1. YAZARLAR

  2. Azad SERHILDAN

  3. SÖMÜRGECİLİĞİN KÜRDİSTAN’DAKİ KAHPE YÜZÜ
Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

SÖMÜRGECİLİĞİN KÜRDİSTAN’DAKİ KAHPE YÜZÜ

A+A-


Genel olarak bir devletin başka devletleri veya ulusları çıkar sağlamak amacıyla egemenliği altına alıp, onları siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel açıdan baskı altına alarak tahrip etmesine sömürgecilik denir. Sömürülen coğrafyada topraklar işgale uğrar, yabancı dil empoze edilir, ekonomik zenginlikler talan edilir, insanlar alt kimlikle nitelendirilir ve ikinci sınıf vatandaş konumuna indirgenir. Aynı zamanda sömürgeci sahip olduğu hakları devam ettirmek için, sömürge altında bulunan halka maksimum düzeyde bir baskı uygular ve sömürgelerin kendi devletlerini kurma hakkını reddeder. 

Kürtlerin binlerce yıl üzerinde yaşadığı Kürdistan, süreç içerisinde sistematik bir şekilde farklı milletler tarafından parçalanıp boyunduruk altına alınmıştır. Öncelikle Osmanlı ve Safevi imparatorlukları tarafından bölüşüldü ve bu iki devletin yıllarca at koşturdukları sahipsiz bir vatana dönüştü. Bu süre zarfında Kürdistan halkı olan Kürtler, bazen Osmanlı’ya bazen de Safevi’ye yanaşmak zorunda kaldı. Aslında her iki kesimden de memnun olmayan Kürtler, güçlü, merkezi bir siyasi güce sahip olmadığı için memnuniyetsizliğini içine gömmüştür. O dönemin ünlü Kürt şairlerinden biri olan Şeyh Ehmedê Xani’nin şu mısraları bunun açık bir kanıtıdır:

             Olsaydı bir dayanışma ve uzlaşmamız eğer
             Ve birbirimize hep itaat etseydik eğer
             Rom(Osmanlı) Acem ve Arapların hepsi
             Bize hizmetçilik ederdi onların hepsi
            O zaman tamamlardık dini de devleti de
            Ve elde ederdik bilimi de hikmeti de 
 

19. yüzyılda had safhaya ulaşan hoşnutsuzluk bir dizi ayaklanmayı beraberinde getirmiştir. Fakat bu ayaklanmalar, ya bu iki despot devletin işbirliği sonucu, ya da batılı sömürgeci devletlerin desteğiyle başarısızlığa uğramıştır. Birinci dünya savaşı akabinde batılı emperyalist güçler Ortadoğu’daki işbirlikçi devletlerle anlaşarak Kürdistan toprağını sömürgenin sömürgesi haline getirmişlerdir. Bu sömürünün ebedi olması için de Kürdistan ismini yasaklayarak, örtülü işgale meşru bir zemin yaratmışlardır. Bu ismin yasaklanması meseleyi içinden çıkılmaz girift bir noktaya doğru sürüklemiştir. Bundan sonra bu toprakları zorla ele geçirmiş bulunan sömürgeci devletler meseleye ülke içi bir sorun gözüyle bakacak (çevre sorunu, fakirlik sorunu, fuhuş sorunu, işkence sorunu vb.) ve kendi inisiyatifinde çözüm yolları geliştirecektir. İstila edilmiş Kürdistan isimsiz kaldığı için daha sonraları “Kürt sorunu” adı verilen meşhur yanılgı ortaya çıkmıştır. Burada şöyle bir soru akla gelmektedir: Kendi coğrafyasında sorun olan başka bir millet var mı Kürt’ten başka? Sahi Kürdistan niçin Kürd’ü sorun etsin? Türkiye Türk’ü, Arabistan Arap’ı, İngiltere İngiliz’i, Fransa Fransız’ı sorun etmezken, Kürdistan’ın Kürt’ü sorun etmesi olsa olsa emperyalist, sömürgeci devletlerin şoven merkezli oyunlarının iğrenç bir versiyonudur. 

Bir devletin bir milleti sömürgeleştirmesinin, yabancılaştırmasının, asimile etmesinin en kolay yolu, kendi kültürünü tasallut altına aldığı millete empoze etmesidir. Dil, tarih ve gelenek kültürün en önemli parçalarıdır. Bir milletin varlık sahasında yer almasını sağlayan, kendini kendi olarak, başkalarını ise yabancı olarak görmesine neden olan ve var oluşuna bir anlam kazandırma süreci içine girmesine yardımcı olan bu asli unsurların Kürtler üzerinde egemenlik kuranlar tarafından ortadan kaldırılması ve yerlerine kendi dillerini, tarihlerini, geleneklerini yerleştirmeleri bilinçli bir politikanın sonucu olup, tamamıyla ahlaksız bir zihniyetin ürünü şeklinde tezahür eder. Sömürgeleştirilen Kürdistan’ın asli unsuru olan Kürtlerin kendi coğrafyasında Türkçe, Arapça ve Farsça (resmi dil olduklarından dolayı) konuşmaya zorlanmaları, kendi dışındaki milletlerin tarihlerini kendi tarihiymiş gibi övmeleri, düğünlerde, bayramlarda, nişanlarda vb. sosyal etkinliklerde yine bu despotik devletlerin zihin dünyalarını yansıtan ritüellerine dört elle sarılmaları ne utanç verici bir durum! Özellikle şovenist Mustafa Kemal ve taifesinin Kuzey Kürdistan’daki Kürtçe olan insan isimlerini, şehirleri, köyleri, dağları Türkçe isimlerle değiştirmeleri, biz Kürtlerin geçmişle olan tüm bağlarımızın koparılması anlamına gelmektedir. Dil, sadece bir iletişim aracı olarak ele alınmamalı. Aynı zamanda o, egemen sistemin tekelinde bir aygıt olup, onun zihin dünyasının medya vasıtasıyla halka empoze edildiği korkunç bir devinimdir. Ne yazık ki bu korkunç dil hegemonyasından sıyrılıp, kendi siyasal, sosyal ve kültürel terminolojilerinin o berrak kavramlarını kullanmada hassas ve bilinç düzeyi yüksek Kürtlerin sayısı çok azdır. Dili sadece bir iletişim aracı sayan zavallılar elbette, Doğu Anadolu, bizim Kürtler, Türkiye’nin Kürtleri, Irak Kürdistanı gibi kavramları kullanmada bir sakınca görmezler. Halbuki bu kavramlar tamamıyla asimilasyoncu, baskıcı olan devletlerin zihin dünyalarını temsil etmektedir. Devlet endeksli kavramları kullanmada bir sakınca görmeyenlerin, sabahtan akşama kadar “ben resmi ideoloji düşmanıyım” demeleri onları bu ideolojinin düşmanı yapmaz. Bu insanların dünya görüşleri her ne kadar devlet aygıtına karşı radikal söylemler içerse de, kavramlar konusunda bu kitle terörizm canavarıyla aynı zihni atmosferi soluduklarından dolayı bu tür meselelerde çözüm olarak gösterecekleri yol, resmi ideolojinin yolu ile elbet bir gün çakışacaktır.

Tarih bilinci ise, aidiyet hissiyle doğru orantılıdır. Kürtler kendi tarihlerini değil de, kendilerini yok etmeye çalışanların tarihlerini öğrenerek kendilerini onlara nispet etmekten gurur duyarlar. Hâlbuki bu devletlerin şatafatlı, görkemli endamlarının altında masum Kürlerin kanı yatmaktadır. Özellikle Osmanlı ve Safevi devletleri arasında gerçekleşen savaşlarda Kürtler bir piyon olarak kullanılıp, oluk oluk kanları Kürdistan’ın çorak topraklarına akıtılmıştır. Fırsat buldukları her ortamda Kürtlerin kanını akıtmaktan çekinmeyen bu zalimlerin tarihlerini, kendi tarihimizmiş gibi algılayıp hareket etmek zihni asimilasyonun yozlaştırıcı boyutuyla beraber, adiyane bir hüviyete de sahip olduğunu idrak etmemize kanaat getirmektedir. Aynı zamanda bir milletin tarihi, o millete mensup olan birinin ne hissettiğini ve ne istediğini en açık bir şekilde o kişiye iletir. Bu durum ise bugünümüzün anlaşılmasında ve kavranmasında geçmişten hareket etmenin önemini hatırlatır. Fakat birer Kürt olarak kendi geçmişimizi araştırmayı ya gereksiz bir uğraş olarak kabul etmişiz, ya da rahata alıştığımızdan dolayı zahmetli bir çaba olarak algılamışız. Böylece kendi irademiz vasıtasıyla başkalarına yönelip benzemeye çalışmış ve kendimizi unutmuşuz.

Sömürgeciliğin izlerini hissettirdiği önemli kategorilerden biri de sosyal alandır. Bu alandaki uygulamalara bakılarak sömürgeciliği, açık sömürgecilik ve örtük sömürgecilik olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Açık sömürgecilik daha çok beyaz ırkın siyah ırka karşı hem kuramsal bazda, hem de fiili bazda radikal bir şekilde uyguladığı yaptırımlardır. Bu yaptırımlar özellikle Amerika ve Avrupa devletlerinin sömürgelerinde kendini ifşa eder. Bu sömürgelerde siyahi halkın bazı süpermarketlere, lokantalara, giyim mağazalarına, eğlence merkezlerine girmeleri yasaktır. Aynı zamanda “Pis zenci”, “Zenci kadar taş düşsün başınıza”, “Zenci kötülüğün anasıdır” gibi söylemler de kullanılarak onların işe yaramaz, iğrenç, şeytani vasıfları kendisinde taşıyan ucubeli bir mahlûk olduğu hissettirilmeye çalışılmaktadır. Kürdistan’da ise, sosyal alanda sömürgecilik daha farklı bir kimliğe bürünerek varlığını sürdürmektedir. Kürtler kendileri üzerinde boyunduruk ipini sallandıran işgalci devletlerin asli unsuru olan milletlerle görünür bazda eşit koşullar altında yaşamlarını devam ettirmektedirler. Bir Kürt; bir Türk, bir Arap, bir Fars gibi istediği lokantada istediği yemeği yiyebilir, istediği süpermarketlerde alışveriş yapabilir, kapitalizmin kendisine sunduğu serbest rekabet sonucu o ülkenin en zengin şahıslarından biri olabilir, siyasi açıdan bir ülkenin en üst konumu olan Cumhurbaşkanlık makamına bile yükselebilir. Bu olanakları Kürt ulusuna sunmakta bir sakınca görmeyen kan emiciler, tüm bunlara karşı Kürtlerden tek bir şey istemektedirler: Coğrafyalarının istila edildiğine, kültürel haklarının çiğnendiğine, asimile edildiklerine, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının talan edildiğine dair en ufak bir konuşma yapmaktan bile sakınmaları gerektiğidir. Buna aykırı davranan kişilere ise idari ve cezai yaptırımlar uygulanır.

1930 yılında yapılan Ağrı isyanının bastırılmasından sonra dönemin Adalet Bakanı olan Mahmut Esat Bozkurt’un şu sözleri tipik bir sömürgecinin kendi halkına ve sömürdüğü halka bakış tarzını çok net bir şekilde özetlemektedir. “Türk bu ülkenin yegâne efendisidir, yegâne sahibidir. Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek bir hakkı vardır: Hizmetçi olmak, köle olmak.” Bununla beraber özellikle Kuzey Kürdistan topraklarında kullanılan “ Türk, Öğün, Çalış, Güven”, “Ne mutlu Türk’üm diyene!”, “Her Türk asker doğar”, “Yüksel Türk, yüksekliğin senin için hududu yoktur”, “Bir Türk dünyaya bedeldir” gibi sloganik söylemler Kürtleri tahkir etmeye yönelik birer ifade tarzı olup, sömürgecinin sahip olduğu zihin dünyasının dünyanın neresinde olursa olsun aynı paradigmayla hareket ettiğinin göstergesidir.

Sömürünün ortaya çıkmasına yol açan ve kısa ya da uzun süreli olmasını sağlayan ana unsur, sömürgeleştirilen yerin yeraltı ve yerüstü kaynakları bakımından zengin olup-olmamasıdır. Eğer bir millet üzerinde yaşadığı topraklarda ekonomik zenginliklere sahip; fakat güçlü, etkin bir siyasi güce sahip değilse başka devletlerin açık pazarı haline gelir. Kürdistan coğrafyası da bu iki özelliği kendisinde barındırdığından dolayı hem Fars, Arap ve Türk devletlerinin, hem de değişen zaman dilimlerine göre dönemin süper güçlerinin dikkatlerini üzerine çekmiştir. Ne tek başına Kürdistan’ın hızlı bir şekilde kalkınmasını sağlayacak olan petrolün, ne de demir, bakır, krom, fosfat, linyit, kömür vb. zengin maden yataklarının Kürt halkına bir yararının dokunmamasının sebebi, işgalci devletler tarafından Kürdistan sınırları dışına çıkarılıp, kendi milletlerine peşkeş çekilmesinden kaynaklanmakta. Aynı zamanda coğrafyanın sahip olduğu zengin akarsulardan elde edilen enerji ülke dışına akmakta. Yüzyıllardan beri ünlü bir hayvancılık bölgesi olan ve kendi kendine yetebilen tarım alanlarına sahip Kürdistan halkı, egemen değil de esir konumda olduğu için bugün açlık ve perişanlık içinde kıvranmakta. Aynı zamanda egemen güçlerin burjuvazileri (özellikle Türk burjuvazileri)  Kürdistan topraklarından ucuz işgücü sağlamakta. Bir yandan Kürdistan’ın önemli ekonomik kaynaklarının istilacı devletler tarafından kendi topraklarına taşınması, bir yandan da hammadde olarak gelen bu ekonomik kaynakların üretilmesi işinde Kürtlerin ucuz bir fiyata çalıştırılması; aklıma Avrupa’daki sömürgecilerin Afrika milletlerine uygulamış oldukları metodu getirmekte. Sahip olduklarının birileri tarafından gasp edilmesi sonucu, karın tokluğuna sahip olduklarının hizmetinde çalışmak, gözlerimin önünde traji-komik bir sahneyi canlandırmakta.

Otuz milyonu aşkın nüfusuyla kendi topraklarında zulme, asimilasyona, entegrasyona maruz kalan Kürt milleti temiz bir zihin ve aktif bir ruh ile üzerindeki kirleri temizleyip tarih sahnesinde yerini almalıdır. Kendisini çepeçevre kuşatmış ve yok etme kararlılığında olan düşmanlarına karşı, hayatın her alanında dirençli mevziler oluşturarak işgal sona erene kadar mücadelesini devam ettirebilmelidir. Şunun unutulmaması gerekir ki, inançlı, kararlı ve cesur adımlar aydınlık geleceğin ayak sesleri olacaktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar