi.» (Darimi 487)
Yine Abdullah b. Amr’dan aktarılan başka bir hadiste de; «Biz Hz Resûlullah’ın (a.s) yanında yazıyorken, Hz Resulullah’a, Konstantinapol (İstanbul) mu yoksa Roma mı hangi kent daha önce fethedilecek diye soruldu. Bunun üzerine Resûlullah hayır, önce Herakles’in şehri dedi.»  (Darimi 488)
Örneğin hutbesini Ebu Şah için yazdırması, zekât ile ilgili hükümleri bir sahifeye kaydettirmesi, Cüheyne Kabilesine gönderdiği leş (şer’i olarak boğazlanmamış hayvan) ile ilgili ahkâma dair yazısı ve Yemenlilere yazdığı farz, sünnet ve diyetlerle ilgili hükümler, bunlardan sadece birkaçıdır. 
Âlimlerimizin, hadislerin yazılmasını yasaklamayı ifade eden hadis rivayeti ile, hadislerin yazılmasına izin veren ve fiilen yazıldığını gösteren sahih hadis rivayetlerinin arasındaki ihtilafı nasıl okumak gerek? 
Şöyle ki ulemanın, Hadislerin Kuranla  karışma tehlikesinin bulunduğu zaman genel olarak yasaklanmış, bu tehlike ortadan kalkınca da izin verilmiştir görüşünü tercih etmiştir. (İbn Kesîr, İhtisâru Ulûmi'l-hadîs, A. Şâkir neşri, Mısır, 1951, s. 132 vd.) 
Hadis yazılmasının yasaklanmasının gerekçeleri; yazılıp Kur'ân sayfaları ile beraber Hz. Peygamber'in evinde bırakılması,  Kur'ân ile aynı sayfaya yazılması,  yasaklama ezber işine sekte vermesin diye bazı şahıslara mahsustur gibi yorumlar bunlar arasındadır.
1- yasak emri, Kur’an’ın nazil olduğu ilk döneme aittir. Yazmaya ruhsat ise, diğer zamanlar içindir.
2- yasak emri, Kur'an'la birebir aynı sahife ya da levha üzerine hiçbir şeyin yazılmamasını kastetmektedir. Çünkü satır aralarına veya kenarlara yazılacak kelime ve cümleler, insana Kur'ân-ı Kerîm'denmiş gibi bir hüküm verdirebilirdi. Ruhsat ise, Kur’an’la aynı sayfada yazılmama durumuyla ilgilidir.
3- yasak, hadisleri ezberlemeden sadece yazıya dökenler içindir. O zaman hem yazı yazanlar az, hem doğru yazanlar nadir olduğu için, hadisleri ezberlemeden sadece yazıyla kaydedenlerin yanlış yazacakları endişesiyle yasak konmuştur. Ruhsat ise, ezber ile yazmayı birlikte yapanlara yöneliktir.
4- hikmeti ne olursa olsun, Hz. Peygamber (asm)'in yasak emri önceki zamanlara aittir, daha sonra verilen ruhsatla yasak hükmü nesh edilmiş, ortadan kalkmıştır.
Birde öyle iddia edildiği gibi  3. Asırda veya Hz peygamberden (a.s) 200 sene sonra hadis yazıldı söylemi doğru değildir. Sahabenin öğrencileri olan tabinlerden Hümam b. Münebbih, Said b. Cübeyr, Hasan Basri, Amir b. Şürahbil, Halit b. Hamdan gibi birçok ismin yazdığı hadis kitapları vardı.
Hulefa-i Raşidin devrinde halifeler ve sahabeler hadislerin sözlü rivayetine önem veriyor fakat yazılmasına muhalefet ediyorlardı. Nitekim Hz. Ebu Bekir önce hadisleri toplamış, sonrada onları yakmıştı. Bunun çeşitli saikleri var. Evvelen bu işin metodolojisi oturmadığı için kuran ve sünnetin karışma ihtimali vardı. Sonra, beni İsrail kavminin el yazmalarının, vahinin önüne geçmesi gibi bir tehlike söz konusuydu.
Fakat Halife Ömer B. Abdülaziz’in, hadislerin sadece dilden dile nakledişinin tüm hadislerin kaybına sebep olacağı endişesiyle yazdırdığını biliyoruz.
Zehebî: Resulullah (a.s)’ın vefatından sonra Hz. Ebu Bekir halkı toplayarak: “Siz Resûlullah (a.s.)’dan, üzerinde ihtilafta bulunduğunuz hadisleri rivâyet ediyorsunuz. Hâlbuki sizden sonra gelecekler bunlar üzerine daha şiddetli ihtilaflara düşecekler” kaydını düşmüş. 
Görüldüğü gibi Buradaki genel vurgu hadislerle ilgili değil, ihtilaflı hadislerle alakalıdır.
Peki sünnet dini hayatımızda soyutlanırsa ne olur.
Tevrat ve İncil'in gereği gibi muhafaza edilemeyişinin en önemli sebebi, bu kitapların indirildiği peygamberlerin pratik hayatlarının, yani dinin ilk elden pratiğinin güvenilir biçimde nesilden nesile aktarılamayışıdır.
Hıristiyanlar ilkönce İncil ile Hz İsa’nın pratik yaşamını birbirinde ayırdılar. Akabinde İncil’e heva ve heveslerine göre müdahale ettiler. Ve nihayetinde Allah’ın yeryüzüne müdahalesine son verdiler. Allah’ın yeryüzüne müdahalesi ve bu müdahalenin pratik yansıması olan Hz İsa’nın uygulamalı eğitimi son bulunca bu günkü Hıristiyanlık garabetiyle karşı karşıya kaldık. Müslümanlığı da aynı yörüngeye çekmek istiyorlar.
Mealcilik faaliyetleri İslam’ın beka sorunudur. 
Mealci yada kuran merkezli düşünen kimi şahısın Müslümanların ihtilaf sebebi ve bu kadar mezhebin oluşma sebebi hadislerdir demesi gerçekçi değildir. Zikredilen oluşumların tamamının kuran ayetleri üzerinde de ihtilaf ettikleri bilinmektedir.
Sanılanın aksine İslam’daki ilk ihtilaflar ve ayrışmalar hadis üzerine değil, kuran üzere olmuştur. Örneğin ilk ayrışan hariciler hüküm Allah’ındır deyip başta Hz Ali olmak üzere Müslümanları tekfir etmişlerdir. 
Kendilerini Kuran merkezli konumlandıran bu mealci kesilerin kuranı ne kadar zorladığı göstermek maksadıyla, kendi meallerinde Ahzap:36 ayetini nasıl meal ettiklerine birlikte bakalım.
Türkiyedeki tefsircilerin nerdeyse yüzde yüzü ayeti şu şekille meallendiriyor: "Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mümin erkek ve hiçbir mümin kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah'a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır." (Ahzâb 33/36)
) Birde kuran merkezli çalışma yapan Süleymaniye vakfının aynı ayetin mealine bakalım: Allah, yani (O'nun sözlerini içeren) Kıtab'ı* bir işi kesinleştirmişse inanıp güvenmiş bir erkeğin ve kadının, o konuda bir tercih hakkı kalmaz*. Kim, Allah'a yani (O'nun sözlerini içeren) Kıtab'ına baş kaldırırsa açık bir şekilde sapmış olur.
Ayetin orjinalinde Resulullahı çıkarıp,kuranı koymuşlar. Bu kadar zorlamaya gerek var mı?

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.