1. YAZARLAR

  2. Kemal BURKAY

  3. Siyasetin dikeni ve gülü
Kemal BURKAY

Kemal BURKAY

Kemal BURKAY
Yazarın Tüm Yazıları >

Siyasetin dikeni ve gülü

A+A-

Geçenlerde bir şair arkadaş ”siyaset kirlidir,” diyor, bu nedenle ondan uzak durduğunu anlatıyordu.

İnsan şair ya da sanatçı olmasa, böylesine gönlüne göre bir uğraşı bulunmasa da, hatta insan doğrudan siyasetin içinde biri olsa da, siyaset üstüne zaman zaman böyle düşünebilir, onun kirinden pisliğinden söz edebilir, siyasetten yorulabilir, yakınabilir.

Siyaset dünyasının insanı yoracak, midesini bulandıracak kiri pası, çileden çıkaracak hilesi hurdası çoktur. Hayata bir yaratıcılık penceresinden bakan, güzel ya da ilginç olanı hayranlık verici bir biçimde yansıtmaya çalışan sanatçı için zor katlanır durumlar bunlar…

Ama mağarasına çekilmiş bir keşiş ya da ıssız adasında bir Robenson olmadıkça, siyasetle ilişkiyi kesmek ya da ondan tümüyle kopmak mümkün müdür?

Kaldı ki Robenson’u söz konusu ıssız adaya savuran kişisel tercihi değil, güçlü, ölümcül fırtınadır. Ve Robenson daha ilk günden oradan kurtulmak, sosyal hayatın içine dönmek için kafa yorar, çaba gösterir. Mağaradaki keşişimizi de toplum hayatında yaşadığı belli bir bunalım oraya sürüklemiş olsa bile, orada hiçbir zaman olmadığı kadar daldığı yoğun tefekkür yine insanlara, onların hayatlarına, ilişkilerine dairdir. Bir başka deyişle, orada da insanlara dair bir siyasi kurgunun içindedir. Oradan, insanlara yol göstermek için bir asa ya da ”on emir”le dönebilir…

Şair arkadaşı anlıyorum. O kendini siyasetin uzağında biri sayıyordu ve bundan hoşnuttu. Gerçekte ise, sandığı, ya da iddia ettiği kadar siyasetten uzak değildi. Olsa olsa örgütlü siyasetin içinde değildi; yani bir partinin üyesi ya da yöneticisi değildi. Ama onun ötesinde o da her birimiz gibi toplumsal konulara, kavga ve çekişmelere, yaşanan acılara ilgi duyuyor, bundan yüreği yanıyor, tepki gösteriyordu. Bu tepki hem şiirlerine, hem günlük hayatına yansıyordu. Bu ise siyasetin kendisi değil midir?

Duyarlı bir sanatçı toplumun sorunlarından, onlar üstüne kafa yormaktan, görüşlerini dile getirmekten, risk almaktan nasıl uzak durabilir?

Öyle olmasa bu ülkenin en önemli şair ve yazarlarının yolu hep zindanlardan, sürgünlerden geçer miydi? Nazım’ın, Sebahattin Ali’nin, Aziz Nesin’in, Ahmed Arif’in, Orhan Kemal’in, Yaşar Kemal’in, Hasan Hüseyin’in, Cigerxwin’in, Musa Anter’in, Mehmet Emin Bozarslan’ın ve daha onlarcasının yolları?.. Öyle olmasa, ülkenin tek Nobel ödüllü edebiyatçısı Orhan Pamuk, şimdi ülkesinden uzak yaşar duruma düşer miydi? Bu yatmezmiş gibi bu ülkenin Yargıtay’ı, onun Hukuk Daireleri Genel Kurulu, söylediği bir söz yüzünden ülkenin 70 milyon insanına dava açma, tazminat isteme hakkı tanıyacak kadar ucube bir karara imza atar mıydı?

Besbelli bu, hukuk adına verilmiş gibi görünse de siyaset adına verilmiş bir karardır. Siyasi önyargılardan en uzak durması gereken yargıçlar, siyasi görüşlerini hukukun yerine ikame ederek böylesine çağdışı, vicdanları isyan ettirecek bir karara imza atmaktan geri kalmadılar. Türkiye için bir hukuk felaketi!

Ne demişti Orhan Pamuk: Bu memlekette şu kadar Ermeni, bu kadar Kürt öldürüldü… Peki böyle değil miydi baylar?.. Pamuk bu sözleri söyleyerek vicdanının sesini dile getirdi, böylece bu ülkede yöneticiler tarafından planlanmış, yol açılmış, işlenmiş suçları onaylamadığını, bu politikaları paylaşmadığını, bundan acı duyduğunu dile getirdi.

O bir gerçeği söyledi.

Siz ise gerçeği gizlemeyi, bu ülkenin ve halkın yararına sandınız. Bu tür zulümlerin, kıyımların ülkenin tarihinde kara leke olduğunu kavramadınız. Bunu gizleyerek aynı zamanda yapılanları savundunuz, yani suça ortak oldunuz.

Zulmü, haksızlığı, insanlığa karşı suç teşkil eden böylesine eylemleri gizleyen ve savunan bir anlayışla bir toplum uygarlık trenini yakalayabilir mi, mutlu ve sağlıklı olabilir mi? Bununla dünya kamuoyu aldatılabilir mi? Bu tutum ülkeye onur kazandırır mı? Bu, başını kuma gömme, yani devekuşu politikası değil midir?

Ama ne ilginç değil mi, gerçeği söyleyen adam şimdi suçlu koltuğunda ve siz onu hukuk adına yargılayan, mahkum edenlersiniz…

Peki, bu ükenin medyası, yazar çizeri nerede? Evet, onlar da işlerine geldiğinde basın ve düşünce özgürlüğü üzerine fırtınalar estirir, işlerine gelmediğinde ise bir duvar gibi susarlar.

*   *   *

Konumuza dönelim, sevgili okurlar, şu siyaset ve sanat ilişkisine ve şair dostun sözlerine…

Evet, ben de hayatını örgütlü siyasetin içinde geçirmiş biri olarak zaman zaman siyaset dünyasında olan bitenlerden bunalırım. Siyasetin kirli olduğunu söyler, bu dünyada ne işim olduğunu düşünürüm. İnsanların ikiyüzlülükleri, anlayışsızlıkları, edepsizlikleri karşısında tiksinir, bunu yazı ve şiirlerime de yansıtırım.

Ama başka türlü olabilir miydi? Siyaset sosyal hayatımızın bir yansıması olduğu gibi, bir yönüyle de doğal hayatı andırıyor. Orada her türden canlı, her türden çiçek, ot ve diken var. Hoş kokulusu ve zehirlisi, hayat vereni ve can acıtanı, dostça gülümseyeni, seni parçalamak için can atanı… Yani aşağıdaki dörtlükte dile getirildiği gibi:

Dostum, gam yeme, bu dünyanın kiri-pisliği için
Çamurdan
yapılır en güzel heykeller, vazolar
Siyaset
dünyasında olup bitenlerle gönlün daralmasın
Orda hem kara çalı, hem sümbül ve menekşe açar

Evet, nasıl olumsuzluklarına, acılarına bakıp hayata tümden küsemezsek, küsmemeliysek, siyasete de tümden küsemeyiz, onu hayatımızdan çıkarıp atamayız. Orada bize zaman zaman cehennem azabı yaşatan kara çalılar olduğu gibi, hayatı güzel ve yaşanası kılan sümbül ve menekşeler de var.

Kara çalılara yenik düşmek, teslim olmak yok. Biz doğru ve güzel bildiğimizi yapmaya devam edelim. Hayatın güzelliği ve gerçek mutluluk burada.

*   *   *

Çoktandır hakkında birşeyler söylemek isteyip de fırsat bulamadığım bir kitaptan söz etmek istiyorum: arkadaşım Yılmaz Çamlıbel’in ”Kervan Yürüyor” adlı anılarından.

Biz siyasetin içinde olanlar ve yazanlar için, yaş ilerledikçe ve yazacak şeyler çoğaldıkça okuma işi ne yazık ki azalıyor. En çok gençliğimde okudum ve çok şeyi o zamanlar öğrendim

Yılmaz’ın anıları çıkalı yıllar oldu. O zaman şöyle bir karıştırmış, bir bölümünü okumuş, bir kenara bırakmıştım. Telaş arasında bir daha ona dönememiştim. Geçenlerde, başımı kaşıyacak zaman bulduğum bir fırsatta kitap yeniden gözüme çarptı. Baştan başlayıp sonuna kadar okudum. Yılmaz’ın anıları çok ilginç. Kendi hayat hikâyesinin yanı sıra, biz Kürt aydınlarına özgü pek çok ortak olaylar, renkler var. Onun duygulu kişiliği, şakacı anlatımı kitabı daha da ilginç kılıyor. Bu nedenle, anlatılanlar karşısında zaman zaman benim de gözlerim doldu, zaman zaman da kahkaha koyverdim.

Ağrı’nın yaylalarında ve Doğu Beyazıt’ta başlayıp sürgüne, İstanbul’a, denizcilikle dünyanın dört bir yanına uzanan, Diyarbakır 5 Nolu’daki akıllara durgunluk veren işkence batakhanesinden geçen ve ”bütün bunarı yaşadıktan sonra bir insan nasıl hâlâ sağ kalır, nasıl güler, şaka yapar, yazar ve konferans verir?!.” dedirten bir ömrün hikâyesi…

Ama insanoğlu böylesine direngen  ve kervan yine de yürüyor işte.

Bu kitabı okumayanlara öneririm. Sizi de hem güldürsün, hem ağlatsın. Ağlama da gülme gibi hayatımızın doğal bir parçası; kadına da yaraşır, ”yiğide” de…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.