1. YAZARLAR

  2. Mehmet Taş

  3. Sünnet ve Peygamber Anlayışımız Nasıl Olmalı?
Mehmet Taş

Mehmet Taş

Yazarın Tüm Yazıları >

Sünnet ve Peygamber Anlayışımız Nasıl Olmalı?

A+A-

“ Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah(cc)’a iman edersiniz...” (Ali İmran, 110)

Rabbimiz, Müslümanları bu şekilde tarif buyurmaktadır. İnsanların en hayırlısı olan bir topluluk… İnsanlara iyiliği emreden, onları kötülüklerden meneden bir topluluk… İnsanları sahili selamete çıkarabilecek bir topluluk… Rabbi ile barışık olan, O’na teslim olan, O’nun adaletini yeryüzünde icra edecek olan, yeryüzünde hakkın, hakkaniyetin, iyiliğin, güzelliğin, kardeşliğin temsilcisi olan bir topluluk… Mümin olmanın mutlak gerekliliği olan eminliğin, emniyetin, huzur ve güvenin yegâne sahibi bir topluluk… Bütün bu güzelliklerle beraber gelişmenin/terakkinin, adaleti tatbik etmenin/tecelli ettirmenin savunucusu ve uygulayıcısı bir topluluk…

“Ey iman edenler, adil şahitler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan (hakkıyla) haberi olandır.” (Maide, 8)

Günümüz Müslüman Ümmeti olarak durumumuza kısaca bir göz attığımızda, sanki bu ayetler bize hitap etmiyor gibi bir hal üzereyiz. Veya bu ayetlerin hükümlerini arka plana atma durumuna düşmüşüz. Yahut da çeşitli dünyevi önceliklerimizi, bu ayeti Celilelerin hükümlerinin önüne alıyoruz… Kısacası hangi zaviyeden bakarsak bakalım, hangi kıstaslarla ölçersek ölçelim; ilahi ölçülerin dışına taşmış olmaktayız. Tabii ki bu taşkınlıklar hemen, hemen hayatın her alanına sirayet etmiş durumdadır. Rabbani ölçülerin, kıstasları fersah, fersah uzağında avare bir halde dünyaya kapılıp gitmekteyiz. Ve muhakkak ki bu sefillik hali; Rabbimizin tarif buyurduğu Müslüman kişiliğiyle asla bağdaşmayacağı gibi; bizleri olmamız gerektiği buyrulan konumdan da oldukça uzağında konumlandıracaktır. Bu acı tabloyu (ne yazık ki gerçeklerimizdir, keşke öyle olmasaydı…) çizdikten sonra, acılarımızın yoğunluk noktalarından birine parmak basmak istiyoruz…

BİZ PEYGAMBERİ (SAV) NASIL BİLİYORUZ/TANIYORUZ?

Peygamber ki; âlemlere rahmet olarak gönderilmiş, ancak ve ancak kendisine uyanların hidayete erebilecekleri beyan buyrulmuştur. O peygamber ki, bütün bir insanlığı hidayete çağırmıştır. Kalbi katı olanlar O’na karşı cephe almış ve O’na karşı şirretlikler sergilemişlerdir. Öte yandan O’na tabi olduğunu dillendiren günümüz Müslümanları olarak da bizler; resmen O’na karşı olmasak bile, pratik hayatımızla O’ndan bihaber bir şekilde hayat sürdürmekteyiz. O’na cephe alanlarla aynı hayat pratiklerine sahip bulunmaktayız…

Evet, bizler bu gün O’nu ve sünnetini nasıl biliyoruz? O’nu ve sünnetini ne kadar yaşıyoruz. O’nun zihin dünyasına ne kadar vakıfız? O’nun, Rabbini tanıdığı/tanıttığı gibi tanımaya çalışıyor muyuz? Yoksa kendimize bütün bu ve benzeri konularda İslam adına yeni, yeni ölçüler mi ediniyoruz? Evet, bu konular mayın tarlasında gözlerini yumup, yürümeye benzemektedir. Hassas olmak gerekirken; belki de kendimize bir çorap alırken dahi gösterdiğimiz hassasiyeti, titizliği göstermekten imtina ediyoruz. Bu konuların, çoğumuz açısından bir çorap kadar kıymeti harbiyesi olmamaktadır. Hayat kaynağımızı, hem bu dünya ve hem de sonsuz dünyamızın değerini bu kadar aşağılara indirgemiş bulunmaktayız. En küçük bir yanlışı düzelteme zahmetine girişmiyoruz. En basit bir saplantıyı araştırma, bulma zahmetine katlanamıyoruz. Üç kuruşluk bir çıkar uğruna bin takla atarken; imani, İslami yanlış bir algıyı gidermeye yönelmiyor; tam aksine (Okuyucularımdan ve bilinçli Müslümanlardan özür dileyerek, tenzih ediyorum) bir şempanze taklidiyle taklit etmenin ötesine gidemiyoruz.

Burada meramımızı anlatabilecek uçsuz bucaksız konular karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla konumuzu daha da sınırlandırarak izah etmeye çalışalım. Hadisi şerif olduğu iddia edilen meşhur bir rivayet aramızda uçuşmaktadır. Çevremizdeki pek çok Müslüman da, bu rivayete iki değil, dört değil, sekiz elle sarılmış durumdadırlar ve ne yazık ki bu rivayeti bütün bir QUR-AN’IN önüne geçirmektedirler. Rivayet:

‘Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidayete kavuşursunuz.’ (Darimi, Beyhaki, İbni Adiy, Münavi) Rivayet, bu hadis kitaplarında geçmektedir.

Evvela şunu belirtelim ki, hicri ikinci asırda başlayan hadis tedvini işlerinde genellikle rivayet zincirine bakılırdı. (İstisnaları tenzih ediyorum) Ama hadisin içeriğine, sıhhatine, ravilerin sıhhat/sağlamlık/güvenirlik hallerine, Qur-an’i kıstaslara uyup uymadığına pek de dikkat edilmez idi. Zira şurası muhakkaktır ki; Resuli Ekrem Efendimiz (sav) insanları Allah(cc)’a çağırırdı. Allah(cc)’kulluğa, O’na teslimiyete, O’nun hükümlerine boyun eğmeye çağırırdı. Hatta ashabından zaman, zaman kendisine yönelik olarak; ‘Ya Resulullah, bu söylediğin senden mi yoksa Allah’tan mı?’ diye sorarlardı. Yani yeri gelince kendisine bile (beşeri yönüyle) itiraz edildiğinde olumlu karşılayan, hoş karşılayan, onaylayan ve hatta bu tür davranışları bazen de destekleyen bir Resul; nasıl olur da ilel ahir insanları ashabına itaate çağırır? Bu itham Efendiler Efendisine atılmış büyük bir iftira değil midir? Nasıl olur da ashabını, gökteki yıldızlara benzetir. Zira daha kendisi bile hayatta iken ashabı arasında pek çok yanlışa bizzat şahit olurken??? Cihattan geri kalan sahabi varken! Ganimet peşinde koşan sahabi varken! Hatta mescide cemaatle namaz kılarken dışarıdan gelen eğlenceli/çalgılı sesleri duyunca; kendisini mescidde bırakarak dışarıya fırlayanlar olurken… nasıl olur da Resulullah onlara uymaya çağırır. Efendimiz veda haccında; “Size iki emanet bırakıyorum! Onlara sarıldıkça yolunuzu şaşırmazsınız. Onlar Allah’ın kitabı ve benin sünnetimdir (ehli beytimdir diyen de var).”

Allah Resulü (sav), muhakakk iyi biliyordu ki; Qur-an yegâne yoldur, tutunacak yegâne kulptur. Sonra da kendi sünneti melcedir. Ümmet, en başta

Allah(cc)’ın kitabına sarılacak, sonra da kendi sünnetine (veya ehli beytine) sarılacaktır. İnsanları, başka insanlara itaate çağırmak ne O’nun şanına yakışır ve ne de kendisine gönderilen dini mübinin ölçülerine yakışır…

Bunları söylerken hâşâ ashabı tahfif etme niyetimiz yoktur, asla da olamaz. Böyle bir gaflete düşmekten Alemlarin Rabbine sığınırım!!! Ama şunu da bilmek zorundayız ki; tek doğru Allah(cc)’tandır. Ve sonra da O’nun bildirdiği resulündendir. Bu ikisine uyulduğu müddetçe elbette ki ashabdan da olabilir. Ama hassasiyetle bu ana ölçüleri kaçırmamak şartıyla. Nitekim âlimler, nebilerin varisleridirler. Sahabenin pek çoğu da elbette ki âlimdirler. Ama yanlışsız, hatasız değildirler. Kendisine tabi olununca, mutlak doğruya götürücü değildirler.

Örnek olsun diye birkaç misal daha vermeye çalışalım. Hudeybiye’yi hepimiz biliriz. Anlaşmanın maddelerinden çoğu Müslümanların aleyhinde görünüyordu. Bunlardan birisi de Müslümanlara sığınan Mekkelilerin, Mekke’ye geri gönderilmesi ve Mekke’ye sığınan Müslümanların da Medine’ye iade edilmemesi maddesidir. Sahabenin ekserisi bu konuda Resulullah (sav)’e neredeyse tavır almış görünüyorlardı. Hazreti Ömer’in tutumu ve davranışları ibretliktir. Hazreti Ali, anlaşmanın ilk maddesinin yazılışına itiraz eden müşriklerin itirazı üzerine silmesini isteyen Resulullah (sav)’a cevaben; ben bunu nasıl sileyim Ya Resulullah diyerek, bir bakıma sitem etmesi… Hatta anlaşmanın bitiminden sonra Mekke’ye gitmekten vazgeçilmesi üzerine Resulallah(sav) yönelik sahabenin sordukları sorular… Kurban kesmemekte direnmeler ve Resulullah (sav)’in üzülerek çadırına çekilmesi… Eşinin tavsiyesi üzerine önce kendisinin kurbanını kesmesi ve daha sonra da ashabın kurbanlarını kesmeye başlamaları…

Hazreti Ömer yıllar sonra o gün Resullah (sav)’e karşı söylediklerinden dolayı büyük pişmanlık duymuş ve:‘‘Söylediğim sözden korktuğum için, Allah’ın affına mazhar olmayı ümit ederek o gün yaptığım hareketten dolayı sadaka verir, oruç tutar, namaz kılar ve köle azad ederdim’’ demiştir. (İhsan ARSLAN Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi Cilt 12, Sayı 2, 128)

Yukarıda vermeye çalıştığımız örnekler, en güzide sahabe efendilerimize ait yanlış veya hatalı davranışlardır.

Evet, burada Müslümanlar olarak olur olmaz her ne olursa olsun değerlendirmeye tabi tutmadan kabul veya redde gidiyoruz.

Yine Hicretin beşinci yılı Şaban ayında Müstalıkoğulları gazvesi sırasında münafıklar; ensar ile muhacirler arasında ihtilaf çıkararak birbirine düşürmeye çalıştılar. Münafıklar, kabile ve bölge taassubu ile oluşturdukları fitneye, pek çok Müslüman da kandı. Hatta Müslümanlar birbirine kılıç çekme noktasına geldiler. Resulullah olayı duyduğunda, durum çok ciddi hale gelmişti. Efendimiz hemen olaya el koyarak ilgili taraflarla görüşüp konuştu ve olayı yatıştırdı. Bu arada münafıkların reisi Abdullah bin Ubeyy şöyle diyordu: "Medine'ye dönünce, aziz olanların, zelil olanları oradan çıkaracaklarını" söylüyordu (el-Münâfîkûn, 63/8). Bunun üzerine Resulullah (s.a.s) Ensarı toplayarak durumu anlattı. Ensâr olaya son derece üzüldü. Böylelikle Abdullah b. Übeyy herkesin nefretini kazandı. Hatta oğlu babasının bineğinin üzengisinden tutarak:

"Zelil olduğunu, Allah Resulünün de aziz olduğunu itiraf etmeden seni bırakmam " demiş ve itiraf da ettirmiştir (Ibn Sa'd, Tabakâtu'l-Kübra, II, 65).

Allah Resulü; insanları, bu kadar sorun yaşayan insanlara hiç itaate çağırır mı? Ve ya kendi arkadaşları dahi olsa, insanları sabit doğrular olarak gösterir mi? Elbette ki yapmazdı ve de yapmamıştır…

Gerek yukarıda ki rivayet olsun ve gerekse başka, başka konu, olay veya durumlar olsun; Qur-an’ın Resulallah (sav)’in süzgecinden geçirmek gerekir. Konuyu uzatmamak adına yukarıdaki rivayetin sahih olmadığını, mevzu olduğunu söyleyen ehlisünnetten birkaç ilim adamı adını vereceğim,

 

*İmam Ahmed b. Hanbel (Ölüm: 241 hc.)

*Hâfız Ebu Bekr-il Bezzâr (Ölüm: 292 hc.)

*İbn-ül Kattân -Hâfız Ebu Ahmed Abdullah b.Adiyy- (Ölüm: 365 hc.)

*Hâfız Ebu-l Hasan Dârekutnî (Ölüm: 385 hc.)

*Hâfız Beyhakî -Ebubekr Ahmed b. Hüseyin b. Ali b. Abdullah- (Ölüm: 457 hc.)

*Hâfız Ebu Ömer İbn-i Abd-il Birr (Ölüm: 463 hc.)

*Hâfız Abdurrahman Ebu-l Ferac İbn-il Cevzî (Ölüm: 597 hc.)

*Ebu- İmam Esir-üd Din Ebu Hayyân-il Endülüsî (Ölüm: 745 hc.)

*Hafız Şemsüddin Ebu Abdillah ez-Zehebî Ölüm: 748 hc.)

*Şemsüddin İbn-i Kayyim-il Cevziyye (Ölüm: 751 hc.) *Hâfız Zeynüddin Abdurrahim b. Hüseyn-il İrâkî (Olüm: 806 hc.)

*Hafız Şehabüddin İbn-i Hacer-il Askalânî ( Ölüm: 852 hc.)

*Hâfız Celâlüddin-is Suyûtî eş-Şâfiî (Ölüm: 911 hc.)

*Şeyh Aliyy-ül Muttaki-l Hindî (Ölüm: 975 hc.)

*Şeyh Aliyy-ül Kâriyy-ül Mekkî (Ölüm: 1014 hc.)

Rabbim idrak, izan ve feraset ihsan buyursun. Selam ve dua ile…


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum