1. YAZARLAR

  2. Cevdet IŞIK

  3. SUÇLULUK DUYGUSU YA DA ‘SEN EMU YEDİN’
Cevdet IŞIK

Cevdet IŞIK

Yazarın Tüm Yazıları >

SUÇLULUK DUYGUSU YA DA ‘SEN EMU YEDİN’

A+A-

 

Aristo, özgürlüğün iyi olduğuna inandığını söyler. İlaveten der ki, ama bazı insanların köle olması gerekir. Peki, böyle olmazsa ne olur? Böyle olmazsa, toplumsal hayat devam etmez. Yani insanlar için toplumsal hayat, toplumsal hayat için de kölelik gereklidir. Demek ki, Aristo o günün koşullarında köleliğin gayet normal ve gerekli olduğunu düşünüyordu. Evet, biraz terslik vardı ama yine de âli menfaatler için –bu ifade zihninizi karıştırdı mı?- bu böyle olmalıydı. Günümüzde birilerinin böyle bir fikri ileri sürmesi halinde, hatırı sayılır bir tepkiyle karşılaşacağını biliyoruz.

Günümüz dünyasıyla, Aristo’nun yaşadığı dünya arasında asırlarca fark vardır: Zaman, mekân, yaşam, bilim, teknik, ticaret, ulaşım, iletişim, giyim, kuşam, gelenek, kültür, inanç ve daha sayamadığımız nice durumlar. Formlar ve standartlar hesapsız bir şekilde değişti. Değişti değişmesine fakat bugün de bir kölelikten söz etmemiz olası değil mi? Tabii ki bugün de kölelikten söz etmemiz olasıdır.

İnsanlar fiziki olarak değil belki,-düşündüğümüzde fiziki anlamda da örnekler bulabiliriz- ama düşünsel olarak, çalışan birer emekçi olarak köleliğe razı olmaktadır. Bunu söylerken insanların, sonuçlarını bilerek/görerek bu köleliği istediklerini söylemiyorum. Bu kölelik seçeneksiz bir mecburiyetten ileri gelmektedir. Bu süreç, öncelikle bilinç aşamasında başlıyor. Eğitim aracılığıyla işlenen köleliğin modern kodları, her gün medya aracılığıyla pekiştiriliyor. İnsanlar, adeta bir ritüel formatında yapılan telkinlerle tüketimin aciz birer nesnesi haline getiriliyor. Bu seyir içinde insanlar ‘modern’ sıfatını almakla tekâmülün zirvesine ulaşmış oluyor. Biz buna, modernizmin nirvanası diyoruz.

Modern insanın tüketim alışkanlığı zamanla yeni ürün ve tarzlarla sürekli bir değişim halindedir. Tüketim, modern dünyanın ahlaki, daha doğrusu etik ölçütüdür. Modern insanın aklı, vicdanı ve hayat standartlarını bu tüketim bağımlılığı oluşturmaktadır.

Modern devlet olmanın ve gelişmişlik düzeyini tutturmanın ölçüsü de tüketimin nicel/sayısal büyüklüğüne bağlanmıştır. Yani ne kadar tüketim çok olursa, gelişmişlik de o kadar büyük kabul edilir. Onun için tüketim standartlarını arttıracak bütün yol ve yöntemler de mubah kabul edilir. Bu manada hak ve adaletin ölmeyen sesi olan vicdanlar ya yok edilmiş ya da sesi işitilmeyecek şekilde üstü örtülmüştür. Modern insanın belki de işlediği en büyük cürüm, vicdana karşı işlediği cürümdür. Yani başka bir tabirle modern insan vicdanının kâfiri olan bir insandır. Bir insanın vicdanı örtülmüş veya ölmüş ise, o insanda asla bir suçluluk duygusu da oluşmayacaktır.

Alexis Bertrand’ın Ahlak Felsefesi adlı kitabında, Dr.Letournau’dan şöyle bir olay aktarılmaktadır: “Tabiat, Avustralya‘da hayvan grupları için pek kısıtlı davranmıştır. Bununla birlikte, hayvandan mahrum olan bir kıtanın zavallı yerlileri için ‘Emu’ denilen bir çeşit kavzarın eti gayet nefis bir yiyecek ve hele kebabı pek nadir bir yemek olduğundan Avustralya şehirlerinde özel bir ayrıcalığa sahip olan ihtiyarlara bırakılmıştır. Gençlerin bu kutsal etten yemeleri yasaktır. Gençlerin bu yemeği yemesi, adeta ahlaka tecavüz sayılır. Avustralya’ya özgü bu yasak, özel bir ahlaklılık meydana getirmiştir. Çünkü Avustralya yerlileri pek az düşünürler. Beden çok zayıf ve açlığın yaraları ise pek yakıcı olduğundan bazen bir genç adam bulunduğu kabilenin çadırlarından uzaklara giderek, gizlice o kutsal etten yer. Diğer birçok memlekette olduğu gibi, bu gencin ihtiyacı bir kere giderildi mi, doğal eğilimli ahlak uyanır. O anda suçlu vicdanında, bir sesin kendisine “Sen Emu yedin” diye yükseldiğini zanneder. Pişmanlık ızdırabıyla azap çekerek, gelir bir tarafa çekilip sessizce oturur. Çoğunlukla, kendisi suçunu itiraf etmemiş olsa dahi, layık olduğu cezaya rıza gösteriyormuş gibi tavır ve hali suçunu ortaya çıkarmaya yeter.” Bu suçluluk duygusu, insanın içindeki kabullerle, dışındaki fiillerin/edimlerin/davranışların uyumluluğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Ahlak, fail olan insanın fiillerinde tutarlılığın en büyük sebebidir. Ahlak önümüze kurallar getirir. Bu kurallar çerçevesinde insanın sahip olduğu teori ile pratiğin tutarlılığına ahlak diyoruz. İnsan için tutarlılığı oluşturacak bir iç disiplin olmadan, ahlak ile buluşmak ve dolayısıyla ahlaklı olmak da mümkün olmayacaktır.

Müslümanlar açısından iç disiplinin en büyük etkenini/dinamiğini Allah inancı oluşturur. Tabi Allah inancı derken, Allah’ı sadece bir yaratıcı olarak değil, aynı zamanda O’nu tek bir/biricik olarak da bilmek gerekiyor. Allah’ın tek bir –tekbirin Allah’ın ‘tek büyük’ demek olduğunu hatırlayalım- bilinmesi demek, inançta, ahkâmda ve ahlakta tek ilah kabul edilmesi demektir. Allah’ın esmasına uygun olacak bir Allah tasavvuru, iç disiplinin, dolayısıyla ahlakiliğin en önemli koşuludur. Ancak bu aşamadan sonradır ki, hem söz hem de eylem aynı istikamette yol alır. Buna, insanın kendisiyle barışık olması da diyebiliriz.

Şu ifadeler Kaside-i Bürde’de yer almaktadır:“Amelsiz sözden Allah’a sığınırım. Sana iyiliği emrettim, lakin emrettiğim şeyi ben yapmadım ve dürüst davranmadım. Öyleyse benim sana “doğru ol” demem neye yarar?”

İnsan, sahip olduğu meziyetlerle insandır. Bir insanın meziyetleri kötü ise, sırtındaki etikette ne yazarsa yazsın, o insan iyi insan değildir. Bu şu anlama gelmektedir: Bir insanın kimliğinde ne yazarsa yazsın, ister Müslüman ve isterse başka bir şey, eğer haksızlık yapıyor ve birilerine zulmediyorsa, o kimse kötüdür, zalimdir. Kerim Kur’an, zalimlerden başkasına düşmanlığın olmadığını bildirmektedir. (Bakara 2:193)

İnsandaki meziyetlere de meziyetsizliklere de hükmeden insandaki vicdandır. Eğer gerçekten bir şeyin doğruluğuna inanıyorsan, o şeye aykırı hareket ettiğin zaman, vicdanında bir suçluluk duygusu hissedeceksin. İşte bu meziyetlerdir ki, insandaki erdemliliğin ve ahlaki kıymetin artmasına sebep olur. İnsanda, “sen emu yedin” diyecek seslerin varlık veya yokluğu, ödül ve cezayı (takdir ve tekdiri) de beraberinde getirecektir. Bu manada en büyük yargıçlığı insanın sahip olduğu vicdan yapacaktır.

İnsanın doğru eylemlerde bulunması, erdemli davranması için, paradigmatik çelişkilerin olmaması gerekir. İnsanın kişiliğinin oluşum aşamalarında tezatların yeri olmamalıdır. Yani insanın ilk eğitim yeri olan evi ve ailesinden öğrendikleriyle, sonraki aşamada gittiği okullarda öğrendiklerinin uyumlu olması gerekir. Sadece bu da değil, aynı zamanda insanın evde ve okulda öğrendiklerinin mahkemeler tarafından suç olarak görülmemesi gerekir.

Hayatın bütün aşamalarında doğru ile yanlışın ve suç ile cezanın sınırları belli olmalıdır. Böylece ayakları yere basan bir ahlaka sahip olmak mümkün olacaktır. İlkesiz bir ahlak olmadığı gibi, ahlaki temelleri olamayan bir vicdan da olamaz. İnsanın bozulmamış yapısında yer alan vicdan, insanın niyet ve edimlerinin de en önemli temyiz merciidir.

İlahi Vahiy, insanın varoluş amacını gerçekleştirmek için indirilmiştir. Hakikatin teslim ve kabulünün karar merkezi (makarrı) olan vicdan, en büyük darbeyi modern-seküler zamanlarda yemiştir. Modern zamanlar ahlak gibi kapsamlı bir olgunun yerine, belki sadece kurumsal ve mesleki usul ve kaideleri karşılayacak olan etik’i koyarak, vicdanı adeta baypas etmiştir. İnsanları birer tüketim kölesi yapmak için her taraftan yağmur misali yağdırılan reklamlar, seçenekleri olmayan bir hayat tarzını sürdürmeye mecbur etmektedir. Böylece ahlaktan yoksun kuralları olan –ahlaksızlık dedikleri şey- bir dünya vücuda getirilmiştir. “Sen emu yedin” dedirtecek vicdanlı ve ahlaklı bir dünya için, İlahi Vahye müracaattan başka bir seçenek görülmemektedir. “De ki: Size tek bir öğüdüm var: İster başkalarıyla birlikteyken ister yalnız, daima Allah’ın huzurunda bulunduğunuzu unutmayın.” (Sebe34:42)

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum