1. YAZARLAR

  2. Mücahit Bilici

  3. Sosyolojinin Tanrısı
Mücahit Bilici

Mücahit Bilici

Yazarın Tüm Yazıları >

Sosyolojinin Tanrısı

A+A-

 

Sosyoloji, Türkiye’de çok abartılır. Bu bizim modernleşme maceramız ile ilgilidir. Bir toplumu tanıma bilimi olarak tanınmasının ötesinde bir ileriyi görme bilimi olarak görülür. Pozitivist bilim anlayışının muhataplarda husule getirdiği eski hürmet duygusunun bakiyesidir bu zan.

 

Kahvehane sohbeti olarak dile gelen “ne olacak bu memleketin hali?” sorusunun teknokratik bir muhatabı ve hatta cevabı olarak görülmüştür sosyoloji. Bize nereye gittiğimizi ve hatta nereye gitmemiz gerektiğini söyleyebilecek bir bilim olması beklenir. Peki sosyolojinin böyle bir gücü var mı? Yok. Peki bu zanda sosyolojinin hiç mi suçu yok? Var. Çünkü gerçekten de sosyal bilimler içinde sosyolojinin varlık sebebi kader ilgisidir.

Sosyal bilimlerin Türkiye’de anlam itibariyle yeterince yerlileşmediğini düşünürüm. Belki yanılıyorum. Ancak bunu derken, şimdi “medeniyetçilik” oynayan İslamcı-milliyetçi hamasetin “bilim değil ilim isteriz” kofluğunun bende uyandırdığı manevi rahatsızlığı buna dahil ederek söylüyorum. Mesela, siyaset biliminin anlamayı merkeze alan bir tercümesinin “irade bilimi” olduğunu söylesem, buna itiraz eden çok olur. Aynı şekilde sosyoloji için “kader bilimi” demek gerekir. Ama buna da tepkiler olacaktır. Gerçekten de sosyoloji “takdirin” bilimidir. Tanımı gereği yapısaldır. Bütünün parça, küllün cüz üzerindeki tesiri ile ilgilenir. Sosyoloji insanların bir araya gelmesi ile ilgili değildir. İnsanların birarada olmaklığının insanlar üzerindeki tesiri ile ilgilidir. Sosyolojinin içinde iradeyi savunanlar da vardır ama genel çerçeve itibariyle sosyoloji çerçevecidir, kadercidir. Zaten doğmak için modernliği beklemesi boşuna değildir. Herkesin maça dahil olması, toplumun (saha’nın) doğması gerekir. Sosyoloji modern toplumun kendi üzerine tefekkürüdür.

Carl Schmitt, egemenlik başta olmak üzere günümüzün özellikle devlete dair temel politik kavramlarının sekülerleşmiş teolojik terimler olduğunu söylerken haksız değildir. Bu bilhassa siyaset felsefesi için böyledir. Ancak kamusal eylemin mahiyetini çalışan sosyoloji için de geçerlidir. Sosyolojinin temel taşı olan bir ayırım, toplumsal yapı ve toplumsal eylem ikiliği aslında kelamcıların kader ve irade tartışması ile aynıdır. Kader ve irade tartışmasında, sosyoloji kaderin tarafındadır veya kaderin tarafından bakmayı seçmiştir. İnsan hür bir iradeye varmadan önce, toplum tarafından ‘takdir’ edilmiştir. Mesela, Weber iradeye inandığı halde hoşlanmasa da kadere teslim olmuştur.

Marx’ta kadere iman vardır ancak diğerlerinden farklı olarak iradenin kaderi ele geçirmesine olan inanç onun kaderciliğini önce huzursuz sonra da altüst etmiştir (diyalektik, çatışma, devrim…). Marx kaderin altında bir kader vardır diyerek irade marifetiyle altüst ettiği kader inancını Hegel’den tevarüs etmiştir. Onda önce vahdet’ten kesrete geçilir. Kainatta varlık cilvelenir ve kesretten çıkılarak tekrar vahdete ulaşılır. Tanrı’nın tarih aynasında gördüğü kendidir (Zatından Zatına tecelli). Bakan da bakılan da birdir. Gözünü kapattığında ise tarihin sonu gelir.

Sosyolojinin kurucu isimlerinde, özellikle Durkheim’da kadercilik hakimdir. Ancak Durkheim’a varıncaya kadar (onun kişisel serüveni dahil) Tanrı’dan kopartılan ‘takdir’ kabiliyet ve bağının peyderpey topluma atfedildiğini görüyoruz. Müteal Tanrı yerine artık müteal olan şey toplum’dur. Onun hakikati olan “toplumsal hakikatlere” ancak sosyolojik bir nazar ile nüfuz mümkündür. Sosyolojik ortodokside herşeyin arkasındaki nihai fail toplum’dur. Toplumun rahmetinden mahrumiyet (anomi) hastalık sebebidir. Toplumsal normlara bağlılık (iman) şifadır. Cemaatte (dayanışmada) rahmet vardır.

Tanrı öldükçe veya yerle ilişiği kesildikçe Tanrı’ya ait olan kudret ve takdir peyderpey başka müteal (aşkın) varlıklara nakledildi. Tanrı’nın herkesi gören ama görülmeyen gözü Foucault’da yere düştü ve nazarı külli (panoptik) bir hazır-nazırlığa dönüştü (evet, kameralar eskiden melekti yavrum). Keza, toplumsal koşulların kulu ve çocuğu olan bireyin kaderin ağındaki çırpınışı Bourdieu’da habitus adını aldı. Habitus, kaderin insandaki sikkesi idi. Ne kadar kazısan çıkmazdı. Sosyolojide Tanrı’nın hayaleti dolaşıp durdu hep, bir takdirin izi olarak. Ve kolay kolay çıkmadı.

 

 

ot dergi

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.