1. YAZARLAR

  2. Azad SERHILDAN

  3. ŞİDDET VE MERHAMET İKİLEMİNDE KÜRT HALKI
Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

ŞİDDET VE MERHAMET İKİLEMİNDE KÜRT HALKI

A+A-

Kürt halkı varlığının bilincine vardığı noktadan itibaren kendisini derin bir belirsizliğin içinde bulmuştur. Bu belirsizliği aşmak için bilgisini ve deneyimini arttırmıştır. Bilgisi ve deneyimi arttıkça sis perdesiyle örtülmüş bulunan gerçeklikler alenî olarak gün yüzüne çıkmıştır. Bu noktadan itibaren kendisini kendisine unutturanlara karşı nasıl bir tavır takınılacağı konusunda uzun soluklu düşüncelere dalarak, kilometre taşı görevini üstlenecek metotlar üzerinde kafa yormuştur.


Var oluşun kaygan zemininde var olma mücadelesi veren Kürt milleti, bu mücadelesini sadece kuramsal alanla sınırlandırmayıp eylemsel alana da taşıma başarısı gösterebilmiştir. Bu savaşım esnasında şiddeti tek çözüm yolu olarak görenler ile şiddetten arınmış, şeffaf bir demokratik sistem içerisinde hak talep etmeyi arzulayanlar olmak üzere iki büyük kamp vücuda gelmiştir Kürtler arasında. Bu iki bakış tarzından her birinin önüne koymuş olduğu hedefle paralel olarak ortaya çıkan bu iki yöntem, kısır bir döngüye maruz kalmamak için değişik dönemlerde, belirsiz aralıklarla çeşitli taktik yollara başvurmuştur. Heraklitus’un hem evrenin, hem de evrenin içinde yaşayan varlıkların anlık değişimlere maruz kaldığı –“Bir ırmakta iki defa yıkanılmaz”- tezinden hareket eden günümüz sosyo-siyasi önderlikleri gibi, farklı mecrada hareket eden Kürt aktörleri de, kâinatın ve toplumun karakterine ve ruhuna uygun olan bu gerekirci değişimi göz önüne alıp, metotlarını değişik biçimlere ve değişik kanallara aktararak kendilerini yenilemeye çalışmışlardır. Böylece sabit ve monoton bakış tarzının girdabından sıyrılıp, varlıklarının meşruiyetini gelecek nesillere aktarmaya çalışmışlardır.


Acıma duygusu ve yok etme kararlılığı ezen ve ezilen milletlerin her ferdinde çift kutuplu bir renge sahip olup, benselliğe yakın duranlara karşı iyimserliği; ötekileştirilmiş olanlara karşı ise kötümserliği referans olarak alır. Bu durum hem iki benlik anlayışı, hem de iki ötekileştirme hali ortaya çıkarır. Ben’in kendisini “ötekinin ötekisi” olarak hissettiği bu travmatik yaklaşım tarzında köktenci ayrışmalar etkinliğini iyice hissettirir. Türkler, Araplar ve Farslar tarafından kendilerinden ayrı, kendilerine yakından uzağa hiçbir ilişkileri olmayan benliği (Kürtleri) dışarsama ve çeşitli yollarla imha etme operasyonlarıyla eşzamanlı olarak yepyeni, aydınlık dolu bir Kürt bilincinin kıvılcımları tutuşturulmuştur. Kendisini ricacı bir pozisyona mahkûm edip, zelil bir şekilde birkaç kemik kırıntısıyla idare etmesini isteyen uluslara karşı, direnç mevzileri oluşturarak mücadele sahasını genişleten Kürt milleti yöntem noktasında birbirinden farklı iki yol benimsemiştir. Bir yandan Hümanist felsefe adına hareket ettiklerini söyleyip, akıtılacak her kandamlasının mükemmel olarak yaratılmış bulunan insan türünün büyüklüğüne yakışmayacağını ifade eden acıma taraftarları; diğer yandan ise çeşitli alanlardaki yasaklamalara, tarihi süreç içerisindeki soykırımlara, hakaretler karşı aynı sertlikle karşılık verilmesini isteyenler tarafı.
              

Ezen devlet mekanizması ve bu mekanizmanın güdümünde olan halk yığınında merhamet ve şiddet düalizmi ortak bir akıl etrafında toplanmasına karşın; çeşitli göz boyamalar neticesinde ezilen uluslarda bu iki ibare muğlâk bir şekle dönüşmüştür. Bu ezilen uluslardan biri olma talihsizliğine mahkûm olmuş olan Kürtler arasında da, zihinsel çarpıntı had safhada kendini hissettirerek hastalıklı bir toplumun oluşmasında ön ayak olmuştur. Kitlesel yok oluşta alt yapı işlevi üstlenen bu bilinç dejenerasyonunda başı çeken merhamet hastaları, ne yazık ki cellâtlarına acımaktan dolayı, kendisine ve milletine acıyacak vakit bulamayacak kadar hazin dolu bir tablo ortaya koymuştur. Sahi, aşağılanan, dilenci muamelesine tabi tutulan, en temel insani haklarından faydalanamayan koskoca bir milletin bazı kesimlerinin, kalkıp da halkına bu zulmü reva gören müstekbirlere ve bu müstekbirlerin ağzından çıkan her sözü bir papağan edasıyla tekrarlayan kıt akılı ahmaklar sürüsüne acıma duygusuyla yaklaşması acaba ne kadar tutarlıdır? Zalim güçlerin yedek ordusu işlevini üstlenip, Allah’ın kendisine büyük bir nimet olarak vermiş olduğu aklını, bu güçlere teslim eden kitleyi hakka, adalete, eşitliğe çağıran Kürdistan halkının merhamet taraftarları, bu çağırışlarının fiyaskoyla sonuçlandığını görmeleri için illa dört göze mi sahip olmaları gerekir? Bu kesimin iyi niyet gözeterek yaptığı tüm insani söylemlerin ve uygulamaların sosyal realiteyle uyuşmayıp sanal bir gerçeklikle bağdaşıklık kurduğu alenen ortaya çıkmasına rağmen, bu fikirlerinde ısrarcı olmaları ister istemez akla çeşitli şüpheler getirmektedir. İşin ilginç tarafı, kardeşlik söylemleriyle hareket eden bu zihniyetin müdavimlerinin elle tutulur hiçbir başarı sağlayamadığı ve resmi ideolojinin dayatmalarına maruz kaldığıdır.
                                     Yırtıcı kaplana acımak
                                     Zulümdür koyunlara ancak

 

Sadi-i Şirazi yukarıdaki beytiyle, güçten düşürülmüşleri yok etmekten başka bir düşüncesi olmayan her türlü zulüm mekanizmalarına merhamet gözüyle yaklaşılmasının onların zulümlerini meşrulaştırma anlamına geldiğini ifade etmektedir. Aynı zamanda mantığın denetiminde olması gereken duygunun, akıl sınırını zorlayıp, ona üstün gelmeye çalışması da beyitte dolaylı olarak verilmek istenen bir mesaj. Bu beyitte verilmek istenen bu iki iletiyi günümüzün trajik meselelerinden biri olan Kürt karşıtı gösterilere uyarlayabiliriz. Türk şehirlerinde sık sık rastladığımız ve kitlesel bir gösterişe dönüşen, tansiyonu yüksek bu tür yürüyüşlerde ağızlarında salyalar akıtan binlerce kişi, ilah olarak kabul ettikleri kırmızı beyaz bayrakları altında ölüm yeminleri ederek duyguyu aklın önüne geçirip kendilerinde birikmiş olan kini kusarlar. Bu gösteriler esnasında dökülen timsah gözyaşlarını izleyip bu zalimlere karşı acıma hissi devreye giren kıt akıllıların, şunu iyice bilmeleri gerekir ki, bu gösterileri düzenleyenlerin eline yetki verilirse, gözlerini kırpmadan binlerce Kürdü parçalayarak sadist bir zevkin vermiş olduğu coşkunun zirvesinde kendinden geçme işlevini yerine getirirler. Buradan aynı zamanda mazlum postuna bürünmüş zalimlere acıyanların, mazlumlara karşı acımasız ve katı kalpli olacağı gibi zaaf içerikli bir sonuç ortaya çıkar!... 
             

Kürtlerin şiddete başvurmaktan başka bir çıkış yolu yoktur. Çünkü düşmanları şiddet diline başvurarak kaotik bir atmosfer meydana getirmiştir. Şiddet diline ve bu şiddet dilinin vücuda getirmiş olduğu eylemlere karşın; ılıman bir üslup ve sakinleştirici bir eda takınma, azgın güçlerin daha da azgınlaşıp bozgunculuk alanlarını genişletmelerine yardımcı olur. Bununla birlikte kin hissi ve çılgınca öfke ezilen diğer uluslar gibi, Kürtleri de gittikçe insanlaştırır. İçe tutulan öfke eğer dışa yöneltilerek patlama yapmazsa, Kürtler kendilerini yok ederler. Bu yok ediş mecrasında aşiretlerin birbirleri ile olan çarpışmalarını örnek gösterebiliriz. Bunlar gerçek düşman ile karşı karşıya gelmedikleri için, içlerinde mevcut bulunan öfkeyi boşaltmak için birbirleriyle savaşırlar. Sömürge politikaları da bu düşmanlıkları körükler. Çünkü sömürgeci, sömürüldüğünden dolayı öfkeli olan sömürülenin öfkesini farklı yöne kanalize edemezse bu öfkenin kendisine yöneltileceğinin bilincini daimi olarak taşımaktadır.
              

Öfke, Kürtlerin varlık sahnesinde ayakta durmalarını sağlayan itici bir güçtür. Nefret etmek, tiksinmek her türlü baskı yoluna başvurularak ortadan kaldırılmaya çalışılan Kürtler için hayati bir duruş tarzı olmalıdır. Bu duruş, kendilerine yalvarılıp özür dilendiği ve sahip olmaları gerekenlerin teslim edildiği vakte kadar devam etmelidir. Bu süre içerisinde Kürtlerde düşmanına karşı belirebilecek olan her türlü acıma hissi onları ebedi bir ruhsal alçaklığa gebe bırakır. Böyle bir alçaklığı yaşam tarzı haline dönüştürenler kendisini insanlaştıracak her şeye, önüne atılmış herhangi bir insanlık kemiğine karşı bile o kadar açtır ki, küçük yardımseverlik kırıntıları bile onu çok etkiler. Şuuru o denli temelsiz, sığ ve edilgendir ki, en küçük bir etkiye bile açıktır. Beyinleri popüler kültürün o kadar etkisinde kalmıştır ki, net bir dost ve düşman tanımı yapamazlar. Zalim ve mazlum kavramları da terminolojilerinde muğlâk bir hüviyete bürünmüştür. Hâlbuki sertliğe sertlikle karşılık verenlerin beyinleri, gereksiz ayrıntıların saf dışı edildiği, berrak, aydın birer beyin olma özelliğine sahiptir. Bu tür beyinlerin tek hedefi, prangaya bağlanmış akılları, hançer sokulmuş yürekleri azade kılıp müsebbiplerini cehennem çukuruna fırlatmaktır. Eğer onlar bu işi yapmazlarsa, düşmanları onları o lanetli, boğucu, kasvetli yere gönderecektir.
            

Kürtler içine düştükleri karanlık mahzenden bir an önce çıkmalıdır. Düşmanlarına karşı olan samimi hayallerini, dostluklarını inançlarını terk edip özgürlüğe susamış mazlum halkına deva olmalıdır. Kısır tartışmaları, kokuşmuş çözümleri bir kenara itip mücadele arenasında saf saf dizilmelidir. Kendisine her türlü fiziki, ruhi ve zihni baskı alanları oluşturan hasımlarına karşı, onurlu bir mücadelenin tohumlarını ekmelidir. Hayâsızca ve şiddetle kendisini boyunduruk altına olmuş olan ve bu boyunduruğu uzun yıllara yaymayı planlayan vahşi kurtlara karşı kolektif bilinç çerçevesinde şu sözcüğü arzulu ve ahenkli bir şekilde sürekli terennüm etmelidir:


                               Özgürlük!... Özgürlük!... Özgürlük!...
                               Kahrolsun zillet, yaşasın izzet!...

Önceki ve Sonraki Yazılar