Mehmet Taş

Mehmet Taş

Yazarın Tüm Yazıları >

SER AZAD

A+A-

     Hakka kul olmak, her türlü batıl kullukları ret etmek anlamına gelir. Hakka kul olup, diğer bütün batıl kullukları reddetmek; süfli bir hayattan, ulvi bir hayata atılmak/adım atmak/yükselmek demektir. Zira hakkıyla hakka kul olmayanlar, muhakkak sığınacak başka bir merci arar. Bu aranan yer de Allah (cc)’a kulluk mercii değil ise; arayan kişinin ne derece insanlık ve yaratılış haysiyetinden uzaklaştığını, düştüğünü, değersizleştiğini, süflileştiğini gösterir. Çünkü insan; yaratılış itibariyle bir yerlere sığınmak, bir yerlere dayanmak, bir yerlere bel bağlamak zorunda hisseder kendini. Zira insan; yaratılış itibariyle kendi kendine yeter durumda değildir. Bundan dolayıdır ki halk arasında; ‘Yalnızlık Allah (cc)’a mahsustur’ deyimi tam da yerinde kullanılmaktadır ve büyük bir anlama sahiptir.

     İnsanların, zaman ilerledikçe ihtiyaçları da çeşitlenmektedir ve bu ihtiyaçların karşılanabilmesine yönelik olarak da çeşitli cihazlar, araçlar, gereçler, kurum ve kuruluşlar ihdas etmişlerdir. Ekonomik, sosyolojik ve inançsal… olarak da insanlar tek başına yaşama imkânına sahip değildirler. En dar anlamda, kişi aile içinde yaşama zorunluluğunu hisseder. Kişisel ve fıtri ihtiyaçlar, tek başına karşılanamadığı gibi; toplumsal ihtiyaçlar da aynı şekilde toplumsal beraberliği zorunlu kılmaktadır. Toplum içinde kişinin bir toplumsal aidiyete ihtiyaç duyduğu gibi; inançsal olarak da bir aidiyete muhtaçtır. Bu ihtiyacın fıtrata uygun olanı ise şüphesiz ki İslam’dır. Yaratılış itibariyle insanın hakiki özgürlüğü, işte bu fıtri inanca tam anlamıyla sahip olması ve yaşamasına bağlıdır.

    “İlahınız tek bir ilahtır, Ondan başka ilah yoktur. O Rahmandır, Rahimdir. (Baqara,163)

     Yüce yaratanımız, tek ilah inancıyla insanları kargaşadan, çelişkiden, kararsızlıktan azade hale getirmiş ve muhkem bir yönlendiricinin, yol göstericinin, hidayete erdiricinin sonsuz rahmet deryasına ulaştırmıştır. İnsanı öz benliğine yönelmesini sağlamış ve gerçek mutluluğa/kurtuluşa ermelerini müyesser kılmıştır. Bir tek ilah ve tevhid inancının gereği olarak insanoğlu; bütün bir kâinat/tabiat/feza ile kozmik bir birliktelik/uyumluluk/vahdet oluşturabilmiştir. Ancak böylesi bir toplumda ve de kâinatta çelişkilerden, çarpıklıklardan, huzursuzluklardan bahsedilmez. İnsan hariç, bütün bir kozmos bunun ifadesidir.

     Bu uyumu gerçekleştiremeyenler ise; daima gelgitler arasında kalmış, çelişkiler içerisinde huzursuz ve mutsuz bir yaşama mahkûm olmuşlardır. Mead’a inanmamanın getirdiği doyumsuzluk, kişiyi tamamen dünyalıklarla doyuma ulaşmaya sevk eder. Fakat bu durumda olanların, insanın gerçek manada bu dünya ve dünyalıkları elde etmekle kalbin gerçek bir doyuma ulaşamayacağını bilmemeleridir. Kalbi doyuma eremeyenler, öz benliğini, fıtri yapısını koruma salahiyetini gösteremezler. Fıtri anlamda bir başıboşluk içinde olurlar. Haliyle iradelerini gereği gibi kullanamadıkları gibi; özgürce de davranamazlar. Oysaki kalplerin gerçek manada doyuma ulaşması/tatmin olması, insanın özgüleşmesi; Rabbini gereği üzere anmak ve O’na teslim olmakla mümkündür.

     “Rableri katında onların ödülleri, içlerinde ebedi kalıcılar olmak üzere altlarında ırmaklar akan Adn cennetleridir. Allah onlardan razı olmuştur. Kendileri de O’ndan razı (hoşnut, memnun) kalmışlardır. İşte bu, Rabbinden ‘içi titreyerek korku duyan kimse ‘içindir.” (Beyyine, 8)

     Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan razı… Ne büyük mükâfat… Ne büyük iltifat… Öylesine büyük bir mükâfat ki; beşeri anlamda asla elde edilemeyecek, ulaşılamayacak değerde ve büyüklükte bir şey… İşte bu nefis ayrıcalığa ermek, mutmain olmak, razı olmak ve olunmak en geniş anlamıyla azad olmaktır. Beşeri bütün ağırlıklardan, prangalardan kurtulmak demektir.

     Aklını hakkın yönlendirmesinde kullananlar, böylesine bir ikrama, iltifata mazhar olurlarken; aksi durumda olanlar da elbette ki aksi bir sonuca maruz kalacaklardır. Çünkü kulluk vecibelerini gereği üzere ifa etmeyip, çeşitli şeytan ve şeytanilere aklını satanlar, sadece ve sadece dünya ve dünyalıklara talip olanlar, muhakkak ki o yöneldiklerine kulluk edeceklerdir. Ama kaçınılmaz acı sonucu ise; takıldıkları, tapındıkları o sahte ve yalancı rehberlerinin, zamanı gelince zorunlu olarak onları yüzüstü bırakmaları olacaktır. Ve bu gibileri, bu dünyada hüsranla sonuçlanacak bir ticarete talip olanlardır. Çünkü öyle bir gün gelecektir ki, kendisine tapılanlar bile mahkûm olacaklar ve kendilerine tapanlara değil, bizzat kendilerine bile bir fayda sağlayamayacaklardır. Hem kendilerine tapılanlar/şeytani önderler/şerikler ve hem de kendilerine tapanlar/müşrikler sığınılacak bir yer, bir merci arayışına gireceklerdir. Rabbimiz, kitabı mübinde bu türden olaylara da yeterince izahat buyurmakta, örnekler vermektedir.

     “Uyanlar o zaman: ’Keşke bir daha dünyaya dönebilseydik de şimdi onlar bizden nasıl uzaklaştılar ise, biz de onlardan öyle uzak dursaydık’ deler. Böylece Allah, onlara bütün yaptıklarını hayıflanmalar biçiminde gösterir. Onlar cehennemden çıkamayacaklardır. (Baqara, 167)

     Tevhidi inanç ve hayatın olmadığı yerde samimiyet ve sadakatten bahsetmek, elbette ki beyhudelikle iştigalden başka bir şey değildir. Zira böyle bir hayatın ve anlayışın temelinde beşeri ihtiraslar, kişisel çıkarlar, menfaat çakışmaları kendini gösterecektir. İlahi yönlendirmenin dışında kalmayı yeğleyenler, elbette ki çok kulluluk/şirk hayatının bir dayatması gereği ölçüsüz ve acımasız bir yarış içine gireceklerdir. Hakk’tan gafil, cahili kişilerde/toplumlarda mutlak bir şekilde ezen-ezilen, sömüren-sömürülen, kazanan-kaybeden, alt-üst, hâkim-mahkûm… sınıfları oluşmaktadır. Bu kastları/sınıfları oluşturan topluluklar ve toplulukların fertleri, asla birbirinden memnun kalmayacak, razı olmayacak ve fırsat buldukça birbirinin aleyhine çalışacaklardır. Bu toplumlar, tefrik edildikçe edilirler. Öylesine bir tefrik ki; kişinin kendi kendisiyle çelişmesine kadar işi götürür. Ne toplumsal birlik, huzur ve güvenden bahsedilebilinir ve ne de ferdi rahatlık, mutluluk huzur ve güvenden söz edilebilinir.

     Hakk üzere olmayanlar, batıla mahkûm olurlar. Çünkü hakkın ötesinde muhakkak batıl vardır. Bu nedenledir ki Rabbimiz; biz insanoğluna tarih boyunca ısrarla hakk üzere olmamızı ve batıldan sakınmamızı emir buyurmaktadır. Bununla beraber fıtrat olarak bizi, hakk üzere olma istidadında yaratmıştır. Nitekim Muazzez kitabımızda yüce Rabbimiz, Hazreti İbrahim’i tanıtırken, İbrahim efendimizi kendi diliyle tanıtmaktadır: “ Gerçek şu ki; ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim. (En’am, 79)  

     Hazreti İbrahim efendimiz, muhakkak ki inanan insanlar için bir prototiptir. Bir insan tek başına, ıssız bir yerde yaşasa bile, şirk koşmayacağını, herhangi bir şekilde Rabbine yöneleceğini, muvahhid olabileceğini göstermektedir. Yeter ki Rabbimizin verdiği melekeleri yerinde, zamanında ve amacına uygun olarak kullansın. Çünkü akıl, insana verilen bir fener gibidir. Fenerini rüzgârdan, fırtınadan koruyarak, yolunu görmek için dikkatle kullanırsan, istikametini kaybetmezsin. Şayet bu akıl fenerini yersiz ve yolsuzca kullanırsan da istikameti kaybedenlerden olursun. 

     Nefis, aklın emrine verilirse ve akıl da hakkın yönlendirmesi üzere olursa, sorun yok demektir. O zaman Hazreti İbrahim misali batılın her türünden azade olunabilinir. Fıtrat korunmuş ve ilahi doğruların hayata yön verdiğine, şekillendirdiğine şahit olunur. İnsanlığın merkezine oturmuş olunur. Efendimi(sav) de bu konuda ne güzel buyurmuştur:

     Size gerçek müminin kim olduğunu bildireyim mi? O, diğer kimselerin, malları ve canları hususunda kendisinden emin bulunduğu insandır. Hakiki Müslüman da; insanların, onun dilinden ve elinden gelebilecek zararlar hususunda güvende olduğu kimsedir. Hakikî mücahid ise; nefsinin engellemelerine rağmen, ömrünü Allah’a itaatle geçiren yiğittir.. Ve halis muhacir de; hata ve günahlardan uzak duran iman eridir.‘ (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/21)

     Gerek fikren olsun, gerek zirken olsun ve gerekse ameli olsun, gerçek manada azad/özgür olabilmek; gerçek manada hakka kul olmakla gerçekleşebilir. Rabbim cümlemizi gerçek manada azad olanlardan, hakka yürüyenlerden eylesin…

     Selam ve dua ile…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum