1. HABERLER

  2. PORTRE

  3. Selman-ı Farisi: Bir Arayıcının Hikâyesi
Selman-ı Farisi: Bir Arayıcının Hikâyesi

Selman-ı Farisi: Bir Arayıcının Hikâyesi

Kendi kazandığım hürlük için mutlu olup bu duygunun tadını çıkaramıyordum. Zira hâlâ aynı kökende olduğum ve daha binlercesi en zor şartlar altında, zalim insanların, tıpkı Musa’nın ashabına zulüm eden Firavunlar tarafından ezilmekteydi.

A+A-

Ey kutsallığım! İçimdeki bu karanlık dünya nasıl biter? İnsanlar sırf siyahî tene sahip olduğu için veya sadece fakir doğduğu için nasıl olurda saraylara köle olarak satılır? Ben Selman, hiçbir zaman böyle adaletsiz bir dünyada kendime hür diyemeyeceğim. Ne kadar soyum, tenim onlar gibi olmasa da kendimi her daim onlara yakın hissedeceğim. Zira ben, soylu ile yan yana geldiğimde düşman, yoksul ile yan yana geldiğimde bir dost gibi görünürüm. Bu yüzden kendimi tanıttığımda hürriyet ateşinin bir gün bedenimi saracağını söyler, kendimi hakikat arayıcısı olan bir köle olarak tarif ederim. Bu beni yepyeni bir arayışa sürükledi, çünkü böylesine iğrenç bir dünyada asla olan bitenlere seyircisiz kalamazdım.

Her gün benim gibi bir köle hayattaki hesapsız, sorgusuz-sualsiz sebeplerden dolayı, yüce mabetler yapımında, anıtlarda, sarayların yüklü taşlarının altında ezilerek, kanlar içinde can vermekte. Karın tokluğuna Kralların, İmparatorların hizmetine girmek ve itaat etmek nasıl oluyor da inandığım elçinin, taptığım tanrının benim kaderime bahşettiği bir gerçeklik kazanıyor? Hayır! Bu yaşadıklarım ve tüm kardeşlerimin yaşadığı (Tanrılar) bize bahşedilen bir kader olamaz. Bu, olsa olsa zengin açgözlülerin doymak bilmez isteklerini tatmin etmek için uydurulan koskoca bir yalandan ibarettir. Hiçbir Tanrı, kendi yarattığı ve kaderini bahşettiği kulunu bu şekilde acımasız bir hayat ile sınayamaz. Hem benim inandığım Tanrı kendi ateşi ile sadece zenginleri mi kutsal sayıyor? Ateşi söndüğü zaman kendisine bir faydası oluyor mu? Bunu kendisi bile bilmiyor! Ben bu dünyaya hürlüğümü kaybedip günden güne körelen, ağır taşların bıraktığı yaralı bir bedeni taşımak için gelmedim!
 
Çölleri aştım, saraylardan kurtuldum, işçilikten, kölelikten, yorgunluktan, eziyet, kırbaç, prangalardan, haykırmalardan, gözyaşlarından, hürriyete hasretlikten, acımasızlıktan bunların hepsi benim özgürlüğümü artık yok edemez. Özgürlüğüm uzak diyarlarda, adını bilmediğim bir diyarda. Ancak nerede olursam olayım hürlüğümü tıpkı doğduğumdaki gibi tekrar tadacağım. Bir ateş istedim, içimdeki özgürlük kıvılcımlarını tutuşturup, koca bir volkan haline getirmek için. Sıcaklığın ve fırtınanın bile kaynarca estiği bu özgürlük arayışı bedenimde günden güne müjdelenmekteydi. Uzun bir yol görüyorum, gözlerimi açtığım her vakitte. Vahalı, dağlık, engebeli ve önümde uzanan upuzun bir yol. Bu yolu aşmak için ihtiyacım olan yalnızca yalnızlığımı, dertlerimi, ıstıraplarımı, hayallerimi paylaşacağım asamdır! Başka hiçbir şey değil.
 
Geldim ve onu buldum. Hangi yol aşılmaz değildi ki, sen aradığın sürece. Bu diyarlar bana kavuşamadığım özgürlüğümü gösterdi. İşte o zulme, adaletsizliğe, sapmalara isyan eden elçiler (Âdemlerin, Musaların, İbrahimlerin, İsaların) nihayet beni de kollarına alıp, hürlüğümü geri veriyordu. Bir bilge tanıdım (Papaz) ve ondan birçok bilgi, hikâye, araştırma, gerçeklikleri, yazılar öğrendim. “Özgürlük elden gider, sen tekrar köle olabilirsin ancak bilgiyi kimse ezemez!” derdi. Onun bana tahtı için zulmetmesi veyahut herhangi bir yüksek mabet yapma isteği için köleleri yoktu. Zira o “İki tanrıya tapılmaz. Ya paraya ya Allah’a tapacaksın” diyen İsa’nın izinden geliyordu. Ona ve İsa’ya inandım ve itaat ettim. Ve herkesin Tanrısı olan yüce Mevla’ya kulluk bilincim ile bağlandım. Kaybettiğim özgürlüğümü bana, kabul etmediğim tapınaklardan, soylulardan çekmiş ve bahşetmişti. Bir avareydim belki, ya da bir köle ama onun dini bunların hiçbirini beni aşağılık gösterecek, özgürlüğümü demir mapusların ardında saklayacak bir sebep değildi.
 
Kendi kazandığım hürlük için mutlu olup bu duygunun tadını çıkaramıyordum. Zira hâlâ aynı kökende olduğum ve daha binlercesi en zor şartlar altında, zalim insanların, tıpkı Musa’nın ashabına zulüm eden Firavunlar tarafından ezilmekteydi. Ancak bunlar için dinimden hiçbir insan harekete bile geçmiyordu. Tam tersine, mensup olduğum dinin insanları kendi dinlerine ait olmayanlarla (etraf ülkelerde ve Roma’da) kavgaya tutuşmuştu. Sürekli fetih hareketleri ve kıyımlar vardı dünyada. İnsanlar tekrar zalimleşmiş ve Yüce İsa’nın kardeşlik nutuklarını unutur hale gelmişti.
 
Kadir olan Tanrı’nın bizlere bahşettiği kader hep acı bir son ile bitmekteydi. Bana hürriyet yolunu gösteren Papaz hayata gözlerini yummuş ve acı bir son ile beni yalnız bırakmıştı. Bu ölüm özgürlüğümün de sonu oldu. Bedenim tekrar köle olarak çalıştırılmaya mahkûm bırakıldı.
 
Papazın ölümüyle serbest dolaşan bir avare, zenginlerin gözüne milli değerlere ve Hristiyanlığa, aykırı hatta hakaret olarak kabul edildi. Tekrar köle olmam ağır taşları, kırbaçları, eziyetleri yaşamam gerekti. Bedenimdeki hürriyet ateşinin verdiği filizler, zalim insanlar tarafından paramparça edildi. Her şeyden ümidimi kestim, çöl artık bana İran’dan, Kisra’nın zulmünden kaçtığımdaki gibi uzun görünmüyor, onda artık eski umutlarımı göremiyorum.
 
Saraylar, mabutlar, yüksek zümreye hediye olarak sunulan anıtlar tekrar benim sırtımdan, döktüğüm alın terinden yükselmekteydi. Ta ki Papazın bana bıraktığı yazıyı okuyana kadar. Papaz bana “bu bölgelerde Arap bir peygamber gelecek. Onun dinine gir ve onun dinin varislerinden ol” demekteydi. İsmi Mustafa imiş. O Allah tarafından yeryüzüne indirilen bir nur, hakikati tebliğ eden batılı yasaklayan, adaletsizliğe boyun eğmemeyi öğreten bir öndermiş. Kimdi bu peygamber? Nasıl olur da Papaz bana kendi inandığı İsa’yı ve Tanrıyı bırakıp, başkasının gösterdiği bir dine girmemi isterdi.
 
Sordum, araştırdım ve dinledim. O kutsal tebliğci Mekke bölgesindeki Haşimoğulları kabilesinin mensubu Abdullah bin Muhammed’miş. O, henüz doğmadan babasını kaybetmiş ve küçük bir yaşta annesine de hasret kalmıştı. Şimdilerde ise Medine’ye göç için hazırlık yaptığı söyleniyordu. Herkes onun yalandan kaçıp hakikate, batıldan kaçıp vahdete, zulmü engelleyip adaleti teslim eden bir insan olduğunu söylemekteydi. Buradaki köleliğimden kaçıp bir an önce Muhammed’i bulmak istiyordum. Kutsal elçinin bu yolunda ona yoldaşlık edip zulme giden her yolun tepesini tebliğlerimiz ile engellemek istiyordum.
 
Kaçtım ve Mekke’ye geldim. Zira burada herkes onu konuşuyordu; kimisi avare gibi sürekli yılmadan vaazlar verip zengin ve mülk sahiplerini Allah yolunda tehdit ettiğini, kimisi de onun sadece basit bir çoban olduğunu ve aç görünmemek için karnına taş bağlayan bir (deli) olduğunu söylemekteydi. Kulaklarıma inanamadım. Nasıl olur da Musa, İbrahim gibi o da çobanlar arasından seçilmiş bir tebliği, vahdeti gösteren elçi olabilirdi. Kâbe’de sürekli toplantıların yapıldığı Mekke, onun vaazlarının fakir ve musatazafları bir isyanın eşiğine getirdiğini görüyordu, engellenememesi halinde çok büyük mübadelelerin yaşanacağının tereddüdü içerisindeydi. Onu yalancı bir sahtekâr, atalarının onlara emanet ettiği bu kutsal dinin birer düşmanı olarak görmekteydiler. O ise sürekli olarak vaaz vermekte, insanlara yıllar önce kaybettikleri gerçekliği sunmaktaydı.
 
Gece tenhaydı. Zifiri karanlıkta yalnızca sıcak çöl böceklerinin çıkardığı sesten başka hiçbir şey yoktu. Kâbe’de müşrikler tekrar toplanmış ve yine o kutsal tebliğe davet eden Resulü konuşmaktaydı. Tartışma çeşitli fikirlerle büyürken bir anda “O” çıktı. Ve ben onu ilk defa görüyordum. Konuşmaya başlayınca kulaklarıma bir kez daha inanamadım. “İnsanları ezmek için kullandığınız bu tanrılar niçin sizden başka bir kuluna yardımlarını esirgemekte. Bu tanrılar neden günahsız olan bebeklerin ölümlerini istemekteler. Her kutsal saydığınız aylarda yığınca gelen malları Tanrınız için mi harcıyorsunuz, yoksa kendi menfaatleriniz için mi? Hem bu Putlar sizden mülk isteyecek kadar acizler mi? Kendi yonttuğunuz bu heykelciklerden ne kadar umut beklemektesiniz? Mal ve mülk Allah yolunda harcanmadıkça insanın içini yakan bir kor alevdir!” Gözlerime inanamıyordum. Sözlerine mi hayret edeyim, yoksa hitabetine veyahut güzelliğine mi? Hiçbirine karar veremiyordum. İlk defa bir nebi çıkmış ve korkusuzca tek başına zalim insanlara meydan okuyordu.
 
Peygamber bu sözleri söyledikten sonra Müşrikler üzerine yürümeye başladı. Ona acımasızca vurmaya çalışıyorlardı. O ise hiçbir şekilde af dilemiyor, orada öylece dikiliyor ve sözlerine hiç ara vermeden devam ediyordu. Koştum ve kavgaya tutuştum, işte benim zulme karşı ilk mücadelem. Müşrikler araya girdiğimi görünce bizi Kâbe’den dışarı attılar. İşte büyük tanışma o gece başladı. Yıllarca aradığım hakikat, özgürlük, hürriyet ateşi ilk defa doğru yola düşmüştü. Kanlar içinde doğruldu ve güzelliğin temsilcisi olan gözlerini yüzüme dikti:
-Selamın Aleyküm!
-Aleyküm Selam Ey kutsal Nebi!
Her şey böyle başladı veya her şey böyle bitti.
 

                                                                                                                    Abdullah Denizhan

                                                                                                                    [Ammar Bin Hanif]


İştirakî

 
 
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum