1. YAZARLAR

  2. Vahdettin İNCE

  3. Şiddet şiddeti doğurur
Vahdettin İNCE

Vahdettin İNCE

Vahdettin İNCE
Yazarın Tüm Yazıları >

Şiddet şiddeti doğurur

A+A-

İslam kelamcıları insanın bütün tutum ve davranışlarının kuvve-i gazabiye (öfke gücü) , kuvve-i şeheviye (şehvet gücü) ve kuvve-i akliye (akıl gücü) olarak tasnif ettikleri üç temel duyguya dayandığını söylerler. Normal ve ideal işleyişin, ilk ikisinin vahiy tarafından donatılmış akıl gücünün kontrolünde olması şeklinde belirginleşmesi gerektiğini de eklerler. Aklın kontrolündeki öfke gücü zararları savmanın aracı iken kendi başına kaldığında vahşi bir canavara, şehvet gücü de aklın kontrolünde yararlı şeyleri celp etmenin vasıtası olurken, kendi başına sınır tanımayan bir utanmazlığın muharrik gücüne dönüşür.

Etrafımızda beşeri anlamda bu iki duygunun sükût edişinin toplumsal örneklerini görüyoruz. Bugün için İslam alemi olarak canımızı en fazla acıtan durum, öfke gücünün yarattığı dehşet olduğu için şehvetin neden olduğu dejenerasyonu başka bir vesileye bırakarak şiddet olgusu üzerinde durmayı gerekli görüyorum. Çünkü öfke devletler bazında akıl almaz bir ölüm makinesine, sıradan insanlar bazında ağzı salyalı bir linç canavarına dönüşmek suretiyle şiddetin en son sınırına gelip dayanmış bulunuyor.

Denildiği gibi “İslam aleminin sınırları ateşle çiziliyor” bugün.  Başka medeniyetlerle buluşma noktalarında yaşanan sürtünmenin Müslümanları bir alev topuna dönüştürdüğünü biz de görüyoruz. Bugün artık Müslümanlar kendilerinden olmayan toplumlara suhuletle nüfuz edemiyorlar. Endonezyayı, Malezyayı Müslümanlaştıran Arap tüccarlarının, Kürt mutasavvıflarının menkıbelerinin modern versiyonlarını duyamıyoruz. Anadoluyu, Balkanları ipek gibi yumuşatan Türk Alperenlerin bugünkü ardıllarının gözünden ateş fışkırıyor. İbn Sina’nın, Hayyam’ın, Mevlana’nın, Molla Sadra’nın ve da Ali Şeriati’nin yurdundansa savaş tamtamları eksik olmuyor. Komşularını tedirgin eden mahallenin belalı ve hırçın delikanlısı görüntüsü yüzünden Müslümanlarla temas halindeki toplulukların aklına şiddeti öncelemekten baş bir şey gelmiyor. Elbette bu durumun oluşmasında yabancı güçlerin payları büyüktür. Ama ben bu yazıda çuvaldızı kendimize batırmak istiyorum. Bana göre asıl sorun, belki de dış temas noktalarında beliren şiddetin asıl sebebi, dış şiddeti tahrik ederek üzerimize çeken ana etken içerdeki şiddettir. Aile içi şiddete maruz kalan çocuğun dışarıda uyumsuz ve şiddete meyyal bir görünüm sergilemesi ve doğal olarak mahallenin gürbüz çocuklarından şiddet görmesi gibi.

Neredeyse bütün İslam ülkeleri vatandaşlarına karşı şiddeti, baskıyı öngören bir yönetim tarzıyla hareket ediyorlar. “Devlet baba”larından şiddet gören vatandaşlar da en ufak bir sorunda birbirlerine acımasız bir şiddet uygulamaktan sakınmıyorlar. Sürekli babalarından dayak yiyen çocukların her fırsatta kavga etmesi ve babanın bu hırgürü sonlandırmak için yeniden şiddet uygulaması gibi.

İslam alemindeki manzara şudur: Rejimler varlıklarını korumak için vatandaşlara şiddet uyguluyor. Vatandaşlar bir konuda kendilerinden farklı olan başka vatandaşlara şiddet uyguluyor. Yönetimden gördüğü şiddetten bunalıp başkaldıran gruplar önce kendileri gibi olmayan vatandaşlara şiddet uyguluyor. Sonra iktidarı ele geçirince bu sefer kendisi “devrimi korumak” için şiddet uyguluyor. Fasit daire bu olsa gerektir. Ya da şiddet sarmalı.

Ben bunun üzerinde çok düşündüm. Tarihsel kökenlerine inmeye çalıştım. Takdir edersiniz ki psikolojinin ne bireyselinden ne de toplumsalından anlamam. Ama her halde gözlemlerimi aktarabilirim. İlmi değerlendirmesini de uzmanlar yapsın.

Belki bu şiddet sarmalının tarihsel kökenine ışık tutar diye bir gözlemimi aktarmak istiyorum. Yıllardır ailede, okulda her yerde Hz. Ömer’in adaletini duyarız. Hele değirmenden bir çuval unu sırtlayıp yetim çocuklarıyla tenceresinde taş kaynatan kadına getirmesine ilişkin menkıbe göz yaşartıcıdır. Bu ve benzeri yüreğe dokunan hisli örneklerin yanında şiddet sergilediğine dair menkıbeler de anlatılırdı. Ama herhalde devlet başkanı sıfatıyla işlenen suçları cezalandırma olarak algıladığım, belki de öyle olduğu için pek önemsemezdim ve bu şiddet içeren örnekler “Adil Ömer” imajını benim nezdimde zedelemezdi. Geçenlerde bir tv kanalında yayınlanan Hz. Ömer adlı dizinin bir bölümünü izledim. Kitaplarda okuyup da dul kadın menkıbesinin gölgesinde kaldığı için fazla ehemmiyet vermediğim şiddet sahnelerini görünce kendi adıma söyleyeyim, irkildim. Demek ki görseli daha etkili oluyormuş. Bu arada aile içi şiddetimizin hangi tarihsel imajlara dayandığını da fark ettim. Dizideki Ömer Mescitte kendisine soru soran adamın sırtına sopayı indiriyor. Farklı bir şey söyleyeni azarlıyor… Dizi Hz. Ömer’i elinde sopasıyla sokaklarda dolaşan ve yanlış yaptığını gördüğü kimselere anında ya şiddet uygulayan ya da tehdit eden biri gibi resmediyor. Resmin tek olumlu yanı dizideki Ömer’in gördüğü yanlışların gerçekten yanlış olmasıdır. Senarist bunun adalet olduğunu bize anlatmaya çalışıyor. Senarist bunu kendiliğinden uydurmamış elbette, görseli kadar etkili olmasa da tarih kitaplarındaki Ömer imajı da üç aşağı beş yukarı budur. Döven, kızan, bağıran ve tabi bu yüzden hayranlık duyulan biri. Hz. Ömer’e hayranlık duymakta bir sorun yok. Sorun hayranlığın şiddet yönüne odaklanmasıdır. Dizinin son jeneriğinde büyük alim Dr. Yusuf el-Karadavi’nin adını gördüm. Gerçeklere uygunluğunu onaylamış. Üstadın tv programlarındaki hiddetinin sebebi de anlaşılıyor böylece!

Benim kanaatime göre söz konusu dizi, şiddet esaslı bir yönetim sergileyen emevilerin kendilerine dayanak yapmak üzere geriye dönük inşa ettikleri ve tarih kitaplarımıza da sinen Ömer imajıdır bu ve gerçek Ömer’le bir ilgisi yoktur. Bu imajla Ömer özellikle bugünün anlayışı çerçevesinde adil değil, olsa olsa despot olarak algılanır.

Bir de Müslümanların adalet anlayışının şiddetle harmanlandığını, geri dönüp tarihlerini ve tarihlerinde rol oynayan büyüklerini bu gözle anlamaya çalıştıklarını gösterir. Birçoklarının keyfine göre bir anlayışı benimseyip sonra Kur’an’a başvurarak bir takım ayetleri bağlamından koparıp delil olarak sunması gibi, tarih içinde Müslümanlar özellikle emeviler yüzünden şiddeti özümsedikten sonra tarihsel bir model olarak Hz Ömer’i bağlamından kopararak yeniden inşa etmişlerdir. Nitekim hepimizin zihin dünyasında şeriat dediğimizde ilk etapta hırsızlık yapanın elinin kesilmesi, zina edenin recm edilmesi…vs canlanması da bu yüzdendir.  Genel yönetim erki bağlamında suçların cezalandırılması gibi bir zeminde ele alınıp bütünün içinde dengeli biçimde ifade edilirse son derece doğal karşılanacak bu olgu, adaletin ilk akla gelen örneği olarak algılanıp ifade edildiğinde şiddet olarak belirginleşecektir zorunlu olarak.

Bugün Arakan’da Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Çin’de Müslüman azınlıklar şiddete maruz kalıyorlar. Bu biraz da ana gövdenin kendi içindeki şiddet pratiğinden kaynaklanıyor. Müslüman azınlıkları sınırları içinde barındıran ülkeler, ana gövdesi bu denli şiddeti benimseyen bir medeniyet bir gün toparlanırsa bunlar başıma bela olurlar diye düşünerek sindirmeye çalışıyorlar da denebilir.

Önce kendi içimizdeki şiddeti durduralım, sonra uzaklarda şiddet gören dindaşlarımıza sahip çıkalım.

Müslüman milletleri Erol Göka hocamızın “öfke kontrolü” seanslarına mı göndersek!

 

Not: Ramazan Bayramınızı şimdiden tebrik eder şiddetten uzak bir bayram geçirmenizi dilerim.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.