1. HABERLER

  2. EDİTÖRDEN

  3. Seyda Molla Mansur'u Rahmetle Anıyoruz
Seyda Molla Mansur'u Rahmetle Anıyoruz

Seyda Molla Mansur'u Rahmetle Anıyoruz

Molla Mansur Güzelsoy'un vefatının 27. seneyi devriyesinde Rahmet ve özlem ile anıyoruz. Kaynak: Seyda Molla Mansur'u Rahmetle Anıyoruz

A+A-

Vefatının 27. yıl dönümünde ulemanın ve onun yol göstericiliğinin bu topraklarda ne denli önemli olduğunun farkındalığını bir kez daha müşahade ediyoruz. İslam davasının samimiyet fedakarlık kararlılık ve adanmışlık örnekliğinin peygambere varis olan ulemada tezahuru ile toplumsal etkileşimde ne denli etkili olduğunu aziz dava adamı Molla Mansur Güzelsoy'un hayatında gördük. Onun zor zamanlarda ortaya koyduğu tefekkür ve fiiliyat çağdaşlarını aşan ve geleceğe umut olan bir eylemsellikti. 

Molla Mansur Güzelsoy hayatını Müslüman toplumun makus talihini değiştirecek ideallere adadı ve bu uğurda hicret yurdunda Rahmeti Rahman'a ulaştı. 

Vefatının 27. Yıl dönümünde ÖZEDÖNÜŞ HAREKETİ ve UfkumuzHaber olarak Seydamızı rahmet ile anıyoruz. Onun bizlere bıraktığı dava mirası omuzlarımızda taşınmaya devam edecektir. 

Molla Mansur Güzelsoy'un Siyasî Vasiyetnamesi

Aziz dava arkadaşlarım!

 

Hepiniz Allah'ın selamı ile selamlıyorum. İslami mücadele ve çalışmanızı tebrik eder; Cenab-ı Allah’tan Şeriat-i Garra doğrultusunda dünyada muvaffak olmanızı, Ahirette de mesut olmanızı dilerim.

Hepimiz İnanıyoruz ki, geçici ve mecazi bir hayat yaşıyoruz. Daimi ve hakiki bir hayati garantiye alabilmek için bize yüklenen birtakım mesuliyet ve mükellefiyetleri yerine getirmek zorundayız. Bize düşen mükellefiyet ve sorumluluk, her asrin icabâtına göredir. Hatta Allah tarafından gönderilen her bir müceddid dahi, içinde bulunduğu asrın icabâtına göre dini tecdid ve dini hizmetini ifa etmeye çalışır. İslâm topraklarının günümüzdeki kadar geniş olmadığı zamanlarda bir müceddid ile iktifa edilebiliyordu. Ama toprakların genişlediği, sınırların çizildiği ve lehte hükümlerin hemen tüm ülkelerden kaldırıldığı bir zamanda, tek bir müceddid yerine, ülkelerin sayısına ve nüfuz sahasına göre değişik alanlarda birçok müceddid görülebilir. Her hasta kişinin mizacına göre farklı yöntemler uygulandığı gibi, her Ülkenin de içinde bulunduğu şartlara ve toplumun ihtiyaçlarına göre farklı yöntemler uygulanabilir. Dolayısıyla her bir ülkede, birbirinden farklı İslâmî çalışma metotları ortaya çıkabilmektedir. Bu, garip karşılanmamalı ve mezkûr sebepler çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Malum olduğu üzere, bu asrın en bariz özelliklerinden biri, İslâm hâkimiyetinin olmamasıdır. Bu, bir-iki ülkeyi istisna tutarsak, tüm ülkelerin ortak özelliğidir. Onun için bu asırda gelen her müceddid ve mütefekkirin gayesi ve hedefi, İslâm'ı hakim kılmaktır. Amerika ve Batı'nın rahatsız olduğu, asrın tabiri ile "Siyasî İslâm'ı gündeme getirmek ve İslâm ümmetini siyasî bir şuura kavuşturmak suretiyle İslâm'ı ihya etmektir. Birbirlerinden farklı bazı vesile ve metotları izliyorlarsa da, amaçta müttefiktirler.

İşte, belirtildiği gibi, bu asırda İslâm ümmetinin ortak sorunu İslam hâkimiyetinin olmamasıdır. Dolayısıyla tüm İs- lâm ümmeti sorumluluk içindedir. Ümmet, kendi içinde İslâmî siyaseti gündeme getirmek, mensuplarını şuurlandırmak, İslâmî çalışmayı kendine meslek haline getirmekle mükelleftir. Bu görevi yaparken de kitlesel ve kuşatıcı ümmet anlayışı içinde olunmalıdır. Hizipçilik mantığından uzak kalınarak ve tüm İslâmî grupları İslâm kardeşi kabul ederek İslâmî kardeşlik çerçevesinde diyaloğa geçmek zorunludur. Birbiri ile yakından tanışmak suretiyle güven ve itibar sağlanmışsa, samimi bir İslâm kardeşliği içinde, merhalenin gereklerine göre ortak bir sorumluluk üstlenilebilir. Böylece ya tek bir hareket veya bir cepheye dönüşebilirler.

Ümmet anlayışı derken, ulusçuluk, kavmiyetçilik ve cemaat taassubu gibi menfi düşüncelerden tamamen uzak kalmak gerektiğini kastediyoruz. Çünkü İslâm, belli bir ulusun, kavmin veya grubun dini değildir. Aksine yeryüzündeki tüm insanlar için indirilmiş cihan şümul bir dindir. Bununla beraber İslam, 'ümmet Mefkure’sini savunurken Cenab-ı Allah tarafından yaratılan ayrı ayrı ulusların, kavimlerin, aşiret ve kabilelerin gerçeklerini de inkâr etmiyor. İslâm esaslarına ters düşmeyen gelenek ve kültürlerini kabul ediyor; bunlara yasak getirme veya asimile etme yoluna gitmiyor. Bilakis İslâm'ın meşru kıldığı şerî ölçüler çerçevesinde tüm hakları azınlık sıfatı ile değil, İslâmî hukuk sıfatıyla tanınıyor.

Kavimleri inkâr meselesi ve asimilasyon, çağdaş zalim ve ırkçı firavunların eseridir; eski firavunların eseri de değildir. Dikkat ederseniz, Hz. Musa zamanındaki Firavun, sömürdüğü Ben-i İsrail kavminin Kıpti kavminden ayrı bir kavim olduğunu kabul ediyor ve onların kavmiyetini inkâr etmiyordu. Ancak onların Kıptî kavmine köle olması gerektiğini savunuyordu. Buna işareten Cenâb-ı Allah şöyle buyuruyor: «Dediler ki: "Bizim benzerimiz olan iki beşere mi inanacağız? Kaldı ki onların kavimleri bize kulluk ta bulunmaktadırlar."» (Mü'- minûn:47)

Aziz dava arkadaşlarım...

Siz, İslâm davasına sahip çıktığınız zaman, ciddî ve samimi olarak sahip çıkınız! Kendinizi bir memur sıfatında telakki ediniz; hem de Allah’ın memuru olarak!.. Aynı zamanda davayı kendinize meslek haline getirip "Ben bir meslek sahibiyim, mesleğim var, mesleğime iyi sahip çıkmalıyım; hakkıyla sahip çıkmazsam, ciddiye almazsam, gayr-i ciddî ve sahtekâr olurum." diye kendinizi sorgulamalısınız. Bu münasebetle Şehid Seyyid Kutub şöyle diyor: "Ya İslâm'ın tamamını alınız, ya da tamamını bırakınız!" Demek ki bir davaya sahip çıkıldığı zaman cidden sahip çıkılmalı ve hakkı verilmeye gayret edilmelidir.

Aziz dava arkadaşlarım!

İslâmî dava ve harekete katıldığınız zaman da İslâmî hareketin ne olduğunu, ne gibi özelliklere sahip olduğunu, İslâmî hareketi cahili ve sapık hareketlerden nelerin ayırdığını bilmeniz lâzımdır. Bir hareketin, sadece elemanlarının Müslüman, muttaki ve abid olması, o hareketin sıhhati için kâfî gelmez. Belki o hareketin temel düşünce ve temel prensiplerine bakmak lazım... Evvelen şunu söyleyelim ki, İslâmî hareket, İslâm'ın temel düşünce ve prensiplerinden yola çıkan siyasî bir topluluğun ortaya koyduğu amellerdir. Öyleyse İslami hareketin üssü'l esâsı, İslam’ın temel düşünce ve temel prensipleridir. Yani bir hareketin, cahili hareket ya da yoldan sapmış İslami hareket sayılmaması, dolayısıyla sıhhatli bir İslâmî hareket addedilmesi için, mezkûr esas üzerine bina edilmesi gerekmektedir ki, bunu da pratikler gösterir. İslâmî hareketin bu tanımını, meşhur bir diğer tanımla izah etmek isterim: İnsan tanımlanırken, 'düşünen hayvan' şeklinde tanımlanmaktadır. Yani düşünme unsuru, insanı hayvanlardan ayırıyor. O unsur olmaz ve sadece hayvan unsuru ile iktifa edilirse, insan, hayvandan ayırt edilemez. Çünkü insan da hayvandır; yani 'canlı bir varlık’tır, ama düşünme unsuru eklendikten sonra, insan hayvandan ayrılır. Çünkü insan, düşünen hayvandır; mutlak hayvan değildir.

İşte insanın insan sayılabilmesi için bu düşünme unsuru nasıl zaruri ise, bir hareketin de İslâmî hareket sayılabilmesi için İslâm'ın temel düşünce ve temel prensiplerine sahip olması zaruridir. Bunları ihtiva etmeyen hareket, sıhhatli İslâmî hareket değil; cahili ya da yoldan sapmış harekettir. Ama İslâmî hareket içinde görülen, bazı büyük günahlar da dahil ister siyasî ister adî olsun, bazı yanlışlıklar, hareketin kıyâdet (önderlik) merkezinden, temel düşünce ve prensiplerinden kaynaklanmıyorsa, bu tür şahsî davranışlar, hareketin İslami özelliğini ve vasfını kaldırmaz; ama, hareketin bu soruna el atması lazım gelir.

İslâmî hareketin bu temel anasırını ihtiva etmeyen herhangi bir hareket, ne kadar ihlaslı olsa, samimi olsa, fedakâr olsa, ibadet ve amellerine bağlı olup sadık olsa dahi, o hareket cahili ve sapık hareketler kategorisine girmektedir. Ama muhlis ve samimî olup hevâ ve hevesten doğmayan o yanlış düşüncelerini pratiğe aktarmazlarsa, sadece düşüncelerinden ötürü kendileri ne İslami bir müeyyide uygulanamayacağı gibi mazur da sayılabilirler. Ama bu düşünceler pratiğe geçtiği zaman mazur sayılmaz. Suçun nispetine göre müeyyide uygulanır. Samimiyet ve sadakat onları kurtaramaz. İfade edildiği gibi, cahili ve sapık hareket kategorisine girer. Bu konuda Hariciler en bariz örnektir. Hz. Ali, onlara karşı, düşüncelerinden ve eleştirilerinden dolayı herhangi bir müeyyide uygulamamıştır. Hatta onlara meşhur olan şu sözleriyle hitap etmiştir:

"Biz, sizleri camilerden men edemeyiz, bizimle beraber cihad yaptığınız zamanda alınan ganimetten mahrum etmeyiz. Bize karşı savaş açmadıkça, biz savaş açmayız!" Hz. Ali’den nakledilen bu ifadeler, hem Ehl-i Sünnet hem de Şia'da sabittir ve fıkhî ahkâmın mesnedi olmuştur. Harekî Müslümanların, Haricîler ‘in tarihini, özellikle onlarla alakalı sahih rivayetleri okumaları gerekir. Bu rivayetlerde onların çok muhlis, muttaki ve ibadetlerine bağlı oldukları belirtiliyor. Bunlar okunduğu zaman, cahili ve sapık bir hareket olduğu aşikâre görülür.

İslâm tarihinde birçok akidevi ve siyasi hareket gelip geçmiştir. Hem de zalim sultanlara karşı aktif mücadeleleri olmuştur. Hariciler gibi, bazıları hakkında, çok muttaki ve abid olduklarına dair Buhâri, Müslim ve diğer hadis kaynaklarında "Onlara baktığınız zaman namazınızı onların namazına, orucunuzu da onların orucuna karşı hakir sayarsınız." gibi sahih rivayetler gelmiştir.

Bakınız; Ömer ibn-i Abdülaziz onlara hitap ederken, "Sizlerin dünya için çıkmadığınızı biliyorum. Belki hak talebi için çıkmışsınız. Ama bunu ararken hataya düşmüşsünüz." diye hitap ediyor.

Hz. Ali de Nehcü'l Belâğa'nin 59. hutbesinde, Haricîler'in hakkı aradıklarını, ama hataya düştüklerini açık açık ifade etmektedir. Mutahhari, Hz. Ali’nin bu sözü münasebetiyle şöyle diyor: "Hariciler herhangi bir kötü niyet taşımıyorlardı; ancak İslam’ı yorumlarken yanlış ve kötü anlamlar çıkarıyorlardı. Donmuş ve ahmak bir kafa taşıyorlardı. Hz. Ali onlara karşı savaşırken, gece namazlı gündüz oruçlu ve fazla ibadet ettiklerinden dolayı alınlarında yara izi olan abid insanlara karşı savaşıyordu. Bu savaşı vermek, İslami toplumda herkesin girişebileceği bir iş değildi. Hz. Ali gibi biri olmasaydı, bunca vasıflı kitleye karşı hiç kimse böyle bir savaşa girişmezdi. Onun için Nehcü'l Belâğa'nın 91. hutbesinde de, "Ben fitnenin yüzünü çıkardım. Benden başka buna cesaret edebilecek birisi yoktu." diye manidar bir ifade buyurmuştur. Allah'a şükretmemiz gerekir ki, aynı asırda olmadık! Eğer aynı asırda olsaydık, belki aynı iman derecesini koruyamazdık."

Evet... Hariciler'in karşı çıktıkları tahkim nazariyesi ile kendi dışındakilerine de tahkir ve tekfir nazariyesi, onları sâdece nazariyede bırakmadı, pratiğe sevk etti ve Hz. Ali gibi bir zata karşı savaştırdı. ibn-i Hacer'in Fethü'l Bârî adlı büyük eserin de anlattığına göre, Hariciler sadece muhaliflerini tekfir etmekle yetinmediler, kendileriyle birlikte savaşmayan tüm Müslümanları da tekfir etmeye başladılar.

İşte bunun içindir ki, Haricîler, muttaki ve abîd olmakla beraber, İslâm tarihinde cahili ve sapık bir hareket örneğini teşkil etmişlerdir. Çünkü Haricîler'in hareketi, sıhhatli bir İslami hareketin temel unsurlarını ihtiva etmiyordu. Cahili ve sapık hareket kategorisine girmişlerdi.

Aziz dava arkadaşlarım!

Şunu da bilmeliyiz ki, 'İslâmî harekette, İslâm'ın temel düşünce ve prensiplerinin bulunması gerekir' derken, grupçuluk ve cemaat taassubundan azad olmak gerektiği de anlaşılmalıdır. İslâm'ın temel düşünce ve prensiplerinin fevkinde her hangi bir fikir, düşünce ve kıstas olamaz. Cemaat taassubu her hangi bir harekette bulunduğu zaman, o hareket cahili ve sapık bir hareket sıfatını kazanır. Çünkü asabiyet; milletler, kavimler, kabileler ve aşiretler arasında haram olup şehadeti nefyettiği gibi, cemaatler arasında da haramdır ve illeti aynı şer'i gerekçeye dayanır. Bu noktadan hareket edilerek verilen herhangi bir mücadelede heba olur. Çünkü Allah, sadece kendisi için yapılan amel ve hizmeti kabul eder. Kavim adına, aşiret adına, haseb-neseb adına ve salt cemaat adına herhangi bir ameli kabul etmez. Bu konuda şöyle bir hadis rivayeti vardır:

"Kezman İbn-i İshak adın da bir kişi Resulullâh'ın @ yanında oldukça methediliyor. Resulullâh da @ "O, ateş ehlindendir!" diyor; ama Uhud savaşı geldiğinde, o şahıs büyük bir kahramanlık göstererek çetin bir savaş veriyor; 7 ya da 8 müşrik öldürüyor ve o da yaralanıyor. Yaralı olduğu esnada Müslümanlardan biri ona hitaben, "Sana müjde yâ Kezman, büyük bir imtihandan geçtin!" diyor. O da cevaben, "Neye müjde? Vallâhî ben yalnız kavmimin hesabı (şerefi) adına savaştım! O olmasaydı savaşmazdım!" diyor. O arada ağrısı şiddetleniyor ve bir ok çıkarıp kendini öldürüyor." Böylece Resulullâh'ın @ önceden buyurduğu, "O ateş ehlidir!" sözü gerçekleşmiş oluyor. Hâfız İbn-i Kesir bu rivayeti İbn-i İshak'ın getirdiği zayıf rivayetinden getirmişse de, Buhari'de onu teyit eden şahid rivayetler vardır. Ayrıca bazı rivayetlerde, 'Kıyamet gününde bazı mücahitler cihat ücretlerini talep ederken Cenâb-ı Allâh da «siz falan filan adına savaşı yordunuz.” diye cevap vereceği' yer alıyor. İşte İslâmî hareketler içinde herhangi bir hizmet verilirken, İslam’ın temel düşünce ve prensipleri doğrultusunda verilmelidir. Cehalet dârü'l İslâm'da özür sayılmaz. Her Müslüman İslâm'ı bilmekle mükelleftir. Robot olmaya da hakları yoktur. Müslümanlar sorgulama ve eleştiri getirme hakkına sahiptir. Diğerleri de açık olmak ve dinlemek ve nazâr-ı itibara almak zorundadır. Aksi halde İslâm'ın reddettiği diktatörlük ortaya çıkar ve İslâm ümmeti sahip olduğu öz hakkından mahrum kalır. Böylece gerek İslâmî hareketler ve gerekse İslâmî devletler asıl özelliklerini yitirirler. 'Sen düşünme hareket senin yerine de düşünüyor' safsatası, diktatörlük simgesi olduğundan, onu İslâmî çalışma sisteminin mefkûresinden söküp atmalısınız. Tüm Müslümanların da İslâm'ı öğrenip bilmeye ve genel kültürlerine ağırlık vermeye teşvik edilmeleri gerekir. Grupçuluk mantığı ise, İslâm'a tamamen muhaliftir. Cemaat ve grup maslahatı, İslâm'ın ve İslam ümmetinin maslahatına mukaddem olamaz. Hatta Müslüman toplulukla küfür topluluğu arasında olabilecek hadiseler esnasında, 'biz Müslüman topluluğuz onlar ise küfür topluluğudur, harp hiledir' mantığıyla hareket ederek misaka (anlaşma ya) bakmadan qadr ve hıyanet yapılamaz. İslâm'ın temel düşünce ve prensipleri çiğnenemez. Cenâb-ı Allâh buna işareten şöyle buyuruyor: «İman edip hicret etmeyenler; onlar hicret edinceye kadar, sizin onlara hiçbir şeyle velâyetiniz yoktur. Ama din hususunda sizden yardım isterlerse, yardım, üzerinize bir yükümlülüktür. Ancak sizlerle onlar arasında anlaşma bulunan bir topluluğun aleyhine değil...» (Enfâl:72)

Dikkat ederseniz, hicret etmeyen Müslümanlara yönelik müşriklerden bir saldırı geliyor, İslâm topluluğu misak (anlaşma) esasına bağlı kalarak onlara herhangi bir yardımda bulunmuyor, hicret etmeyen Müslüman topluluğun maslahatını gözetmiyor. Çünkü gözetildiği zaman, İslâm'ın temel bir prensibi çiğnenmiş oluyor. 'Gaye, vesileyi meşru kılar' kaidesi de burada işlemiyor.

Misak, İslâm'ın temel prensibi olduğu gibi, teamüllerde yer alan, emanet, sadâkat ve güven de o kadar önemlidir. Hiçbir mü'min, başkalarına tanıdığı emân ve güveni çiğneyerek ğadr ve hıyanet edemez. İmam Hakim'in sahih rivayetine göre Mervan ile Muaviye, Hz. Aişe'yi ziyaret ediyorlar. Hz. Aişe, Muaviye'ye bakarak şöyle diyor: "Ya Muaviye, sen Hicr ve arkadaşlarını öldürdün, ne yaptınsa yaptın, acaba seni öldürecek bir kimsenin ayarlanmış olacağından korkmuyormusun?" Muaviye cevaben, "Ben emân beytindenim. Duymamış mısın ki, Resulullâh @ “İman hainin kaydıdır, mü'min hain olamaz!" buyurmuş..." Yani emanet ve sadakate ihanet ederek öldüremez.

Bu münasebetle yeri gelmişken, İmam Buhari'nin getirdiği şu örneği de hatırlamakta fayda vardır: Rı’l, Zekvân, Useyt ve Ben-i Lehyân kabileleri, Resulullâh'a @ giderek, kendilerinin Müslüman olduklarını ve Müslümanlardan yardım istediklerini söylüyorlar. Resulullâh @ da onlarla birlikte Ensâr'dan 70 kişi gönderiyor. Hepside Kur’an hafızı, gündüz oruçlu, gece namazlı sahabelerdi. 'Bi'r-i Maune'ye kadar onları götürüp sonra hıyanet ederek tümünü şehit ediyorlar. O hadiseyi müteakiben bir ay boyunca Resulullah @ kunut duası okuyup onlara beddua ediyor.

İşte burada 70 güzide sahabe, İslâm'ın tanıdığı misaka bağlılığın, emanet ve sadâkatin kurbanı olmuştur. Yani Resulullâh @ toplum hayatında var olması gereken misak, emanet ve sadâkat ilkelerine bağlı kalırken, cahili kabileler de toplum hayatını altüst eden meşum siyaset ilkelerine göre hareket etmişlerdir. Tarih boyunca İslâmî prensiplerle meşum siyasetler arasında çatışma ve çekişme sürüp gitmiştir. Hatta Gustaw Lè Bounne bu konuda Hz. Ali’yi meşum siyasete uzak kalmakla yargılarken şöyle diyor: "Ali'nin her şeyi güzeldir. Çünkü o, hem ilim, hem amel, hem takva, hem duygu, hem hikmet ve hem de hitabet adamıdır. Ama maalesef siyasi olamamıştır." Tabii ki, Gustaw Lè Bounne'un istediğine göre olmamıştır. Çünkü Hz. Ali, diğer diktatörler gibi (Halife Mansur ve benzerleri) şahsi çıkarlarını devlet çıkarlarından daha üstün tutmamıştır. İslâm prensipleri ile ümmetin menfaatlerini çiğneyerek hareket etmek istememiştir. Daima Kur’an’ın temel prensiplerine bağlı kalmış ve "Ali Kur’an’la beraberdir, Kur’an da Ali ile..." şeklinde ki sahih rivayete mazhar olmuştur.

Bütün bunlara istinaden; İslâmî hareketin siyasi muvacehesi, meşum siyasetin fesadın-dan saf ve berî ol malidir.

«Festeqim kema umirte..»

 

Etiketler :

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.