1. YAZARLAR

  2. Zeki Savaş

  3. Sınır Aşırı Niteliği Olan Bir Mesele
Zeki Savaş

Zeki Savaş

Yazarın Tüm Yazıları >

Sınır Aşırı Niteliği Olan Bir Mesele

A+A-

     Hem siyasi hem de etnik anlamda Kürdistan olarak tanımlanan bölgenin Osmanlı-Safevi zamanında ikiye ve Osmanlı sonrası dörde bölünmesi, Kürd sorununa sınır aşırı bir nitelik kazandırmıştır.

     Bölünmüşlük, Kürdlerin önemli bir kısmında iki ayrı aidiyet duygusu oluşturdu. Birincisi Türkiye Kürdü, İran Kürdü, Irak Kürd, Suriye Kürdü gibi devlet dayanıklı bir aidiyet. İkincisi, Kürdistani bir aidiyet. İkinci aidiyet daha çok kriz zamanlarında belirginleşiyor.

     Mehabad Cumhuriyetinin teşkilinde ve yıkılmasında, Barzanilerin mücadelesinin zirveye çıktığı dönemlerde, İran İslam devriminden sonra İran Kürdistanında yaşanan olaylarda, Halepçe hadisesinde, Birinci ve ikinci körfez savaşlarında, Kuzey'deki çatışmalarda ikinci aidiyet duygusu kendini gösterdi. Şimdilerde de Suriye iç savaşının yol açtığı gelişmelerde ikinci aidiyet duygusu belirgin bir şekilde tezahür etmektedir.

     Aynı dini, aynı dili ve aynı tarihi kaderi paylaşan Müslüman Kürd milletinin de diğer milletler gibi ortak bir aidiyet duygusuna sahip olması doğaldır. Bu duyguyu siyasi sınırlar ve devlet şekilleri değiştiremez, ortadan kaldıramaz. İnsani ve fıtri olan özellikler, siyasi anlaşma sonucu hasıl olan siyasi sınırlar ve devletler eliyle yok edilemez.

     Suriye'de Kürdlere kimlik verilmediği, evlerinin üzerine "burası devlet malıdır satılamaz" yazıldığı zaman, Halepçe'de Kürdlere karşı kimyasal silahlar kullanıldığı zaman bu ortak aidiyet duygusu kendini gösterdiği gibi, Güney'de Kürdler özerklik elde ettiğinde veya Rojava'da Kürdlerin siyasal statü kazanma gibi bir duruma gelmeleri halinde de aynı duygu kendini gösterdi, gösterir. Arapların Filistin meselesine İslami duyarlılıklardan ayrı olarak bir Arap meselesi olarak da görmeleri veya Türki cumhuriyetlerinde, Azarbaycan'da veya Türkiye'deki bir gelişmeye Türklerin İslami duyarlılıklardan ayrı olarak bir Türk meselesi olarak görmesi gibi. Bunlar da doğal ve insani olandır. Her millet için tabii olan, Müslüman Kürd milleti için de tabiidir ve öyle kabul görmesi gerekir. Tabii olmayan bir şey aranacak ve sorgulanacaksa, bölünmüşlükten kaynaklanan devlet dayanaklı aidiyet duygusu sorgulanabilir; diğeri değil.

     İnsani ve İslami kimliğini koruyan herkesin Rojava'daki gelişmelere Kürdlerin gösterdiği ve göstereceği tepkileri insani ve fıtri bir yaklaşım olarak okuması beklenir. Tehdit ve tehlike olarak okumak ve görmek, yaratılıştaki eşitliğe ve dindeki kardeşliğe mütenasib düşmez.

     Rojava'daki gelişmelerin doğal karşılanmasının bir diğer nedeni de şudur:

     Yeni devletlerin oluşması, özerk yapıların teşekkülü, siyasi statülerin değişmesi ve siyasi sınırların değişimi genellikle iç savaşlar, bölgesel savaşlar veya dünya savaşları sonucu gerçekleşir. Birinci Dünya Savaşı olmasaydı Osmanlı yıkılmaz ve yerine onlarca devlet kurulmazdı. Körfez savaşları olmasaydı, muhtemelen Güney'deki Kürdler henüz de özerk yapıya kavuşmamış olacaktı.

     Suriye'de iki yılı aşkındır korkunç bir iç savaş yaşanıyor. Bu savaşın Suriye'nin siyasi yapısında bazı değişikliklere yol açması doğal ve hatta kaçınılmazdır. Akan bunca kandan sonra Suriye'nin eski haline dönmesi imkansızdır.

     Savaşın oluşturduğu koşullar, oradaki Kürdlere siyasi bir statü elde etme imkanı veriyorsa, bu imkandan yararlanmalarından daha doğal bir şey olamaz. Diğer üç parçada kalan Kürdlerin bu gelişmeyi olumlu karşılaması da hakeza tabiidir. Esasen sadece Kürdlerin değil, bütün milletlerin doğal karşılaması gerekir.

     Kürd meselesinin sınır aşırı bir niteliğe sahip olması, Kürdlerin Ortadoğu'daki dört stratejik ülke arasında bölünmüş olması, bölgesel ve küresel güçlerin bu sorunu kendi çıkarları için bir araç olarak kullanmasına imkan vermiştir. Çoğu zaman Kürd hareketleri de içinde bulundukları kuşatma halinden çıkabilmek ve yeni mevziler kazanabilmek için bölgesel ve küresel güçlerle taktik veya stratejik ilişkiler kurmayı denemiş, kimi zaman kaybetmiş ve kimi zaman bazı mevziler elde etmiştir. Kürdlerin ekseriyeti de kendilerine uzatılan ellerin çıkar ve kullanılma amaçlı olduğunu bildikleri halde daha iyi alternatifleri olmadığı için riskli ittifakları denemek durumunda kalmışlardır.

     Son bir asırda bölgesel ve küresel aktörlerden hiç biri sadece ve sadece insani veya ideolojik kaygılarla Kürdlerin sorunları çözülsün ve ihlal edilmiş hakları temin edilsin diye Kürdlere zeytin dalı uzatmamıştır. Devletler doğaları gereği insani veya ideolojik temelli politikalar geliştirmek yerine pragmatik nitelikte politikalar üretirler. Dolayısıyla sadece Allah rızası için, insanlık için veya salt ideolojik müşterekler için bir gücün bu meseleye eğilmesini beklemek gerçekçi değildir ve olmayacak. Kürd sorununun çözüm denkleminde çıkarlar daima önemli bir unsur olarak varlığını koruyacaktır.

     Kürd meselesinin sınır aşırı özelliğini ve çok sayıda devletin çıkarlarını ilgilendirdiğini dikkate alırsak, en büyük sorumluluk Türkiye'ye düşmektedir. Hakeza bu sorunun çözümünde en büyük çıkarı olan da yine Türkiye olacaktır.

     Anadolu'nun Kürdistan'ın üç parçasıyla (Kuzey, Güney ve Rojava) tarihi derinliği olan bir ilişkisi var. Bu türden bir ilişkiye Türkiye'nin dışındaki bölge ülkelerinin hiç birisi sahip değildir. Bu tarihi imkanın oluşturduğu devasa bir fırsat vardır. Bu fırsatı, Müslüman Kürdler ve Türkler ortak çıkarlarına olacak şekilde değerlendirebilir, Müslüman Kürd-Türk ittifakı oluşturabilirler. Bu ittifakın meşru bir zemini de vardır. Tarihi derinliği olan çok yönlü ilişkiler ağı, bu türden bir ittifaka meşruiyet zemini oluşturmaktadır.

     Müslüman Kürdler, Müslüman Türklerden daha çok bu fırsatın farkındadır. Ne var ki, Türklerin tarih içerisinde daima egemen ve yönetici olmaları ve son asırda da parçalayıcı, dışlayıcı muzir milliyetçilik hastalığına mübtela olmaları bu fırsatı doğru değerlendirmeleri önünde aşılması güç bir engel oluşturmaktadır.

     Mesut Barzani ve Celal Talabani, Güney'de statü kazanmadan çok öncelerinden bugüne kadar daima Türkiye ile stratejik ilişki kurabilmek için çırpınırken Türkiye yıllarca dışlayıcı, küçümseyici, tahkir edici bir dil ve politika izledi ama sonunda Güney Kürdistan ile ilişkileri normalleştirmenin her iki tarafın çıkarına olduğu noktasına geldi. Şimdilerde aynı dili Rojava'ya karşı kullanmaya, aynı yanlışı tekrar etmeye başladı ama Güney tecrübesine binaen olacak ki, bu yanlıştan kısa sürede dönme işaretlerini vermeye yöneldi.

     Esed rejimi, Kürd meselesinin sınır aşırı niteliğine binaen Türkiye'ye sorun çıkarmak için Rojava'yı boşalttığı şeklinde genel bir kanaat var. Eğer Türkiye Suriye'deki Kürdlere kucak açsaydı ve açsa, Esed'in Kürdleri kullanma politikasını boşa çıkaracağı gibi Kürdler ve Türkler lehine, iki Müslüman milletin çıkarına da uygun bir adım atmış olacaktı. Suriye Kürdleri kullanmak istiyorsa, Türkiye'ye düşen 'kullanma amaçlı' karşı bir hamle yerine Kürdleri partner olarak gören politikalar üretmesidir. Zira komşularla sıfır sorun politikasının uygulanmasında en gerçekçi ortağın Kürdler olduğu görülmüştür. Rojava'da da Kürtlerin Güney Kürdistan gibi bir statü kazanması ve Türkiye ile çok yakın ve stratejik bir ilişki geliştirmesi, üç parça Kürdistan arasında sınırların anlamsızlaştırılması her iki milletin de faydasına değilmi? Özgürlük, eşitlik ve ekonomik refahın kime zararı olur? İstanbul, Hewler, Kamışlı'nın ortak bir havza oluşturması, bir medeniyet ittifakı kurması neden ürkütücü olarak görülüyor?

     Kürtlerin salahına olan, Türklerin de salahınadır. Çünkü Türkler ile üç parçadaki Kürdler arasında tarihi derinliği olan çok yönlü ilişkiler vardır. Bu iki ulus arasında var olan ilişkinin tarihi mahiyeti, bir çoklarını imrendirecek niteliktedir. Başkalarını imrendirecek bu fırsattan yararlanamamanın temel nedeni, Türk tarafındaki milliyetçilik belasının oluşturduğu körlük ve kibirdir. Bu körlük ve kibir, tarihin sunduğu fırsatları heba etmektedir.

     Türkiye bu fırsatı her iki Müslüman milletin ortak çıkarına olacak şekilde değerlendirme feraset ve basiretini göstermez ise, Kürd meselesinin sınır aşırı özelliği, başka gelişmelerin kapısını zorlayabilir. Hayat akan su gibi seyyal ve cevvaldır. Önüne set çekilirse nüfuz edeceği ve kendisine yol açacağı başka menfezler bulur; velev ki bu menfezler zor olsa bile.

     Yolun sonuna gelinmiş değil. Belki başındayız. Müslüman Kürd ve Türklerin tarihin sunduğu bu fırsatı değerlendirmede ısrarcı olmaları, hem ortak değerleri hem de ortak çıkarları göz önünde bulundurarak eşit ve özgür koşullarda bir medeniyet ittifakı oluşturmalarında sabırla direnmeleri gerektiği kanısındayım. Aksi halde Kürd meselesinin sınır aşırı niteliğinden ötürü sınır aşırı diğer güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda Müslüman Kürd ve Türklerin aleyhine farklı stratejiler izlemelerine imkan sunulmuş olacaktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.