1. YAZARLAR

  2. Kemal BURKAY

  3. Siyam İkizleri: Derin Devlet ve PKK
Kemal BURKAY

Kemal BURKAY

Kemal BURKAY
Yazarın Tüm Yazıları >

Siyam İkizleri: Derin Devlet ve PKK

A+A-

PKK’nın ANF adlı ajansında zaman zaman benimle ilgili, yalan, iftira, küfür ve tehdit içeren yazı ve haberlere, 7 Ağustos tarihli açıklamsıyla Murat Karayılan da katıldı.

Elbet böyle şeyler PKK’dan beklenmez değil. Kamuoyu buna alışıktır. Üstelik bu ajansın temel işlerinden biri budur. Öteden beri muhaliflerine karşı aynen Türk derin devleti gibi psikolojik savaş yöntemlerine başvurmaktadır. Bunu, ”karşıtına benzemek” olarak niteleyebiliriz. Ama bu ”karşıt” ifadesi PKK’ye uymaz. PKK derin devletin karşıtı sayılmaz. Çünkü kendileri, benim 32 yıldan beri söylediğim gibi, Türk derin devletinin ”görkemli” bir eseridir. Bir porovakasyon örgütü olarak ortaya çıkmış ve daha ortaya çıkar çıkmaz Kürt hareketini bir bütün olarak karşısına almıştır. Bugün de yaptığı budur.

Öcalan nasıl İmralı’dan Türk Genelkurmayı tarafından yönlendiriliyorsa, bu ajansın da Genelkurmay’ın adamları tarafından yönetildiğine kuşkum yoktur. Öcalan yakalandıktan sonra yeni bir düzenleme yapıldı. PKK’nın ve kurumlarının kilit noktalarına Genelkurmay’ın adamları yerleştirildi. Öcalan’ın bir avuktıyla Genelkurmay görevlisi bir subay arasında buna ilişkin yapılan görüşmenin belgesi, iki yıl kadar önce Ergenekon iddianamesine, oradan da medyaya yansımıştı. PKK içindeki 50 kadar genç Türk subayına ilişkin olarak medyada çıkan haberler ise taze sayılır.

Şimdi, tüm olup bitenler, söylenip yazılanlarla PKK’nın Genelkurmay güdümlü eylemleri ve işbirlikçi politikaları ortaya serilirken derin devletin ve PKK’nın bu şekilde savunmaya, hatta saldırıya geçmesi şaşırtıcı değil. Ama doğrusunu söyleyeyim, benimle ilgili böylesi düzeysiz söz ve iddiaları Karayılan’dan beklemiyordum. Çünkü, Neşe düzel’le söyleşide de özellikle belirttiğim gibi, ben PKK’nın tüm komutanlarını, hele hele sıradan savaşçılarını ajan filan diye nitelemiyorum, böyle bir kanıda değilim. Ama kilit noktalara sızmış bir miktar ajan zaten bir örgütü batağa çekmeye yeter.

PKK, 1989 yılında Öcalan’a yönelik bir suikast masalı uydurmuş ve bizzat Öcalan o zaman PKK içinde yüz dolayında ajan olduğunu, bunlardan 40 tanesinin (!) bu olay nedeniyle yakalandığını ileri sürmüştü. PKK’nın o zamanki yayın organı Serxwebûn gazetesi, eylül 1989’dan başlayarak dizi dizi ”ajan” resimleri ve onların itiraflarını yayımlamıştı! İddiaya göre geriye kalan onlarcası ise duruyordu ve onların ne olduğu anlaşılamadı… (Bakınız: PKK’nın ’Ajan Provokatörlerle’ Savaşı adlı yazı; Riya Azadi, sayı 131, Kasım 1989).

Yukardaki olaya ve Öcalan’la Serxwebûn’a bakılırsa PKK’nın içi ajan provokatör kaynıyor. İki tane ajan provokatör bile bir örgütün başına çorap örmeye yeterken, bunca ajan neler yapmaz! Tabi ben, Öcalan’a ve Serxwebûn’un aylar süren söz konusu resimli ve itiraflı ajan dizilerine rağmen PKK içinde bu kadar çok ajan olduğuna inanmadım. Her zamanki gibi, insanları aptal yerine koyup abartıyorlardı! Üstelik Öcalan gerçek ajanları değil, yurtseverleri, kendisine ters düşenleri ajan diye suçlar ve işini bitirirdi… Hep böyle oldu. Örneğin ajan ya da hain diye suçlanıp öldürülen Resul Altınok, Enver Ata, Çetin Güngör (Semir), Mehmet Şener, Hikmet Fidan ve daha onlarca, yüzlerce PKK’lı hain filan değillerdi. Bunlar, yurtsever duygularla, gerçekten de Kürt halkının kurtuluşu için PKK’ya katılmış, büyük emek vermiş, ama zamanla PKK’nın izlediği Kürt ulusal mücadelesine zarar veren yanlış politikaları ve karanlık ilişkileri fark ederek ona karşı tavır alan, eleştiri yönelten yürekli, yurtsever insanlardı.

Ben Öcalan’ın başından beri PKK içindeki bir nolu derin devlet adamı olduğundan hiç kuşku duymadım. Bunu daha 30 yıl önce belirttim. Elimde MİT’in arşivleri yoktu elbet, ama yaptıklarına bakarak bu sonuca varmak için kâhin olmaya gerek yoktu. Siyasetten azıcık anlayan ve Kürt hareketini iyi tanıyan, gözleyen biri bu sonuca kolaylıkla varırdı. Zaten bunu Öcalan’ın kendisi pek çok kez, aklı olanın anlayacağı biçimde itiraf etti. PKK içindeki diğer bazı ajanlar, derin devlet adamları ise çeşitli Kürt çevrelerince ve bizzat PKK’dan ayrılanlarca, inanılır kanıtları, delilleriyle deşifre edildiler. Bunlara hiçbir şey olmadı. Onlar bugün de PKK içinde aktifler ve etkin konumdalar.

Ama Murat Karayılan’la ilgili bugüne kadar böyle bir iddiada bulunmadım. PKK içinde ve silahlı örgütte bulunduğu konuma rağmen onu ve bazı başkalarını ajan diye suçlamadım. Yeterince kanıt yokken kimsenin günahına girmem. Onların her şeye rağmen yurtsever duygular taşıdığını düşündüm ve kendilerini ulu orta suçlamadım. Ama belli ki ajan olmamak yetmiyor. Bunlar aynen, kimi Türk subayları gibi, sonunda ”devlet politikası”nı (PKK üye ve yöneticileri bakımından örgüt politikasını) hayata geçirmekteler. O politika ise ne yazık ki ”olağanüstü güçlere sahip Serok” tarafından değil, Genelkurmay tarafından tespit ediliyor. Öyle olunca da Murat Karayılan gibilerin yapabilecekleri fazla bir şey yok. Sonuçta o bir emir kulu. Nitekim bana saldırma işini de, Karasu yetmemiş ki, bu kez ona vermişler.

Bu durum elbet Karayılan’ı sorumluluktan kurtarmıyor. Üstelik böylesine yalan, iftira, küfür dolu bir beyanın altına imza atmakla düzeyinin düşüklüğünü de göstermiş oluyor.

PKK kendisi, 1970’li yıllarda, derin devlet ürünü bir provoksyon örgütü olarak ortaya çıkmışken, ilk işi bizi ve diğer Kürt örgütlerini sömürgeci rejime işbirlikçilikle suçlamak oldu. Bir MİT ajanı olarak Kürt siyasetine sokulan Öcalan ve adamları, başkalarını ajanlık ve hainlikle suçlayarak kamuoyunda tam bir bilgi kirliliği ve güdümlü eylemlerine, cürümlerine gerekçe yaratmaya çalıştılar. Öcalan, yukarda da değindiğim gibi, bunu örgüt içinde de sürdürdü ve Bekaa ile Kürdistan dağlarını, örgüte güvenip temiz duygularla kendilerine katılmış pek çok Kürt genci için infaz yerine, mezarlığa çevirdi.

Karayılan da aynı yönteme başvuruyor, PKK’yi eleştiren ve görüşleri medyaya yansıyan pek çok Kürt aydınını ve yurtseverini ”özel savaşın”  adamı ve ajan olmakla suçluyor. Özel olarak da benim adımı veriyor. Besbelli buna kargalar güler. Oysa kimin Türk derin devletinin özel savaşına hizmet ettiği, bundan da öte, eski adı Kontrgerilla” olan Özel Harp Dairesi’nce yönlendirildiği son derece açık. Son dönemdeki eylemleriyle PKK artık yüzündeki maskeyi tümüyle sıyırıp atarak statükonun tam gaz hizmetinde olduğunu göstermedi mi? Karakol baskınlarının şike eylem, danışıklı döğüş olduğunu artık çocuklar bile öğrendi. Reşadiye, Dörtyol eylemleri JİTEM ve Ergenekon eylemleri iken, PKK gönüllü olarak üstlendi. Büyük ihtimalle daha önceki İskenderun ve Ciwarek (Yayladere) eylemleri de öyleydi.

Son dönemde sıkışan Ergenekon ve Genelkurmay, PKK eylemleriyle durumu tersine çevirmek için canhıraş bir çaba içinde. PKK ise istenilen yönde eylem yapmakla kalmıyor, JİTEM’in yaptığı eylemleri bile üstleniyor. İşi Genelkurmay’ın masumiyetini savunmaya, yani sözde savaştığı militarist odağın avukatlığını yapmaya kadar vardırıyor.

Böyle bir durumda bazı Kürt aydınlarının yaptığı, Kürt halkına tam bir ihanet olan bu politikayı eleştirmek, kamuoyunu tuzaklar karşısında uyarmaktır. Ama belli ki PKK şefleri bu kadarına bile tahammül edemiyorlar. Ergenekon’un bir işaretiyle bize karşı saldırıya geçiyorlar. Hem suçlu, hem güçlü pozundalar.

Karayılan benim PKK’ya ”100 özel savaş elemanının veremiyeceği zararı otuz yıldan beri verdiğimi” ileri sürmektedir. Bunu nasıl yapıyorum? Görüşlerimi söyleyip yazarak!..

Peki ben PKK’yı 30 yıldan beri boşuna mı eleştiriyorum? PKK ortaya çıktığı gün, partimiz PSK dahil, sahnedeki tüm Kürt yurtsever ve devrimci örgütlerine savaş ilan etti, bizi yok etmeye çalıştı. Bu tam da sömürgeci rejimin istediği şeydi. PKK darbe öncesi, MHP ve benzeri örgütlerle birlikte ortamı ve Kürt hareketini terörize etti. Bu tam da12 Eylül faşist cuntasının istediği şeydi. PKK daha sonra kadrolarının bir bölümünü Suriye’ye geçirdi ve Suriye’nin denetimine girdi. 1984 yılında Suriye güdümlü silahlı eylemi başlattı. Türk rejimi de bundan yararlanıp Kürdistan’a karşı düşündüğü planı hayata geçirdi; 4-5 bin köyü yakıp yıktı, milyonlarca insanı sürdü, Kürdistan’ın kırsal alanlarını boşalttı. Bununla ve 17.000 faili meçhul cinayetle Kürt aydınlarını ve demokrasi güçlerini sindirdi.

Sonuçta PKK’nın yaptığı, bu zamansız ve güdümlü savaşla Küdistan’ı kurtarmak değil, Kürt devrimine düşük yaptırmak oldu.

Ya 1980’li yıllarda, Avrupa’da bize ve öteki yurtsever güçlere karşı yürütülen terör; Newroz baskınları, cinayetler, dernek yakmalar?.. Ya 1990’lı yıllarda güneyli Kürtlere karşı yürütülen savaşlar?.. Bütün bunlar ne içindi, kimin hesabınaydı?..

Bütün bunlara karşı susmak mümkün müydü?

Evet ben başından beri tüm bunları söyledim, yazdım; PKK’nin kötülüklerine karşı Kürt halkını ve dostlarımızı uyarmaya çalıştım. ”Bu halk savaşı değil, halka karşı bir savaş” dedim. Ayrıca, Kürdistan’ı bölüşmüş Suriye, İran ve Irak yönetimlerinin desteğiyle, onların güdümünde, istense bile Kürdistan’ın kurtarılamıyacağını söyledim. Öcalan ve PKK ile ilgili tahminim şuydu: Suriye günü gelir de PKK ile işi biter, ya da sıkışırsa desteğini çeker; Öcalan’ı ya kendi eliyle öldürür, ya Türkiye’ye teslim eder,  ya da sınırdışı eder. Bu üçüncüsü gerçekleşti.

Peki Öcalan sınırdışı edilip, sığınacak ülke bulamayıp yakalandıktan sonra olup biten ne?  Daha ilk saatten itibaren ”Anam da Türk, fırsat verilirse hizmete hazırım, yukardakilere söyleyin, onlar bilirler…” lafları ne?..

Öcalan duruşmaya çıktığında, onlarca kameranın önünde, ”Yaptıklarımdan pişmanım, yanlış yaptım, fırsat verin yanlışımı düzelteyim. Ben bir hiç olabilirim, beş para etmez biri olabilirim, ama bu halk bana inanmış; ancak ben PKK’yı dağdan indirebilirim. Ne istiyorsanız onu yapayım!..” lafları ne?..

Benimle ilgili ”namus ve vicdanı olsaydı” diyecek kadar ağzını bozan, terbiyesizleşen Karayılan, Seroku’nun bu sözlerine ne diyor? Bunlar yüz kızarcıtı değil mi? Karayılan serokunu yere göğe koymazken kimin ve neyin ardından gittiğinin farkında değil mi?

Peki daha sonra, PKK, bu ”hizmetteki Serok”un, ”güneş”in yönlendirmesiyle yıllar yılı savunur göründüğü bağımsız Kürdistan talebiyle birlikte, federasyonu ve otonomiyi bile ”ilkellik” sayıp reddederken, ”demokratik cumhuriyet” adı altında üniter devleti ve Kemalizmi savunur hale gelirken Karayılan ve arkadaşları ne yaptılar? Bu tam bir teslimiyet değil miydi.

Bütün bunların ”namus ve vicdanla” bağdaşır yanı var mı?..

Madem böyle bir politikaya yöneldiniz, programınızı terk ettiniz, adınızı bıraktınız ve ”resmi dil yine Türkçe, bayrak yine Türk bayrağı olsun” diyorsunuz, o zaman bu savaş neyin nesi? O zaman kendin ne diye o dağlarda duruyorsun, o kadar genç insanı neden orada tutuyorsun?

Bu saaten sonra savaşın sadace Türk derin devletine, Türk militarizmine, değişim, barış, diğer bir deyişle çözüm karşıtı statükocu güçlere yaradığının farkında değil misiniz?

Evet tam da budur. Ne yazık ki siz şu anda yaptıklarınızla Türk militarizminin, Ergenekoncuların, cuntacıların yanında ve hizmetindesiniz.

Türk militarizmi ile Siyam İkizi gibisiniz!

İşte ben halka bu gerçeği söyleyenlerden biriyim. Ama belli ki bu gerçeklerin söylenmesi sizi çok ürkütüyor. Bunlar küçük bir sitede yazılsa, küçük bir toplantıda söylense önem taşımaz, fazla aldırmazsınız. Ama yüzbinlerce, milyonlarca kişinin ulaşabileceği gazete ve televizyonlara yansıyınca işte bu ödünüzü koparıyor. Halk gerçekleri öğrenecek diye çılgına dönüyorsunuz.

Ama derdinizin çaresi yoktur; halk gerçekleri öğrenecek ve öğreniyor.

Bir de, ”Biz bu örgtü yerde bulmadık” deyip binlerce şehitten söz etmeniz, tam da Türk Genelkurmayı’nın yaptığı şehit edebiyatına benziyor. Evet, PKK’yı gerçek bir devrimci ve yurtsever örgüt sanarak, Kürdistan’ın kurtuluşunu umarak size katılan ve bu uğurda hayatlarını yitiren o binlerce genç Kürt oğullarına ve kızlarına ben de derin bir saygı duyuyorum.  

Ama siz onları, köylerinden ve okullarından, bir bölümünü üniversitelerden alıp hayatlarının baharında ölüm tarlasına sürerken ”bağımsız Kürdistan” sözü vermiştiniz. Şimdi ne yapmaktasınız?  O insanların uğrunda seve seve hayatlarını verdiği istemlere ne oldu? Şimdi onları ne için ölüme yollamaktasınız?

Türk devleti de bu ülkenin yoksul gençlerini, Kürtlerin ve Türklerin çocuklarını ”memetçik” diye cepheye sürerken, ölüme yollarken aynı vatan ve şehit edebiyatını yapıyor. Oysa onlar militarizmin çirkin amaçları için, acımasızca kurban  edilir gibi ölüme gönderiliyorlar ve aslında bu savaş halka karşı bir savaş.

Sizin de savaşınızın halk için olmadığını daha baştan biliyorduk ve söyledik. Gelinen durum ise bunu çok açık biçimde gösteriyor. Şu anda bu savaşta Türk militarizminin bir partneri durumundasınız.

Bu Kürt halkı için trajik bir durum, bir kurt kapanı.

Karayılan, dağlarda 25 yıldır süregelen mücadelesinden söz ediyor ve benim için ”yüreği varsa gelsin burada 24 saat kalsın” diyor. Benim örgütüm eğer zamanında gerilla mücadelesi verseydi gelip orada kalır mıydım, kalmaz mıydım, bunu tartışmak spekülasyon olur; çünkü böyle bir savaşa girmedik. Ama o dağlara savaş boyunca hiç gelmedim değil. 1981’de partizan savaşının bütün gücüyle sürdüğü İran ve Irak Kürdistanı sınır boylarında iki ay kaldım. 1992’de Kandil’de, peşmergenin yaşam koşullarında yaklaşık bir ay geçirdim. 1993-94’te ise Güney Kürdistan’da bir grup arkadaşımla birlikte 10 ay kaldım. Dönüşte Dicle üzerinde geceleyin Türk askerinin kurduğu pusuya düştük ve ölümden döndük.

Ama sen bu soruyu neden Serok’una sormuyorsun? O savaşın başladığı 1984’ten yakalandığı 1999 yılına kadar 15 yıl boyunca Kürdistan’a adım attı mı? İnsan Kürdistan’daki gerilla savaşını Şam ve Bekaa’dan mı yönetir? Hatta Suriye’den çıkarıldıktan sonra neden Kürdistan’a, arkadaşlarının yanına gelmedi? Sığınacak hiçbir yer bulamazken aklına neden Kürdistan dağları gelmedi? Köylü ve eğitimsiz bacısı bile bunu akıl edip, ”Abimin yeri Kürdistan dağları idi, onun Avrupa’da işi ne?” dediğinde, neden ”Bu ahmak kadın ne söylüyor!” deyip onu tersledi?..

Karayılan da eleştiriler karşısında, yalanın, tehditin yanı sıra, arkasındaki kalabalığa bakıp ”benim bir gücüm olmadığına” dair beylik laflara sığınıyor, ”yalnız olduğumdan” söz ediyor. Evet arkamda böyle bir kalabalık yok; askeri gücüm, emrimde televizyonum, para kaynağı şirketlerim ve ”Beyaz” ipek yollarım yok; ama boşuna yürek soğutmayın, yalnız değilim. Çok sevenim, dostlarım var. Kürtlerin içinde de Türklerin içinde de, hatta başka halklardan da. Kendi siyasi hayatımla, kişiliğimle, ne yapıp ne yapamadığımla ilgili konuşmak bana düşmez; ama her şey bir yana, aynı zamanda 60 tane eser vermiş (basılmamış kitap ve yazılarımı saymıyorum) bir şair ve yazarım. Kürtçe dörtlüklerimin değerini bile, senin gibi kaçakçılıktan gelip Kandil dağında ”Yedi Sekiz Hasan Paşa” olmuşlar bilmese de, bilen bilir.

Sen binlerce yıl önce bir Latin şairinin, Mısır’ı yöneten Romalı komutan için yazdığı şiiri bilir misin? Şair Mısır’ı yöneten komutanın gücünden, sahip olduğu geniş topraklardan, sürülerden, altınlardan söz ettikten sonra şöyle der:

”Her isteyen senin gibi olabilir,
Ama taş çatlasa benim gibi olamazsın!”

Bay Karayılan, sen o dağlarda, emrindeki silahlı adamlara, iç ve dış kamuoyundaki ilgiye bakıp kendini şimdi bir kral, ”dünyaya hükümdar” sanıyorsun. Ama senin ve senin durumundakilerin geleceğiniz nedir? Gerçekte bir iradeniz ve bir geleceğiniz olmadığının farkında değil misin? Sizin politika ve eylemlerinize yön veren ağın İmralı’ya, oradan da Genelkurmay’ın Özel Harp Dairesi’nin kozmik odalarına uzandığını bilmez misin?

Sizin için başından beri ipler başkalarının elinde idi ve şimdi de öyle.

Düştüğünüz acı ve utanç verici duruma rağmen size alkış çalan ve güce tapınan müritlere ve fırsatçılara bakmayın siz, acaba tarih sizinle ilgili ne diyecek?..

Sizin kaderiniz Türk militarizminin ve asıl olarak da Özel Harp Dairesi’nin kaderine bağlıdır. Size artık ihtiyaç duyulmadığı zaman aynen Hizbullah gibi defterinizin dürüleceği ve o aşamadan sonra o dağlarda barınamıyacağınız belli değil midir? Öcalan’ın kaçınılmaz serüvenini öğrenmek için yirmi yıl gerekti. Acaba sizin de kaçınılmaz sonunuzu görmek için kaç yıl beklemek gerekiyor?

Ama bu kadar süreceğini sanmıyorum, çoğu gitti azı kaldı; sizin için zaman daralıyor.

Son olarak size tavsiyem, şunun bunun elinde daha fazla araç olmadan, Kürt halkının mücadelesine daha çok zarar vermeden o dağlardan inmeniz ve siyasal mücadeleye tümüyle yolu açmanızdır. Silahları Güney Kürdistan yönetimine bırakırsanız Türkiye hapishanelerine girme riskiniz de olmaz. Böylece Türk militarizminin, statükocu güçlerin elindeki en önemli silahı, terör demagojisini de almış, barışçı bir çözüme yolu açmış olursunuz.

Bu da, bu kadar kötülükten sonra belki Kürt halkına yaptığınız tek iyilik olacak.

--------------------------------------

Yazıya ek: ANF denen ve Türk derin devleti elemanlarınca yönetildiğine kuşku duymadığım bu ajansın 7 Ağustos tarihli söz konusu haberinde, ”Yolsuzluk iddiaları nedeniyle PSK Genel Sekreterliği’nden ayrıldığım” söyleniyor. Bu kuyruklu yalan daha önce de ANF’nin bir haber-yorumunda ileri sürülmüş, Partim, yayımladığı açıklama ile bunu derhal yalanlamıştı. Ama ANF aynı yalanı tekrarlamakta bir beis görmüyor. Herhalde herkes PSK’nin açıklamasını okumamıştır diye düşünüyor ve piyasaya yalan sürmeye devam ediyor.

Kamuoyu benim PSK Genel Sekreterliği’nden, şahsıma ilişkin hiçbir sorun yokken, örgüt ve kongre bir bütün halinde benim genel sekreterliği sürdürmemi isterken, kendi tercihimle ayrıldığımı bilir. Kongre, ısrarım karşısında bunu kabul edince de oybirliği ile alınan kararla bana teşekkür etti ve bir demet çiçek verdi. Benim için milyonlardan da değerli olan bu güven ve sevgiydi.

Ölünceye kadar postu bırakmaya niyeti olmayan bir diktatör tarafından, adam yerine konmadan yönetilmeye alışık olanlar bunu anlayamazlar. Onlar herkesi kendileri gibi bilirler. Ama Apocular bu olayda kanımca, gerçeği bilmedikleri için değil, bile bile çarpıtıyorlar. Yalan ve iftira onların baştan beri kullandıkları bir yöntemdir. Çamur at izi kalır derler. Bu Hitler’in propaganda bakanı Göbbels’ten miras kalmış bir yöntemdir ve Türkiye’nin sömürgeci-faşist çevrelerinden PKK’ya geçmiştir.

Ama bir örgüt, böylesine yalan, iftira ve küfürden medet umacak hale gelmişse, o artık iflah olmaz.

11 Ağustos 2010- kurdistan nu

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.