1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Sol ve İslamcıların 28 Şubat buluşması
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Yazarın Tüm Yazıları >

Sol ve İslamcıların 28 Şubat buluşması

A+A-

Baskı ortamı oluşturan 28 Şubat süreciyle ilgili önemli gözlem, “müslüman aydında” ortaya çıkan zihinsel değişimdir. Bu sürecin doğal akışı içinde Müslümanların zihniyet dünyalarını, siyasi görüşlerini ve stratejilerini olumlu yönde değiştirmesi beklenirdi. İlginç bir buluşma veya zorunlu bir “işbiliği” Müslüman aydının değişimini olumsuz yönde etkiledi ki, bu da sol ve kemalist kökenden gelme “demokrat aydınlar”la baskıya karşı tutum alırken paradigmalar arasındaki temel farkın yeterince kaale alınmamasıydı. Sol ve Kemalist kökenden gelen demokrat aydınlar küçük bir grup olsa dahi sürecin temel varsayımlarını sorguladılar ve reddettiler. Fakat geleneksel Türk aydınının -ki ana gövdeyi bunlar teşkil ediyor- merkezi bürokrasi ve büyük sermaye ile ortak hareket ettiğini, halka ve halkın sivil ve demokratik taleplerine hep karşı tavır aldığını ve hatta geçmişinde mücadele olsa da kritik zamanlarda solun halkın değil, devletin yanında yer aldığını görmüş olduk. Özellikle 1980’e kadar büyük mücadeleler vermiş sol aydınlar, Stalinizm ile tek parti zihniyetini kolayca zihinlerinde örtüştürüp kendi varoluş amaçlarına aykırı olarak bu sürecin yanında yer aldılar.

Esasında Stalinist gelenekten gelenlerin kolayca kemalist olması anlaşılır şeydir. Çünkü her iki ideoloji de eş zamanlı olarak kalkınmacı ve devleti merkeze alan doktrinler olarak teşekkül etmişlerdir. Batı’ya politik olarak karşıdırlar ama kültürel olarak Batı’nın tarihsel rolüne derin hayranlık duymaktadırlar. Lenin’in “Biz burjuvaziye karşıyız ama başarılarından yeterince isitfade edeceğiz” dediğini unutmayalım. Nitekim bugünkü Çin kalkınmasının gerisinde Mao devriminin Çin’in geleneksel felsefesini ve kültürünü tümden tasfiye ettiği işlemi yatmaktadır. Çinliler Taoizmi ve Konfüçyanizmi terk ettikten sonra kapitalist büyüme histerisine yakanamışlardır. Bu durum sol aydınları ve siyasetçileri tepeden toplumu modernleştirme sürecine tabi tutan modernizasyon politikalarında buluşturan önemli faktördür.

Sol’un geçmiş askeri darbelerden gerekli dersi çıkaramamasının sebeplerinden biri, kendi varoluş hikmeti ile “öteki” arasında kurduğu sorunlu ilişkinin yeterince farkına varamamasıdır. 12 Eylül askeri darbesiyle ağır bir yenilgi alan ve daha sonra ciddi bir varlık gösteremeyen Türk solu, yaşadığı tecrübeyi açıklama teşebbüsüne girişirken, tuhaf bir şekilde başarısızlığını rasyonalize etmek üzere bir model geliştirme yolunu seçti. Buna göre, askeri darbe solun ifade kanallarını tıkadığından, meydan İslamcılar’a kalmıştı. Toplum kendini ifade etmek üzere İslam’a sarıldı, derken İslamcı akımlar büyük bir gelişme gösterdi. Bu analiz, Türk solunun İslami çevreleri kendisi için “öteki” görmesine ve yıllarca kendisiyle mücadele halinde olduğu güçlerle zihinsel ve organik ittifaklar içine girmesine yol açtı. Bu noktadan sonra Türk solu iflah olamazdı ve kaçınılmaz olarak Stalinizm veya Maoizm’in mirasının derin etkisinde otoriter ve totaliter yeni ideolojik konsepte yönelecekti. Bu iki açıdan yanlıştı: İlkin İslamcılık Osmanlı ve İslam dünyasında 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren vardı ve 1950’lerden sonra bütün dünyada hızla gelişiyordu. İkincisi bütün İslam dünyasında İslamcılık lehinde gelişen trend kendini Türkiye’de de hemen hemen aynı nisbette devam ettirdi.

İslamcılık, 28 Şubat’ın açık mağduru olmakla beraber kusurun büyük kısmını kendine aramakla soldan bariz bir şekilde ayrılıyor. Eğer sol geçmişte yaşadığı tecrübelerden hareketle köklü bir muhasebe yapabilseydi, uğruna binlerce insanın kanının döküldüğü projesinin niçin mümkün olmadığını görebilirdi. Üç temel sebepten dolayı Marxist sol Türkiye’de başarılı olamazdı

1- Türkiye’de yaşayan insanlar materyalist ve ateist bir dünya görüşüne yabancıdırlar;

2- Türkiye’de tarihten gelen ve bugün organik olarak örgütlenmiş bir işçi sınıfı ve dolayısıyla çalışan insanlarda bir proleterya bilinci yoktur;

3- Türkiye bir NATO ülkesiydi, bu ülkede Marxist bir darbenin olması, iki süper güç arasında mutlak bir çatışmaya sebep olur, bu da üçüncü dünya savaşına yol açardı. Afganistan konusunda olağanüstü duyarlılık gösteren Batı, aynı duruma düşecek olan Türkiye için dünyayı ayağa kaldırırdı.

Bu açıdan bakıldığında Türkiye’deki dindarların Amerika’nın ve derin devlet tarafından korkutulduklarını, Sultan Ahmet’te sabah namazları, 6. Filo’ya tepki gösterenlerin üzerine düzenlenen saldırılarla sürekli kışkırtıldıklarını görüyoruz. Müslümanların aktif olarak yer aldığı komünizmle mücadele dernekleri, MTTB, İstiklal vb mevkuteler bu süreçte önemli roller oynadılar. Oysa bir askeri darbe solu bitirmeye yetecekti, toplumsal tabanı, tarihsel mirası olan hiçbir hareket askeri darbelerle bitmez, sona ermez.

Sol ve komünizm korkusu İslamcıları işçi hareketlerine ve ezilenlere karşı duyarsız kılan bir faktördür. Bu, 2002’de iktidara gelecek olan AK Parti’nin takip edeceği politikalarında gelir adaletsizliği konusunda yeterince gayret göstermemesi gibi bir tezahürü olacaktır. Tabii ki çalışanlar ve sömürülenlere karşı sistematik ilgi yoksunluğu sadece siyasiler için bütün dini cemaat ve tarikatlar için de söz konusudur. Türkiye’deki İslami cemaat ve gruplara bakarsanız yoksulluk ve derin eşitsizlik yapısal ve küresel bir sorundur, giderilemez ancak yardım ve infaklarla bir miktar teskin edilebilir.

12 Eylül elbette sola bir darbe indirdi, ama daha sonra Türk solu bırakın askeri ve siyasi açıdan, kültürel ve entelektüel açıdan da bir varlık gösteremedi; solun önemli kesimi, neredeyse ana gövdesiyle kemalist oldu. Bu açıklama modeli solu kemalist ideoloji içine hapsetmekten başka işe yaramadı. Bütün dünyada sol çoğulcu demokrasi ve özgürleşme yönünde önemli adımlar atarken, Türk solu 20. yüzyılın ilk çeyreğinde geçerli olan baskıcı ideolojik mirasa rucu etti.

28 Şubat’ın baskıcı ortamında sol ve Kemalist gelenekten gelenlerin AB ve liberal özgürlüklerde buluşmaları Müslüman aydınları da derin bir biçimde etkiledi. Başlangıçta AB, baskıdan kurtulmanın bir yolu gibi gözüküyordu, çünkü hiç değilse AB’nin demokratik standartları askerleri siyaset üzerinde etkisizleştirir, diye düşünülüyordu. Liberal demokrasi ve savunduğu özgürlükler de keza bu çerçevede algılanıyor, savunuluyordu. Fakat zamanla bu konjönktüre dayalı kabuller temel inançlar ve fikirler seviyesine çıktı, sahiden de Müslüman aydınlar ve siyasetçiler birer liberal özgürlük savunucuları oldu ki, bunun en derin etkisini başörtüsü mücadelesi veren Müslüman kadınların kendilerini algılama biçimlerinde gözlendi.

 
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.