1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. Sinan Birdal: ABD, her parçada Kürtlerle ilişkisini farklı kuruyor
Sinan Birdal: ABD, her parçada Kürtlerle ilişkisini farklı kuruyor

Sinan Birdal: ABD, her parçada Kürtlerle ilişkisini farklı kuruyor

Işık Üniversitesi Öğretim Üyesi Sinan Birdal, Tîroj Eylül-Ekim sayısında verdiği röportajda ABD'nin Kürt politikasını anlattı. ABD'nin her parçada Kürtlerle ilişkisini farklı kurduğunu ifade eden Birdal, ABD'nin YPG'ye müdahaleye izin vermeyeceğini kaydet

A+A-

Türkiye’nin IŞİD’e karşı ABD’yle ortak mücadele noktasına gelir gelmez PKK’ye yeniden savaş açmış olması… ABD’nin IŞİD karşısında ittifak yaptığı PYD/YPG hassasiyeti ile Türkiye’nin Rojava’daki Kürt yapılanmasına karşı kronik fobisi… PKK’nin vurulmasına onay veren ABD’nin YPG’yle sahadaki askerî işbirliği… ABD’nin başından beri Erbil’le çok yakın ilişkileri ama Güney Kürdistan’ın bağımsızlığına itirazı, vb… Işık Üniversitesi Öğretim Üyesi Sinan Birdal, Tîroj dergisindenFaruk Ayyıldız'a ABD'nin Kürt politikasını anlattı... 

PKK’ye yönelik hava operasyonları ile başlayabiliriz…
25 ve 27 Haziran arasında Suriye sınırına yığınak yapma planları ortaya çıktı ve dendi ki; Cerablus’tan Azez’e kadar müdahale edeceğiz, buraları IŞİD’den temizleyeceğiz ve Kürtlerin eline geçmesini engelleyeceğiz. Hatta Yeni Şafak’ta İbrahim Karagül; ‘Kürt koridoru oluşturulmaya çalışılıyor, bunu engellemek için girmemiz lazım’ diye yazdı. Ama AKP’nin bu planına engel olundu. Nasıl engel olundu? O dönem basına yansıyan haberlere bakalım; hem Dışişleri Bakanlığı hem Genelkurmay Başkanlığı bu konuda hükümete yeşil ışık yakmadı. Bunun arka planında, ABD ve NATO’nun da yeşil ışık yakmadığını biliyoruz. Dolayısıyla, PYD’nin etkinliğine yönelik Türkiye’nin herhangi bir müdahaleye girişmesi kırmızı çizgiydi.

Şu an PKK ile Türk devleti arasında süren bu savaş asıl olarak PYD/YPG güçlerine karşı planlanmıştı diyebilir miyiz?
Bunlar Haziran sonunda tartışıldı. Suruç saldırısı sonrası, hükümet IŞİD karşıtı bir pozisyon almaya başladı. Bu birkaç senedir Türkiye’yi IŞİD karşıtı koalisyona ikna etmeye çalışan ABD için önemli fırsattı. Bunu bir koz olarak kullanan hükümet de IŞİD ile PKK’yi özleştirdi, ‘ikisi de terör örgütüdür’ dedi. Bu baştan itibaren olan söylemdi ama Ceylanpınar’daki iki polisin vurulmasından sonra TSK’nın sınır ötesi operasyonu uluslararası alanda meşruiyet kazandı. Dışişleri Bakanlığı’nın diplomatik girişimleri sonrası, NATO ve BM, ‘barış görüşmelerini önemsiyorduk ama PKK şimdi ateşkesi bozdu, Türkiye’nin meşru müdafaa hakkı doğmuştur, kullanabilir’ dedi. Ama aynı anda ‘bu gücün orantılı kullanılması gerektiği’ de hatırlatıldı. Bu ne demek; size nasıl zarar verilmişse o zararın önünü alıcı önlemler olması gerekiyor. Bununla beraber, ABD yönetimi de NATO’da sürekli barışçıl çözüme dönülmesinin altını çizdi. Dolayısıyla bu iki gözlem ışığında şunu söyleyebiliriz; Batı ittifakının, Kürt siyasal hareketinin Suriye’deki ve Güney Kürdistan’daki varlığıyla Türkiye’deki varlığına bakışı aynı değil. Çokça konuşuluyor ya; Sykes-Picot ABD için var mı yok mu diye? Bence var. ABD karar vericileri hâlâ Sykes-Picot antlaşmasını geçerli bir düzen olarak kabul ediyor. Çünkü Kürt hareketine, Kürtlerin farklı ulus devletler içerisindeki parçalarına farklı muamele ediyorlar. Suriye’deki, Irak’taki, İran’daki ve Türkiye’deki Kürtlere farklı bakıyorlar. Bu bakış açısı da esas olarak ulus devletler ile kurduğu ilişkiler üzerinden belirleniyor. Bence bu önemli bir veri.
İkincisi, Türkiye’de çözüm sürecini, daha doğrusu ateşkesi destekleyen ABD, belli kültürel hakların tanınması ve özerklik yapısına olur verebilir ama bu son olayda görüldüğü üzere sıcak çatışma halinde sonuç itibarıyla kendi askerî müttefiki olan devletle beraber hareket edecektir. O hukuk da bunu gerektirir zaten, başka bir şey beklemek pek mümkün değil.

ABD, Türkiye’nin saldırılarını destekledi ama saldırıların dozajı konusunda da bir sınır getirmiş görünüyor mu?
İlginç bir tartışma vardı geçtiğimiz haftalarda; ABD Kürtlere ihanet etti ya da ABD Kürtleri sattı mı diye. Selahattin Demirtaş ise ‘hayır, satmadı’ dedi. Bir tarafta her ikisi de doğru, bir tarafta her ikisi de yanlış.

Nasıl?
Suruç saldırısından sonra bütün dünya liderleri hükümeti aradı, Cumhurbaşkanına başsağlığı mesajları yağdı. Demirtaş da dile getirdi, ‘Bütün dünyadan başsağlığı kabul etti hükümet ama Suruç’ta ölenlerin ailelerine başsağlığı dilemedi’ diye. Diğer taraftan Türkiye’de kamuoyu bu saldırıları Adana, Mersin, Diyarbakır saldırılarının devamı olarak değerlendirdi. İntihar bombacısının Diyarbakır bombacısıyla aynı yerden gelmesi, ailelerinin verdikleri bilgiler ışığında biliyoruz ki aynı çay ocağına gitmişler, aynı yolla politikleşip IŞİD’e katılmışlar. Bunların bir devlet istihbaratı olmadan gerçekleşmesi mümkün mü? Türkiye’de bunun olması gerçeğe çok uzak olmaz ki bir de üzerine dosyaya gizlilik getirildi zaten. Şöyle bir durum ortaya çıktı; Suruç katliamı var, hükümet taziyeleri kabul ediyor ama kendisi şaibe altında. Suruç’ta ölen gençlerin cenazesine katılmamaları, başsağlığı dilenmemesi, protesto gösterilerine saldırılması gibi detaylar da var…
Tüm bunlar ve ulusal kamuoyu ile uluslararası kamuoyu arasındaki uyumsuzluk hükümete bir manevra alanı sağladı sonuçta. Ama zaman açısından çok kısıtlı bir zaman diliminde bunu yapabilirdi. O da ne? Biz IŞİD’le savaşıyoruz, mücadele ediyoruz, IŞİD saldırısında şu kadar kişi öldü diyerek Dolmabahçe mutabakatından bu yana tıkanan, 7 Haziran seçimleriyle de AKP adına iyice çıkmaza giren çözüm sürecinde masayı devirmek…

Devirdi mi peki?
Devirdi. En azından masa hâlâ orada ama devrilmiş durumda. Çünkü ateşkes bitti. O masa yine kurulur ama.

Taraflar arasında görüşmelerin sürdüğü haberleri de çıkıyor…
Meclis açıldığında İdris Baluken, hükümetle görüşmediklerini ama devletle görüştüklerini, İmralı’nın da devletle görüştüğünü bildiklerini söyledi. Hükümet bunun içinde değil ama devlet müzakerelere devam ediyor. Bence devlet bir noktada müzakerelere devam edecektir ama masaya dönmeden önce birbirinin gücünün tartıldığı bir dönem yaşanacak.

Peki başa dönecek olursak, PKK’nin vurulmasına olur veren ABD, YPG’nin vurulmasına neden izin vermiyor…
Çünkü Suriye’de çatışan YPG güçleri, ABD’nin operasyonel ortağı. Şengal’de, Kobanê’de, Haseke’de hava desteği sunulduğu vakit, karada YPG/J IŞİD’i geriletiyor. ABD bu başarı formülünü değiştirmez. Dolayısıyla bunlara karşı bir saldırı, müdahale her şeyden önce ABD’nin kendi bağımsız politikasına müdahaledir ve bunu kabul etmez. Hiçbir bölgesel gücün, Türkiye’nin hatta İsrail’in dahi bunu yapmasına izin vermez. Türkiye bunu denemişti, 1 Mart tezkeresi geçmemiş ve ‘Türkiye, Irak’a müdahaleyi engelleyebilir’ diye düşünülmüştü. Ama böyle bir şey mümkün değil. ABD eğer ki müdahaleyi kafasına koyduysa maliyeti arttırır ama Akdeniz’den, Körfez’den bunu yapabilir. Türkiye’nin ABD politikasını değiştirmesi çok zor. PYD meselesi de böyledir. Çuval hadisesiyle bunun görülmesi gerekiyordu. Güney Kürdistan’da Türkiye’nin böyle bir etkisi olamaz, orada artık Barzani ve Talabani’dir bizim ortağımız, onların istemediği şekilde varlık gösteremez dedi ABD ve Türkiye’yi oradan kovdu. Türkiye’nin tekrar o bölgeye girmesi ancak Erbil ile sıkı bir işbirliğiyle oldu. Şimdi Suriye’de de benzer süreci yaşayacağız. Eğer Suriye’de bir düzen oturtulursa orta vadede Türkiye, Rojava ile olan ilişkisini bu şekilde koyacak.

ABD’nin YPG ile olan ilişkisi ‘taktikseldir’ yorumları oluyor. Hatta TSK’nın PKK’yi vurmasıyla birlikte, ABD’nin de YPG’yi gözden çıkarabileceği tartışması da yapılıyor…
Obama’nın yardımcılarından Brett Mcgurk’ün Hürriyet gazetesinden Verda Özer’e verdiği demeç var. Özer’in ‘YPG’nin subayı ABD komuta merkezinde resmî olarak bulunuyor mu’ sorusuna, önce ‘resmî bir bağlantı yok’ yanıtını veren Mcgurk, soru tekrarlandığında şöyle diyor: ‘Pratik olarak elbette var.’ Hava saldırısı için sahadan koordinatları veren birisinin olması lazım. O koordinatların bir iletişim kanalıyla gitmesi gerekiyor ve bu iletişimi sağlayan kontak bir iletişim subayı biliyoruz ki mevcut. Adını da biliyoruz; Polat Can. Washington Kürt Enstitüsü geçtiğimiz haftalarda Polat Can ile röportaj yaptı. Washington Kürt Enstitüsü ABD’nin güvendiği, Irak’ın yeniden kuruluşunda, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin oluşturulmasında ciddi görevler verdiği bir siyasetçinin, ABD işgali dönemindeki Kerkük Valisinin kurduğu bir enstitü. Bu enstitüde Polat Can ile röportajın çıkması Kürtlerin doğrudan ABD ile kurduğu ilişkide tanındığı anlamına geliyor. Siz istediğiniz kadar istihbarat alışverişi yok deyin, ama ABD uçaklarının gerçekleştirdiği saldırılar YPG’nin verdiği istihbarat bilgileriyle gerçekleşiyor. Benzer bir işbirliği örneği, İran’ın örgütlediği ve Kasım Süleymani’nin başında olduğu Şii güçlerin Kerkük’te ve Irak’ın çeşitli yerlerinde düzenlediği operasyonlarda da gerçekleşti…

Diğer yandan, PYD adına Salih Müslim Rusya bloğu ile de görüşmelere devam ediyor… Bu görüşmeler önümüzdeki dönem ABD ile olan ilişkileri nasıl etkiler?
PYD, hem Rusya hem de İran ile görüşmek zorunda. Çünkü bu iki güç Suriye içerisindeki diğer muharip güçlerin ya müttefikidir ya doğrudan patronudur. Bu güçlerle elbette diplomasi yürütülecek, Cenevre sürecine dahil edilmek için… Yani PYD’nin bugüne kadar dışlandığı bir müzakere masası vardı. Bir sonraki Cenevre toplantısında olacaktır. PYD orada farklı bir işlev de görebilir. Bir tarafta Esad, bir tarafta ‘Suriye muhalefeti’ adı verilen gruplar bir türlü uzlaşamadı ve yenişemedi de. Tam bu nokta, PYD’yi Suriye’de kilit haline getiriyor. PYD’nin hangi bloğa ağırlık koyacağı, yakın duracağı önemli. Bir seçim yapmak zorunda anlamında söylemiyorum ama kilit bir pozisyon bu. İki taraf arasında arabuluculuk yapacak bir duruma geliyor. Yani Suriye’deki düzenin kurucu unsurlarından birisi haline gelebilir. Bu çok acayip bir durum olabilir: Suriye gibi Arap milliyetçiliğinin beşiklerinden bir tanesi ve yıllarca Kürtlere kimlik verilmeyen bir rejim vardı, ama şimdi Kürtler burada Arapları barıştırıcı bir arabulucu, bir hakem pozisyonuna gelebiliyor. Hem ABD ile hem Rusya, İran, Esad hem de Arap muhalefetiyle konuşabiliyor. Bunu yapabilen başka yapı kalmadı. Aslında Erdoğan’ın oynamak istediği roldü bu. Bu pozisyon başka hiçbir grupta yok. Ne Ahrar-u Şam’da, ne Nusra’da, ne de diğerlerinde… Sadece muharip güç olarak değil, diplomatik güç olarak da PYD’nin yeri doldurulamaz yani. Bir dönem bu gayriresmi şekilde gidecektir, sonuçta yıllar yılı KDP’yi, YNK’yi terör örgütü olarak kabul ediyorlardı.

ABD, KDP’nin Rojava’da söz sahibi olmasını da istiyor mu?
ABD’nin bölgesel müttefiki resmî olarak Erbil yönetimi. Dolayısıyla onların Rojava’da etkin olmasını isterdi ama pragmatiktir ABD. Sonuçta sahaya bakar, kim güçlüyse o gücü muhatap olarak tanır.

KANTONLARIN BİRLEŞMEMESİ ABD’NİN DE İŞİNE GELEBİLİR

Rojava’ya dair önemli tartışmalardan biri de kantonların birbirlerine bağlanması. PYD, şu an için bu hamleyi yapmıyor ve uluslararası güçlerin en azından Türkiye’yi ikna etmesini bekliyor gibi sanki…
ABD, PYD’yi kontrol edebilmek, bir ortak olarak onun kendisine muhtaç olmasını da ister. Rasyonel olan da budur. Yine Verda Özer’e verilen mülakatta Brett Mcgurk, ‘Ne güvenli bölge, ne uçuşa yasak bölge, bunlar aynı ve bu tartışmayı geçtik biz’ diyor. Türkiye’nin buraya girmesi söz konusu değildir, havadan Türkiye de destek verebilir ama karada Türk askeri ve ABD askeri olmayacak, Suriyeli kuvvetler olacak, diyor. Eğer PYD bu kantonları birleştirirse fiilen ABD onu tanıyabilir. Birleştirmezse de ABD için büyük sorun değil. Yani Efrin’e ya da Kobanê’ye yeniden Cerablus’tan saldırı olmadığı, tehdit gelmediği sürece buraların PYD kontrolünde olmaması ABD’nin bir nevi işine de gelir, çünkü daha az güçlü bir PYD ile pazarlık ediyor olur.

Tüm bunların arasında gözardı edilemeyecek İran faktörü var. İran, Suriye’ye dair Kürtleri de dışlamayan bir çözüm istiyor…
İran milliyetçiliğinin biçimi belli ölçülerde Türk ve Arap milliyetçiliğinden ayrışıyor. İran, Kürt varlığını hiçbir zaman reddetmedi. Kürt dilini, ulusun varlığını reddetmedi ama siyasi bir varlık haline gelmesini engelledi, boğdu. Bu, belli açılardan İran’ın bölgede Kürtler üzerinden politika yapabilmesine de yol açtı. Mesela Irak savaşından biliyoruz; İran ordusu Irak topraklarındayken gerçekleşti Halepçe katliamı. İran’ın YNK (Kürdistan Yurtseverler Birliği) ile yakın olduğunu, onun üzerinde etkilerinin olduğunu biliyoruz. Ki böyle bir etki Türkiye açısında söz konusu değil. YNK İran müttefiki ise KDP de Türkiye müttefiki ama bu ittifak ilişkisi de ekonomik ve petrol ticareti üzerinden yürüyor. Türkiye açısından da Güney Kürdistan’daki yatırımlar, inşaatlar vb gibi. Ama siyasi meselelerde bu ittifakın geçtiği testler bence olumlu sonuçlanmadı. Barzani Diyarbakır’a çağrıldı, megri megriler söylendi ama Erbil, Ankara’dan askerî yardım talep ettiğinde hayal kırıklığına uğradı. Aynı ilişkiyi YNK-İran üzerinden yorumlarsak buranın daha test edilmiş ve güven üzerine kurulu bir ilişki olduğunu düşünüyorum.
İran, Erbil’de de belirleyici bir güce sahip. Hatta Kasım Süleymani’nin bizzat Barzani’nin görev süresinin uzatılması için YNK’yi ikna ettiği söylendi. Bu gerçektir, değildir farklı ama İran o pazarlığın bir parçasıdır. Türkiye ne kadar parçasıdır? Dolayısıyla İran, Erbil, Şam ve Lübnan’da etkili. İran’ın Kürtlere bakışı da ABD’nin Kürtlere bakışı gibidir. Her ülkenin Kürdüyle o ülkedeki ilişkilerine göre ilişki kurar.

Mesela İran kendi ülkesindeki politik Kürtleri idam ediyor ama Rojava’da PYD’ye silah sağladığına dair sık sık haberleri de okuyoruz…
Bunlar hep istihbarat meselesi, uzmanı değilim ama mümkün elbette. Neden mümkün olmasın? Haseke’de IŞİD’e karşı hem YPG hem Esad güçleri savaşıyor. Dolayısıyla İran’ın arada koordinasyon kurması çok mantıklı. PYD’nin zaman zaman AKP’li basın tarafından Esatçı olmakla suçlanmasının nedeni de bu. Ancak o ülkedeki savaşın bir mantığı var ve mantık çerçevesi içerisinde herkes kendisine en acil tehdit oluşturan unsurla savaşıyor, o savaşı yaparken iki taraf aynı anda aynı düşmanla savaşıyorsa bunlar arasında belirli işbirliği uygulamaları olabiliyor.
İran’ın şöyle bir avantajı var bölgede; İran ciddi bir diplomatik zafer kazanmış durumda. Bu diplomasi devam ederse, belirli ekonomik yaptırımların kalkması söz konusu, dolayısıyla daha umutla bakıyor geleceğe. Ruhani yönetimi başarılar elde ettikçe daha reformist yana çekilebilir. Bu reform umudu Kürtlerle Tahran arasında yeni bir ilişki ortaya çıkartabilir ve bunu AKP’nin reformcu dönemine benzetebiliriz. Belli açılımların beklendiği hükümet ve bu hükümet aynı zamanda dış politikada da daha rahat ilişki kurabilir. Irak’taki, Türkiye’deki ve Suriye’deki Kürtlerle de daha rahat ilişki kurabilir. Bu asıl AKP’nin projesiydi; Kürt açılımı yapacağız sonra Irak, Suriye’deki Kürtler de kardeşimiz olacak ve nüfus alanımız genişleyecek. Ama o hedefe İran daha yakın…

Bu arada, Güney Kürdistan’ın bağımsızlık tartışmaları da sürüyor. Siz geçtiğimiz ay ABD’nin bağımsızlığa onay vermeyeceğini yazmıştınız. Böyle mi devam edecek?
Çoğu zaman bu konuda yorum yaparken, sanki yaptığın yorumlar senin isteklerini yansıtıyormuş gibi algılanabiliyor. Öyle değil yani, ben ABD’den gelen mesajlara bakmaya çalışıyorum. ABD tarafından, ‘Daha zamanı değil’, ‘Tabii sizin de hakkınız var ama bekleyin’ tipi sözlerin söylediğine dair laflar dolaşıyor.

ABD, müttefik olarak gördüğü Erbil’in ‘bağımsızlık’ talebini neden onaylamıyor, Irak yönetimi ile arasını bozmak istemediği için mi?
Hayır, mesele o değil sadece. Mesele sadece Irak olsaydı belki Yugoslavya’daki gibi bir seçeneğe gidilebilirdi. Ortadoğu’da her şeyden önce İsrail diye bir mesele var. Filistin var, halkının büyük bir kısmı mülteci olarak yaşıyor. Kürtlerin bağımsız olması Filistinliler için ne anlama gelecektir? İsrail, Kürdistan’ı desteklediğini söylüyor. İsrail’in bundan kaybedeceği hiçbir şey yok. Erbil, İsrail desteğiyle bağımsızlığa giderse, İsrail, hemen İran’ın yanında müttefikim oldu diye düşünür. Şunu demeye çalışıyorum; bu bölgesel bir mimari, sadece bir ülkeyle ilgili bir durum değil. Belli bir prensibe dayanarak bu bağımsızlık tanınacak. Güney Kürdistan’a tanıdınız, peki Rojava? Peki Kuzey? Kuzey’de Güney’dekinin üç katı Kürt yaşıyor. Uluslararası sistem devletlerin oluşturduğu bir sistem. Şöyle bir sorunla karşı karşıya kalacak ABD; diyelim ki Kürtler Irak’tan ayrıldı, geriye kalan Bağdat, Basra vs İran etkisine girecektir doğrudan. Bir de Irak’ın batı tarafında Sünni Arap kesim kalacak, onu ne yapacaksın? ABD’nin orta vadedeki çözümü Suriye ve Irak’ı işlevli hale getirebilmek. Erbil önemli bir ABD müttefiki ve ileride bir vakit ABD bağımsızlığı destekleyebilir ama şu an desteklemiyor.
Ayrıca başka sorunlar da var. Bağımsızlığa yürümekte olan ülke, kendi topraklarına yapılan askerî saldırıda (Zergele) sadece üzüntü belirtmez. Zergele, Barzani’yi çok zayıf duruma düşürdü. Sonuç itibarıyla bağımsızlık bir iddia, irade meselesi. O iddianın altının doldurulması lazım, onu yapabilecek güç KDP’de gözükmüyor. Erbil’de ortak bir yönetim oluşturulamıyor, daha doğrusu istikrarlı bir yönetim oluşturulamıyor. Öyle bir yönetim var ki; silahlı kuvvetleri tek komuta altında değil. Herkesin kendi silahlı gücü var. Bu koordinasyonsuzluk Şengal’de önemli bir güvenlik zaafına dönüştü hatta. Bir de bağımsız devletin kurulduğunu düşünelim…

Teknik olarak da bağımsızlığa hazır değil diyorsunuz yani…
Evet, o kara parçasını koruyabilecek silahlı bir gücün, kumanda merkezinin olması lazım. Sonra rejim konusunda da sıkıntılar var. Siyasi birliği sağlamakta da zorluk çekiyor KDP. Yani KDP, milliyetçi liderliği oluşturmakta güçlük çekiyor. Bir ulus devlet kuruluyor, ulusun 3 katı başka bir devlette ve sen oradaki Kürtlerin temsilcisiyle kavgalısın, bunlar olmaz. Kürtler federatif bir halk; dilleriyle, dinleriyle farklı inançtan, kültürden geleneklerle yaşayabilen farklı örgütlenme pratikleri var. PKK’nin kuramsallaştırdığı da tam olarak bu aslında. Bağımsız ulus devletten vazgeçilip, demokratik ulusa yönelinmesi bu gerçeklerden, olgulardan yola çıkılarak atılmış adımlar. Teorik fanteziden ziyade politik hedeflerle gerçekler arasında bir uyum sağlayan hedefler. Türkiye ya da Rojava’daki pratiğinden gördüğümüz bu model belki Barzani’nin izlediği ya da izlemeye çalıştığı modelden çok daha sorun çözücü, efektif ve hayata geçirilebilen bir model.

‘ABD’nin uzun vadede Rojava’daki demokratik ve ilerici modeli kabullenmeyeceği’ yorumlarını da okuyoruz…
ABD tabii ki Rojava’nın kendi çizgisinde olmasını isteyecektir. Şöyle ifade edeyim; PKK Kandil’den ayrılsa Rojava’ya yerleşse veya kendisini feshedip PYD’ye katıldık dese, Öcalan da çıksa Rojava’ya yerleşse, PYD’de de KDP ve YNK gibi bir yapıya dönüşse, tamamen belli bir kara parçasında ‘buralar da benden sorulur’ diyen bir yapıya dönüşse ABD’nin hiçbir problemi kalmaz. Yani Öcalan, Talabani veya Barzani olursa ABD’nin hiçbir itirazı kalmaz. Niye kalsın ki? Nasıl Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bir petrol bağımlılığı varsa, devlet görevlilerinin, askerinin bütün geliri bu petrol geliri üzerine oluşuyorsa, Rojava’yla da belirli ekonomik bağımlılıklar üzerinden bu ilişkiyi kurabilir. Mesele ABD ile PKK’yi ideolojik olarak uyumsuz kılan unsur. O da, PKK’nin sadece Kürtlere yönelik değil bütün Ortadoğu halklarına siyasi proje önermesi. Kongreler, konferanslar önermesi ulus devletleri işlevsizleştiren bir şey. Ulus devlet de bütün uluslararası sistemin üzerine bina edilmiş olduğu prensip. Böyle bir uyuşmazlıktan söz edebiliriz. Kendi tercih edeceği ilişki biçimi, Kürt siyasi hareketinin belli bir bölgeyle sınırlı kaldığı bir ilişki. Orta yol ne olabilir; Türkiye’de, İran’da, Irak’ta, Suriye’de parçalarla ayrı ayrı ilişkiler kurar. PYD’yi, PJAK’ı, PKK’yi farklı aktörler olarak tanır. Birisine uyguladığı politikayı diğerine uygulamayabilir. Şu an anlaşılan o ki, Kürt siyasi hareketi de aynı şekilde hareket ediyor. İncirlik Üssü verildi, bizim Kandil’deki mevzilerimiz bombalandı diye Rojava’daki ilişkilerini bozmuyor.

ABD’yle ilişkileri üzerinden Rojava’nın ve Kürt hareketinin emperyalizme teslim olduğu tartışmalarına ilişkin ne söylemek istersiniz?
Böyle işbirlikleri geçmişte de çok oldu. Sovyetler Birliği ile ABD, Almanya’ya karşı müttefikti. ABD’nin silah yardımı, askerî işbirliği, Sovyetler Birliği’nin emperyalizmle işbirliği yaptığı anlamına mı geliyordu? Uluslararası siyaset bu kadar mekanik değerlendirilemez. Çünkü sistem içerisinde aynı zamanda bütün aktörler, birbirleriyle rekabet içerisindedir, müttefikler de dahil. Kaldı ki ittifaklar sürekli değişebiliyor. Sürekli çok çeşitli aktörler arasında çatışmalar ve çelişkiler ortaya çıkıyor. Uluslararası siyaset; çatışmaları ve çelişkileri kullanabilme becerisi zaten. Sırf silah yardımı var ya da ortak operasyon yapılıyor diye emperyalizmin kuklası oldu denemez, çok saçma bir çıkarım olur. Benzer bir yaklaşımla; ABD, İran ile Kerkük’te işbirliği yaptığında İran, ABD’nin uşaklığını yapıyor mu denilecek? Doğru bir akıl yürütme değil bu.

Bitirirken, önümüzdeki dönem dört parça Kürdistan’ı neler bekliyor?
Her parçanın farklı gündemi var. Hiçbirisinde hayat güllük gülistanlık olacak gibi değil. Hepsi de farklı siyasi ve sosyal dinamiklere sahip. Bugün Erbil ve Süleymaniye önemli Kürt merkezleri, ama Diyarbakır da kimsenin yabana atabileceği bir merkez değil artık.
Yıllardan beri tartışılan ulusal kongre meselesi hâlâ orta vadede gerçekleşecek gibi görünmüyor. Kürtlerin bir araya gelip ilişki kurdukları, koordine oldukları, sorunlarını tartıştıkları bir yapı bence önümüzdeki dönemin en önemli gündemlerinden olacak. Ama o kongre olsa bile orta vadede her parçanın kendine ait siyasal sorunları da devam edecek görünüyor. 


Bu röportaj Tîroj'un 76. sayısından alınmıştır

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.