1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri – 2
Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri – 2

Sediyani ile Masa-yı Esma Sohbetleri – 2

A+A-

Ülkemizde isimleri değiştirilen yerleşim birimlerinin eski gerçek isimlerinin geri verilmesi için yurt çapında başlattığımız imza kampanyası yoğun bir ilgi ile karşılandı. “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” adıyla başlattığımız ve farklı bir heyecana yol açan kampanyaya Türkiye kamuoyunun yakından tanıdığı onlarca gazeteci, yazar, şâir, sanatçı, akademisyen, doktor, avukat, sivil toplum temsilcisi ve kanaat önderi imzalarını atarak bu fıtrî ve insanî yürüyüşte bizlerle elele tutuştular, kolkola girdiler. İsimler için kurulan “Masa-yı Esma” (İsimler Masası) adetâ aydınlarımızı aynı masada bir araya getiren bir sohbet, tartışma, danışma ve istişare masası oldu.

 

Hiçbir bireysel ve kurumsal çıkar gözetmeksizin, yalnızca coğrafyamız üzerindeki şehir ve köylerin kadim isimlerini geri alabilmek gayesiyle başlattığımız ve Ufkumuz sitesinin evsahipliği yaptığı “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” imza kampanyası, Türkiye’nin entellektüel çevrelerini bir araya getiren bir buluşma masası haline geldi. Farklı düşünce dünyasından ve çevrelerinden onlarca düşünür ve aydın, aynı duygu ve kaygılarla “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” çağrısına ortak oldular.

 

Kampanyaya değerli imzalarıyla destek olan aydınları, kurduğumuz “Masa-yı Esma”da misafir etmek istiyoruz. Onları dinlemek, duygu ve düşüncelerini öğrenmek, bunları değerli halkımızla paylaşmak istiyoruz. Bu vesileyle “Masa-yı Esma Sohbetleri” adıyla başlattığımız söyleşi dizisinin ikinci bölümünü ilginize sununuyoruz.

 

Bildiğiniz gibi, dizinin her bölümünde 4 ismi konuk ediyoruz. Bu ikinci buluşmamızda, masanın diğer tarafında Edebiyatçı – Yazar Yıldız Ramazanoğlu, Düşünür – Yazar Recep Maraşlı, Edebiyatçı – Yazar Fatma Gülbahar Mağat ve Aktivist – Yazar Nuri Yıldız var.

 

Konuklarımız ile yaptığımız sohbeti ilgiyle takip edeceksiniz. İlerleyen bölümlerde, girişime imzalarıyla destek veren tüm aydınları sırayla konuk etmeye devam edeceğiz. Hepsini.

 

Bu sohbetleri gerçekleştirmekten ve böylesi birlikteliklerden tarifsiz bir mutluluk duyuyor, zihinlerde, kalplerde ve dillerde farklı şeyler olsa da aynı kaygılarla birleşen ellerin bizleri barış ve özgürlük ortamına kavuşturacak “Ortak Payda”da buluşturacağına, bu buluşmanın da “Adını Arayan Coğrafya”ya öz kimliğini kazandıracağına olan sarsılmaz inancımızı bir kez daha seslendiriyor, ülkemizin her bir “Umudun İnsanı” olan ferdini bu “Özedönüş” hareketine katılmaya dâvet ediyoruz.

 

İbrahim Sediyani

 

 

 

≈ YILDIZ RAMAZANOĞLU ≈

 

 

 

 

 

Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz ilk isim, ismi bile okuyucuyu heyecanlandıran bir isim: Edebiyatçı – Yazar Yıldız Ramazanoğlu.

 

Hakkında kitaplar yazılması, eserleriyle ilgili seminerler düzenlenmesi gereken bir insandan sadece iki sayfalık bir yazıyla söz edeceğim için, okuyucular haklarını helal etsinler. Yaptığım gerçekten kabalık; farkındayım.

 

İnsanların büyük çoğunluğu, şehirlerde büyürler. Yıldız Ramazanoğlu gibileri ise, “içinde şehirler büyütürler.” İşte en çok da bu yüzden, “İçimizde Geçen Şehirler”in yazarıdır, O.

 

Yıldız Ramazanoğlu, hiç tartışmasız, Türkiye’nin en sevdiği kalemlerden biridir. Hangi düşünceye, dünya görüşüne sahip olursa olsun ve hangi bölgeden veya kökenden gelirse gelsin, herkesin sevdiği bir yazardır ki, çok az kişiye nasip olan bir özelliktir bu. O, bu ülke insanına, “Bütün insanların biribirine benzediği bir şehirle, boş bir şehir arasında ne fark var?” sözünü kazandıran yazardır çünkü.

 

Yaşadığı ülkede, ülkesinin bir aydını olarak, “bütün insanların biribirine benzediği şehirler” istemediği için de, aynı zamanda “aktivist” olmuştur. Kürtçe’nin ve diğer dillerin özgürlüğüne kavuşması, asimilasyon politikaları sonucu isimleri değiştirilen yerleşim birimlerinin eski gerçek isimlerine yeniden kavuşması için ortaya konan tüm çaba ve girişimlerde hep ön saflardadır, Yıldız Ramazanoğlu.

 

Gerçek adı Hacer Yıldız Kavuncu olup, değerli insan Burhan Kavuncu’nun eşi olan Yıldız Ramazanoğlu, Maraşlı bir ailenin kızı olarak 1958 yılında Ankara’da dünyaya gelmiş; Türkiye’nin kalbinde, başkentinde. Gelir gelmez de, hemen başlıyor hayata: Önce ilk çığlıklar, ağlıyor; sonra emekleme, yürüme, konuşmaya başlama, oyuncaklar, mahalledeki diğer çocuklarla oynanan oyunlar ve; siyâh önlük, beyaz yaka, saçlara iki kelebek toka: Öğrencilik.

 

Daha üçüncü yılında kalemi başka türlü tutmaya çalışıyor, bu küçük kız. İlk şiirini ilkokul üçüncü sınıf öğrencisiyken yazıyor, 8 yaşında. Kime mi yazıyor? Öğretmenine... Evet, öğretmenine yazıyor ilk şiirini. Sebebi ise, daha da ilginç: Kıskançlıktan dolayı yazıyor bu küçük kız, öğretmenine şiirini. Öğretmen, sınıfa yeni gelen bir öğrenciye aşırı ilgi gösterip geride kalanları görmezden gelmeye başlayınca, “bütün sınıfın” ortak acısını dile getirmek istiyor bu şiiriyle. Şiiri yazdıktan sonra üzerine numarasını da yazıp masasına bırakıyor öğretmenin. Öğretmeni şiiri çok beğeniyor ve bir de başka öğretmenlere gösterip bizim küçük kızı iyice mahcup ediyor.

 

Öğretmeni bununla yetinmiyor, bir de Doğan Kardeş Dergisi veriyor kendisine. Ve gelecek sayıya bir şiir yollamasını istiyor üstelik. Küçük kız, “Kara Tahtanın Hikâyesi” isimli şiirini gönderiyor; şiir dergide yayınlanıp, eh, bir de derece alınca, şiire devam etmez mi insan? Kim olsa eder. O da öyle yapar. Şiire devam ediyor; şiir ve edebiyat, hayatının merkezinde yer alıyor, daha ilkokul çağındayken.

 

Ortaokulda da devam ediyor bu tutku, haliyle. Zaten bu tutku, şiir ve edebiyat, sadece bir kere gelir ve yeterlidir, tüm bedeni, tüm rûhû, tüm hücreleri esir alması için. Ortaokul birinci sınıfta, yazılı sınavında “Ben Kimim?” diye uzun bir kompozisyon yazıyor. Türkçe öğretmeni Sevim Yücesan, “Sen yazar olmalısın” diyor kendisine. Bizim öğrenciyi çok etkileyen, keskin bakışlarıyla, genç, idealist bir öğretmen Sevim Öğretmen. Radikal bir solcu üstelik; bizim kızla ilgilenmeye başlıyor. “Devrim yolunda iyi bir çaba” olarak görüyor kendisine ayırdığı zamanı. Kırmızı renkli, çok güzel bir hırka alıyor Yıldız öğrencisine. Öz Türkçe yazmasını tembihliyor ve bazı kelimelerini değiştirmesi için Nurullah Ataç’ın kitaplarını veriyor; “Hıfzı Veldet Velidedeoğlu bile bu yaşında öz Türkçe yazıyor” diye akıl veriyor. Fakat bizim küçük kız ne bilsin Hıfzı’yı, Veldet’i, Velidedeoğlu’nu? İsmini söyleyebilmesi için bile defterine 300 defa üst üste yazması gerek! Gözlerini çizgi film kahramanı Heidi’nin gözleri gibi dört açıp bön bön bakıyor öğetmenine.

 

Çok şanslı bir öğrenci fakat, Yıldız Ramazanoğlu. Kitapla, yazıyla haşir neşir olan bir ortamda büyüyor zira. Babası çok kitap okuyor. Siyasetle çok yakından ilgileniyor, hatırâtları, yakın tarih kitaplarını topluyor. Babası her sabah kahvaltıda heyecanla “Bakın yine ne döktürmüş Ahmet Kabaklı” diyerek geliyor. Tercüman Gazetesi’nden evdekilere günün makalesini okuyor; Ergun Göze’yi kaçırmıyor. Annesine Hayat Dergisi alıyor. Kız kardeşine ve kendisine “Ayşegül” serisinin kitaplarını. Amcaları gelince evde Peyami Safa ile Nazım Hikmet arasındaki tartışmalar üzerine hararetli sohbetler oluyor. Bir de zerre kadar kız – erkek ayrımı yapmayan biri, babası. Kızlarının fikirlerine her zaman çok önem veriyor. “Kızım, evlilik için acele etme sakın; kendini geliştir, münevver bir kız ol önce” diyor sürekli kendisine. Cumhuriyet’in kadın yazarlarına ise hayran; Halide Edip’in kitaplarından var evde. Ağabeyi ise kelimelerle anlatılmaz; tam bir kitap kurdu! Bütün parasını kitaplara yatırıyor. Annesi çok öfkelendiği için eve gizlice sokuyor kitapları, ağabeyi. Küçük kızkardeşi Yıldız da suç ortağı, tabiî ki. O ve ağabeyi, binbir yöntem geliştiriyorlar kitapları kapıdan sokmak için. Evin içinde “suç örgütü” yani, anlayacağınız! Annesi raflara sığmayan, evin her yerini ahtapot gibi saran, karyolaların altına, duvar diplerine yerleşen kitaplar yüzünden rahatça temizlik yapamamaktan, yaşanacak yer kalmamasından şikâyet ediyor sürekli olarak. Ağabeyinin kitap alacağım diye aç gezdiğini düşünürseniz, anlarsınız bu kitap tutkusunun hangi boyutlarda olduğunu. Bütün kızgınlığına rağmen bir de bakarlardı ki, anneleri gözlüğünü takmış, bir köşede kitap okuyor. Her şeyin en güzel tarafı, içinde barındırdığı “çelişki”de saklıdır: Çok güzel şiirler yazarmış, kitaptan şikâyet eden bu anne.

 

İlk okuduğu kitap, Nihal Atsız’ın “Ruh Adam” adlı kitabı, Yıldız Ramazanoğlu’nun. Kitapta kızların resimleri yok ama Aydolu, Nurkan ve Güntülü karakterleri kendisini çok etkiliyor. İlk okuyup da kendisini “müstakil bir kişi” olarak hissetmesine yol açan kitap ise, “Küçük Kadınlar”. Öğretmeni yaz tatili için kendisine imzalayıp hediye ediyor, en çok da burdan geliyor kitabın değeri. “Çok değerli, güzeller güzeli öğrencime” diye yazıp takdim ettiği için kendisini gerçekten çok değerli ve güzel hissedip, derinden sarsılıyor haliyle. Şiir dendi mi Namık Kemal okuyorlar evde; Mehmet Akif mısrâları eksik olmuyor. Baudelaire’in “Kötülük Çiçekleri” de sararıp solmuş olarak mevcut evde. Evliyâların menkıbelerini, Cem Sultan’ın başına gelenleri okuyor küçük yaşlarda.

 

Ankara Kız Lisesi’nde kemalist öğretmenlerinden “bir idealin mücadelesini vermeyi” öğreniyor. “Lise Yıllığı”na da arkadaşları, “Yazar olacak” diye yazıyorlar. Fakat “Eczacılık” okuyunca herkes hayâl kırıklığı yaşıyor. Ankara Kız Lisesi’ndeyken “bir idealin mücadelesini vermeyi” öğrenen Yıldız Hanım, Hacettepe Üniversitesi’nde de “ideallerin bazen insanı nasıl körleştirdiğini” görüyor.

 

Ankara’da doğan Yıldız Ramazanoğlu, doğduğu yerde büyüyor, büyüdüğü yerde okula gidiyor, okula gittiği yerde olaylara karışıyor, olaylara karıştığı yerde evleniyor, evlendiği yerde anne oluyor. Daha dünyaya geldiği şehirde, yaşanacak her şeyi yaşıyor aslında. “İstanbul’a taşındığında yapacak bir şey kalmamıştı” görünüşte ama, öyle değil işte! Çünkü o, herhangi biri değil, Yıldız Ramazanoğlu. Asıl herşey, İstanbul’da başlıyor. Yeniden başlıyor herşey. Bazı insanların sadece bir hayatı, yalnızca bir tane yaşam öyküsü yoktur. Yıldız Hanım da, işte böyle insanlardan.

 

Öğrencilik yıllarında Ülkü Ocakları Yönetim Kurulu Üyeliği’nde bulunuyor. Irkçı – Türkçü düşüncelerle yetişen Yıldız Ramazanoğlu ve eşi Burhan Kavuncu, 1980’li yılların başında İslamî düşünce ile tanışıyorlar ve ayrılıyorlar bu çizgilerinden. “İkinci hayat” böylece başlıyor; kendi ifadeleriyle, “cahiliye hayatı” da böylece geride kalıyor. 

 

Üniversiteye başladığı yıl çıkarmaya başladıkları aylık Ana Gazetesi’ndeki yazıları, sonra Elif Yıldız müstear ismiyle Genç Arkadaş Dergisi’nde yazdığı denemeler, Yıldız Ramazanoğlu’nun ilk yazılarıdır. “İlk yazılar”! Bunun nasıl muhteşem bir duygu olduğunu ancak bir “yazar” bilebilir. Yazmayana, yazmamış olmayana bunu “yazarak” anlatmak ise, imkânsız bir olaydır. Bu duyguyu ilk kez bu gazete ve dergideki yazılarıyla tadıyor O. Ama “Yıldız Ramazanoğlu” olarak değil, “Elif Yıldız” olarak.

 

Bunları, genel yayın yönetmenliğini eşi Burhan Kavuncu’nun yaptığı Yeryüzü ve Yeni Yeryüzü dergileri takip ediyor.

 

Birçok süreli yayında denemeler ve hikâyeler yayınlıyor. İki güzel kızın annesi olarak Türkiye’de ve dünyada “kadın zirveleri”ni izliyor. Bir grupla Ortadoğu’nun “ortak rûhunu” görmek için seyahat ediyor.

 

Kitap fikri biraz geç geliyor ama çok bereketli geliyor: Bir Dünyanın Kadınları (1998), Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kadının Tarihî Dönüşümü (2000), Derin Siyah (2007), İkna Odası (2004), İçimden Geçen Şehirler (2005), Kırmızı (2006), Zilha Günü (2008), Bağdat Fragmanı (2008), Angelika (2010).

 

Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) tarafından 2002’de “Yılın Hikâye Ödülü”nü, 2009’da ise “Yılın Gezi Ödülü”nü alan edebiyatçı – yazar Yıldız Ramazanoğlu, şu anda haftalık Özgün Duruş Gazetesi ve günlük Zaman Gazetesi’nde yazıyor.

 

Yıldız Ramazanoğlu, gerek “yazar” kimliğiyle, gerek “aktivist” kimliğiyle ve en çok da “kadın” kimliğiyle dünyanın pekçok ülkesini geziyor. Bu gezilerinde farklı dillerden insanlarla tanışıyor, görüşüyor, tartışıyor, fikir teatisinde bulunuyor. Fakat dünyanın farklı ülkelerini gezip farklı topluluklardan insanlarla tanışınca, bir şeyin farkına varıyor. İnsanların renkleri ve dilleri farklı olsa da, tüm insanlık ailesinde ortak olan bir dilin var olduğunu öğreniyor; “gönül dili”. Bizimle sohbeti işte bu dilde yapıyor:

 

* * *

 

 

 

1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

 

Bu, özgüvenden yoksun insanların yapabileceği birşey. İsimlerin “silinince kaybolacağını” düşünmek büyük hataydı. Tersine, belleğin en değerli yerinde saklanmasına yol açtılar. Bu sadece Kürtçe mes’elesi değil; yer isimleri, mahalle ya da cadde isimleri Türkçe olanlar da iktidarlara göre durmadan değişiyor; bu çok yanlış. Bu köksüzlüğe ve ayrılıkçılığa yol açıyor diye düşünüyorum. Bir köyün ismi tecrübenin içinden süzülerek kazanılmış bir doğal güzelliktir; bunu görememek büyük basiretsizlik. 

 

2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?

 

Yerinde bir mücadele. Zenginliğimize yeniden kavuşmak olur. Barışa giden yolda önemli bir adım olduğu için imzaladım.

 

3 – Yıldız Ramazanoğlu, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?

 

“Garipler” köyü olabilir. Yeryüzündeki sürgünümüzü, misafirliğimizi anlatıyor. Bu yüzden dayanışma ve işbirliği içinde bu macerayı hakkıyla tamamlamamızın en doğru yol olabileceğini çağrıştırıyor.

 

4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?

 

İstanbul’u seviyorum. Bütün insanlık hallerimize karşılık gelebilecek köşeleri var. İnsansız kaldığımızda da teselli edebilen ve kendimizi yalnız hissettirmeyen bir yanı var. Öte yandan karmaşasını ve sürüklemesini seviyorum. Bazen kendini unutmak ve sürüklenmek istiyor insan. Tefekkür için de seçenekler sunan bir şehir. En çok, nadir rastlanan kumsallarını seviyorum. Kalabalığın içinde denizin kıyıya vurup hâlâ sesini duyurabildiği anları.

 

5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?

 

Asi Nehri’nin ismini severim. Zayenderut Nehri’nin ismini de severim İsfahan’daki. O da bizim nehrimiz, coğrafyamızı geniş tutalım.

 

6 – Desem ki, ben de ikinci bir Yıldız Ramazanoğlu olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?

 

Herkesin kendisi olması en değerlisi. Hayat bizi yutup bitirmeden alan açmaya çalışmak, bir iş çıkarmak, güçlü, tutkulu bir arzu işi. Her kitabın maliyeti var bedenden ve rûhtan yana. Hak ve adalet arayışında inat etmenin acılı keyfi var. “Bu çizginin her türlü karşılığına hazır mısın?” diye sorardım.

 

7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?

 

Veda Hutbesi’ni okurdum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

≈ RECEP MARAŞLI ≈

 

 

 

 

Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz ikinci isim, onca birikimine rağmen sadeliğinden hiçbir şey kaybetmemiş ve sürekli üreten, çabalayan bir araştırmacı, bir bilge: Düşünür – Yazar Recep Maraşlı.

 

“İnsan” olarak çok güzel bir insandan, güzel bir dosttan bahsedeceğm size. “Fikir ve mücadele adamı” olarak da, daha oyun çağındayken başlayan bir fikir ve mücadele hayatından. Onun için anlatması çok zor; ama deneyeceğim.

 

16 Şubat 1956 tarihinde Erzurum’da doğuyor Recep Maraşlı; Türkiye’nin en soğuk şehrinin en soğuk zamanında. Ancak soğuk Şubat’ın soğuk Erzurum’unun en sıcak evlerinden birinde doğuyor; sıcak bir aile ortamında. İlk ve orta öğrenimini bu şehirde tamamlıyor.

 

Türkiye’nin en soğuk şehrinin en soğuk zamanında ancak en sıcak evlerinden birinde doğan bir insan, sonradan öğrenemz bazı şeyleri, doğuştan sanatçı ve edebiyatçı doğar haliyle. Daha ilkokul ve ortaokul dönemlerinde, güzel sanatlar ve edebiyat yeteneği ile tanınıyor, bu Erzurumlu çocuk.

 

Erzurumlu bu küçük çocuk, hakikaten bambaşka bir çocuk. Dedim ya; anlatması çok zor.

 

Siz hiç 12 yaşındayken dergi çıkaran ve “genel yayın yönetmeni” olan birini duydunuz mu? Bizim, tırnaklarımızla kazarak karpuzların üzerine ismimizi yazdığımız dönemde, dergi çıkarıyor küçük Recep.

 

1968 yılında, henüz 12 yaşındayken, Erzurum Gazi Ahmet Muhtar Paşa Ortaokulu’nda öğrenciyken “Ayna” isimli kültür ve edebiyat dergisini çıkarıyor. Bir yıl sonra, 1969, henüz 13 yaşındayken, Atatürk Lisesi’nde “Aydınlık” ve ondan da bir yıl sonra, 1970, henüz 14 yaşındayken “Çaba” adlı kültür ve edebiyat dergilerini çıkarıyor. Bunlarla da yetinmiyor, Eylül 1969’dan başlamak üzere, Erzurum’da yayınlanan “Devrim” adlı günlük yerel gazetede üç yıl boyunca sürekli yazıları yayınlanıyor. Çoluk çocuk sahibi bir yazardan değil, bir ortaokul ve lise öğrencisinden bahsediyoruz burada; inanabiliyor musnuz?

 

 “Komünizm propagandası” suçlamasıyla 1 Mayıs 1972 tarihinde ilk kez hâkim karşısına çıkarıldığında, daha 16 yaşında bir çocuktur Recep.

 

Bundan 29 gün sonra, 30 Mayıs 1972’de Erzurum’da 12 Mart cuntasınıı protesto eden bildirileri hazırlayıp dağıtınca tutuklanıyor. 16 yaşındaki bir çocuğu, Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesi’nde ve Siirt Sıkıyönetim Mahkemesi’nde “tek başına örgüt kurmak” suçundan yargılıyorlar. Burada 17 ay tutuklu kalarak Ağustos 1973 tarihinde tahliye ediliyor. Çıktığında, 17 yaşındadır; bir yaş daha büyümüştür.

 

Diyarbakır Cezaevi’nde “Ocak Komünü” adı verilen Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) grubu içinde yer alıyor. 1975 yılında, henüz 19 yaşındayken, Komal Yayınevi’nin kuruluş çalışmalarında ve çeşitli kademlerinde görev alıyor.

 

1978 yılında, 22 yaşında bir delikanlıyken, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi “Estetik ve Sanat Tarihi” Bölümü’ne kaydoluyor. Fakat ortaokul ve lisede bile okumak haram olmuştu O’na, üniversitede mi gün yüzü görecekti? Üniversiteye başladığı aynı yıl, Komal Yayınevi’nin çıkardığı kitaplar ve Rızgari Dergisi’nin dağıtımı nedeniyle iki kez tutuklanarak toplam 9 ay cezaevinde kalıyor.

 

12 Eylül 1980 askerî darbesinde sonra Ocak 1982 tarihinde tutuklanıyor. İstanbul Sıkıyönetim Askerî Mahkemesi’nde ve Diyarbakır Sıkıyönetim Askerî Mahkemesi’nde “yasadışı Rızgari örgütü üyesi olmak” ve Komal Rızgari Yayınları’ndan ötürü yargılanıyor. Hem bu dâvâlar hem de savunmalarından ötürü toplam 39 yıl cezaya çarptırılıyor. 39 yıl, dile kolay!

 

İstanbul’da Alemdağ Askerî Cezaevi ve Metris Askerî Cezaevi’nde, bir süre sonra da ünlü Diyarbakır 5 No’lu Zindanı’nda aralıksız 9 yıl 7 ay kalıyor.

 

Diyarbakır Cezaevi’nde 1984’teki 49 günlük “Ölüm Orucu” sonucu “beyincik felci” geçiriyor ve vücûdunda önemli arızalar kalıyor. Sadece bunlar mı? 49 günlük bu “Ölüm Orucu”, iki can yoldaşının hayatını kaybetmesine sebep oluyor; Orhan Keskin ve Cemal Arat.

 

Daha sonra, mâhkumlar arasında ve kamuoyunda “Tabutluk” olarak adlandırılan Eskişehir Özel Tip Cezaevi’ne sevk ediliyor. 1990 yılında Eskişehir – Aydın arasındaki  “Ölüme Sevk Yolculuğu”na çıkarılanlardan biri oluyor. 

 

Bu cezaevi koşularında da, içerde bile, politik yazı ve resim çalışmalarını sürdürüyor. Bilekleri prangalıyken bile elinden kalem düşmüyor bu fikir ve micadele adamının. Yazıları başta Rızgari olmak üzere çeşitli dergilerde yayınlanıyor. Cezaevinde yazdığı yazılar, daha sonra “Diyarbakır Rızgari Dâvâsında Siyasî Savunma” adıyla kitap olarak yayınlanıyor.

 

Recep Maraşlı, 1986 – 90  yılları arasında, kısa adı AI olan Amnesty International (Uluslararası Af Örgütü) tarafından iki kez “Yılın Mâhkumu” ve İngiltere, Kanada, Norveç, Japonya, ABD, Belçika, İsveç ve Yunanistan PEN (Poets Essayis Novelists / Şâirler Denemeciler Romancılar) kulüpleri ile Hapisteki Yazarlar Komitesi tarafından “Onur Üyesi” seçiliyor. 

    

1991 tarihinde tahliye ediliyor. 

 

1991’den sonra Komal Yayınevi’nin yeniden faaliyete geçirilmesi çalışmalarına katılıyor. İnsan Hakları Derneği (İHD)’nin düzenlediği çeşitli panel ve Kanal 6 Televizyonu’ndaki bir tartışma programındaki konuşmasında ötürü Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM)’nde yeniden yargılanıyor.

 

1994 yılında tekrar tutuklanıyor. 17 ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye oluyor. Bu sırada “genel yayın yönetmeni” olduğu Sterka Rızgari Dergisi başta olmak üzere Jiyana Nu Dergisi, Newroz Dergisi, Atılım Dergisi, Yeni Politika Gazetesi ve Özgür Ülke Gazetesi gibi yayın organlarında makaleleri yayınlanıyor. Makeleleri toplu olarak 1996 yılında Komal Yayınevi tarafından “Yasaklı Yazılar” adıyla kitaplaştırılıyor.

 

En başında da dediğimiz gibi, O sadece bir edebiyatçı ve yazar değil, aynı zamanda bir sanatçı. Cezaevindeki resim çalışmaları Nisan – Mayıs 1996 aylarında İstanbul’da “Nayên Gırtın” (Hapsedilemeyenler) adıyla MEDKOM  ve Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM)’nde sergileniyor. 

 

Daha sonra, kesinleşen mâhkumiyetlerinden dolayı 1997 – 98  yıllarında 1 yıl 18 ay daha Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde tutuklu kaldıktan sonra tahliye oluyor.

 

Recep Maraşlı, 1998 yılında ABD’deki PEN Kulübü tarafından “Vasyl Stus Özgürlük Ödülü”, aynı yıl Ayşe Nur Zarakolu ile birlikte Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’de kısa adı IPA olan International Publishers Association (Uluslararası Yayıncılar Birliği) tarafından “Özgür Yayıncılık Ödülü”, bir yıl sonra, 1999’da ise ABD’nin New York şehrindeki kısa adı HRWC olan Human Rights Watch Committee (İnsan Hakları İzleme Komitesi) tarafından “Halman / Hammett Bursu Ödülü” alıyor. 

 

İnandığı dâvâ ile “beşik kertmesi” olan ve verdiği mücadele ile “izdivaçlı” olan bir adamın evliliği de bu minvalde olur, elbette ki: Kendisi gibi “Rızgari dâvâsı”ndan yargılanarak Ankara – Mamak Cezaevi’nde ve Diyarbakır Zindanı’nda 4 yıl yatan dâvâ arkadaşı Nuran Maraşlı (Nuran Çamlı) ile evli ve bir çocuk babasıdır, Recep Maraşlı.

 

1999 yılından beri Almanya’nın başkenti Berlin’de “politik mülteci” olarak yaşayan düşünür, yazar, edebiyatçı, sanatçı ve aktivist Recep Maraşlı, son olarak “Ermenî Ulusal Hareketi ve 1915 Soykırımı” isimli değerli kitabını yayına hazırladı.

 

Özgür Üniversite Yayınları, Kovara Bir, Mesafe gibi dergi ve kitap serilerinde makaleleri yayınlanan Recep Maraşlı’nın Gelawej (www.gelawej.net) sitesinde periyodik yazıları yayınlanmaktadır. Almanya’nın başkenti Berlin’den yayın yapan Gelawej sitesinin editörlerinden biridir, aynı zamanda.

 

Siyasî mücadele ve edebî – sanatsal üretimler ile geçirdiği dolu dolu hayatını sayısız uluslararası ödüller ile taclandıran Recep Maraşlı, dünyanın farklı ülkelerindeki üniversitelerin, kuruluşların ve entellektüel çevrelerinin davetlisi olarak dünyanın her yerindeki seminerlere ve etkinliklere davet edilmekte, buralarda farklı dillerde konferanslar vermekte, konuşmalar yapmaktadır. Ancak Recep Maraşlı’nın dostlarıyla yaptığı sohbette kullandığı başka bir dil vardır ve dost sohbetlerini hep bu dilde yapar; “gönül dili”. Bizimle sohbetini bu dilde yapıyor:

 

* * *

 

 

 

 

1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

 

İsimlerin değiştirilmesi mes’elesi aslında buzdağının bir parçası.

 

Bugün “Türkiye Cumhuriyeti” devletinin resmî sınırlarıyla çerçevelenen coğrafya, asıl olarak 1923’ün Osmanlı İmparatorluğu’ndan başka birşey değildir. I. Dünya Savaşı’nın ardından imparatorluk toprakları “Misak-ı Millî” denilen bu sınırlara kadar gerilemişti.  Osmanlı İmparatorluğu, “millet-i hâkime”si Türk ve İslam olmakla beraber henüz bir “ulus devlet” değildi. İmparatorluk, içinde pekçok ulusu, etnik grubu, dîn, mezhep veya cemaati barındırıyordu. Bu etnik – kültürel çeşitlilikten nasıl “bir tek ulusa - Türk ulusuna” dayalı bir ulus devlet oluşturuldu? İşte bütün mes’ele bu “tek tipleştirici süreçte” yatıyor. Soykırımlar, sürgünler, katliâmlar, asimilasyon ve millî zûlüm politikalarıyla yukarıdan aşağıya dayatılan bir “Türk ulusu” kalıbına dökülmeye çalışılmıştır herşey. Ermenî, Rum, Asurî gibi Hristiyan halklar kırılmış ve sürülmüş; başta Kürtler olmak üzere Balkan ve Kafkas göçmeni Müslüman halklar da zorla Türk kimliği içinde eritilmeye çalışılmıştır. Göçmen halklarda ve Lazlar’da başarılı olan bu politika,  Kürtler’in direnişleriyle karşılaşınca onlar da katliâmlardan, sürgünlerden nasiplerini almışlardır.

 

Yüzbinlerce insanın acımasızca boğazlanıp, oradan oraya sürüldüğü, öz benliğini inkâr edip başka bir kimliğin kalıbına girmesi için inanılmaz zûlümlere uğradığı bir Türk ulus devleti yaratma sürecinden söz ediyoruz. 19. yy sonlarından başlayıp İttihad – Terakki yönetiminde, I. Dünya Savaşı’nda doruğa çıkan, kemalistlerce de devralınıp bütün bir Cumhuriyet tarihince sürdürülmüş bir politikadır bu.

 

İşte “isimlerin değiştirilmesi” konusu da bu zalimane sürecin bir ürünü, onun mantıksal bir tezahürü olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Bahsettiğimiz “ulusal sınırlar” aslında içinde birçok ülkeyi barındırıyordu; Batı Ermenistan, Kürdistan, Lazistan, Pontus, Asur Ülkesi, Kapadokya, Kilikya... Bunların hepsi kendi içinde tarihsel bütünlükleri olan coğrafî alanlardır. Üzerinde yaşayan insanlar tek tip kimliğe sahip “Türk” sayılınca veya Türk olmaya zorlanınca, onların ülkeleri de “yok” sayıldı, yutuldu, tarihsel izleri silindi. “Türkiye” oldu, Anadolu oldu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu oldu, Karadeniz oldu vb... Sonradan da sıra o ulusların tarihsel, kültürel varlıklarının birer belgisi olarak klan, köy, kasaba ve yerleşim yerlerinin isimlerine geldi. Onların hepsine sistemli olarak masa başında yeni Türkçe isimler uyduruldu.

 

Çok uluslu, çok kültürlü bir toplumsal yapıyı akla gelebilecek her türlü zor yoluyla tekçi bir ulusal modele uydurmak, doğaldır ki; toplumsal hafızayı silme işlemi olmaksızın kalıcı bir başarıya ulaşamazdı. “Resmî Tarih” dediğimiz bela buradan türemiştir. Yalana, inkâra ve ideolojik imtiyazlara göre tasarlanmış yen bir tarih yazımı tüm gerçeğin yerine ikame edilmiştir. Bütün toplumun tarihsel hafızasını silerek yeniden formatlamak gibi bir “toplum mühendisliği”ne girişilmiştir. Eğitim sistemi, basın yayın vb. herşey buna göre dizayn edilmiştir. İsim değiştirme uygulaması da bellek silme işleminin ayrılmaz bir parçası. Osmanlı alfabesinin kaldırılması da “Batılılaşma”, “Modernleşme” gibi gerekçelerle öne sürülse de aslında, bir sonraki kuşağın geçmiş bütün tarihsel metinlerle doğrudan ilişkisini kesmeyi amaçlıyordu. Ki böyle de oldu.

 

Dolayısıyla bir yerleşim yerinin orijinal ismini değiştrmek, bir Kürd’e “sen Türk’sün” demek; bir Ermenî’ye “sen yabancısın” demek; etnik kökeni ve menşei çeşit çeşit insanların çocuklarına her gün sabah akşam avaz avaz “Türküm! Doğruyum! ... Varlığım Türk varlığına armağan olsun!” diye bağırtmanın bir türevidir.

 

2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?

 

Kemalizm’in dayattığı “Resmî İdeoloji” ve “Resmî Tarih” ile kavga ederken böyle bir sorunun varlığından haberdar olmamak imkansız... Resmî tarihin kararttığı her gerçekliğe karşı bir duyarlılık oluşuyor.

 

Öğrencilik yıllarımda özellikle köylerin isimlerini anlamakta zorluk çektiğimi hatırlıyorum. Giderek “herhalde yerleşim isimleri genelde böyle anlamsız oluyor demek ki” diye düşünmeye başlamıştım. Zamanla “eski” isimlerin anlaşılmazlığına karşı yeni isimlerin “anlaşılabilir” olmasına sempatiyle baktığım bir dönem oldu. Demek ki bu tam da bir “zehirlenme” dönemiydi.

 

Militarist – bürokratik oligarşik yapının yaşamda önümüze çıkardığı yığınla saçmalık, zorbalık, adaletsizlik karşısında herşeyi yenibaştan ve bağımsız bir düşünüşle sorgulamaya başladıktan sonra ufkumuz biraz biraz açılmaya başladı.

 

Bugün artık utanarak ve yüzümüz de kızararak görüyorum ki “anlaşılmaz” bulduğumuz isimler aslında bu coğrafyada bizimle beraber yaşayan, hatta bizden daha önce yaşamış yerli uygarlıklara, halklara, kültürlere ait tanıklardır. Bu halkların kimi fiziken, kimileri de kültürel olarak yok edildikleri için kalan izler de “anlaşılmaz isimler” haline gelmekte.

 

“Değiştirilen isimler” konusu Kürdistan’ın sömürgeleştirilmesi ve asimilasyon tartışmaları bağlamında ancak 80’li yıllarda gündeme geldi. Kendi gerçekliğimizi resmî tarihin çarpıtmaları dışında bilimsel bilgi ve gereklikler üzerine yeniden inşâ etmek ihtiyacı Kürt aydınlarını, kendi dillerini, kültürlerini, tarihlerini incelemeye sevk etti. Bu tür çalışmaların Türkiye’nin “akademik dünyasında” yapılması mümkün değildi. Yalın ve bilimdışılığın yüceltildiği bir üniversite ve basın – yayın camiâsı var Türkiye’de.

 

Bu yüzden birçok politik teorisyen, örgütçü hatta aktivist, ihtiyacı olan nesnel bilgiye ulaşmak için bizzat kendisi bir şeyler üretmek, araştırmak zorunda kaldı. Elbette bu çabalardan eğri büğrü sonuçlar da çıkmıştır ama Türk akademi dünyasının sefaletine bakılırsa doğru düzgün çalışmalar da yine ancak bu alanın dışında  çabalarla mümkün olabilmiştir.

 

Ben de politika teorisiyle uğraşırken, öncelikle yakın tarihimizi öğrenme ihtiyacı duyan ve bu alana yönelen kişilerden biriyim. Tabiî ki öncelikle varlığı inkâr edilen, yok sayılan, karanlıklara terk edilen Kürt halkının tarihini... Buna uğraşırken şu gerçeği fark ettim ki; Ermenîler’in tarihini bilmeden Kürt tarihini, Süryanî tarihini bilmeden Ermenî tarihini, Yunan tarihini bilmeden Fars tarihini, Arap tarihini bilmeden Türk tarihini, kısaca bütün bunların hepsini birden, birbirleriyle olan bağlantıları, etkileri ile beraber ele almadan da ne sömürgeciliği ve ne de kendine özgü bir iktidar biçimi olarak kemalist – bürokratik yapıyı tahlil etmek imkansızdır.

 

Önceki yıl yayınlanan “Ermenî Ulusal Demokratik Hareketi ve 1915 Soykırımı” isimli kitabımın işte böyle gelişen ve yaklaşık 15 yıla yayılan bir yazım serüveni var. O, Türkiye’de bilgi üretmenin la’netini üzerinde taşır gibi cezaevlerinde doğdu  ve ancak yurtdışında, sürgünde tamamlanabildi. Bu çalışma sırasında değiştirilen yerleşim yeri isimleri çok daha fazla ilgimi çekti. Onları adetâ coğrafyamızda yapılan soykırımların, sürgünlerin, katliâmların unutulmuş izleri olarak görmeye başladım. O isimler bölgemizdeki kadim halkların, ulusların, kültürlerin, inanışların birebir varlığını kanıtlıyor. Bu izler 60’lı yıllardan sonra daha büyük bir aceleyle silinmeye çalışılmıştı.

 

Kitabımda bu konuya “DEĞİŞTİRİLEN TARİHSEL İSİMLERİN ETİMOLOJİK KÖKENLERİ” başlığıyla özel bir bölüm açtım ve Hakkari’den Trabzon’a kadar birçok ilden değiştirilen isim örnekleri ve bunların etimolojik kökenleri üzerine bir tartışma yaptım. Tabiî bu çalışma başlı başına ele alınması gereken, değişik disiplinlerle ortak biçimde yürütülmesi gereken kapsamlı bir iş. Elimde bir hayli malzeme de toplanmıştı.

 

Değiştirilen isimlerin iadesini, değişik ulus, etnik grup ve kültürel yapılara saygının asgarî bir ifadesi olarak, demokratik, hümaniter bir talep olarak çok önemsiyorum. Bazıları küçümseseler de siyasî gerekçeleri ve anlamı da çok sağlam olan bir talep bu.

 

Sizin “Adını Arayan Coğarafya” çalışmanızı duyunca çok sevindim ve heyecanlandım doğrusu. Sizin titiz çalışmanız ve hakkaniyetli duruşunuz eseri çok daha önemli kılıyor. Önce Bilge Umar’ın “Türkiye’deki Tarihsel Adlar” üzerine kapsamlı bir çalışması vardı. Değerli seydâmız Abdullah Varlı da  “19. Yüzyıl’da Kürdistan’ın Sosyo – Kültürel Yapısı, Kürt – Ermenî İlişkileri” isimli çevirinin sonuna eski köy isimleriyle ilgili çizelgeleri, yeniden düzenleyerek katkılarda bulunmuştu. Geçen yıl Sevan Nişanyan, “Adını Unutan Ülke” kitabı ile çok önemli bir katkı yaptı bu alanda.

 

Benim yoğun ilgi alanıma giren bu konuyu geçen yıl editörlüğünü yaptığım Gelawej.net sitesinde “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” başlıklı bir kampanyaya dönüştürdük. Burada amacımız imza toplamaktan ziyade, bu konudaki duyarlılıkları teşvik etmek ve yerleşim yerlerinin orjinal biçimleri ve kökenleri hakkında daha çok kaynak toparlamaktı. AK Parti hükümetinin, yerleşim yerlerinin orijinallerinin iadesi konusunda umut verici söylemler geliştirmesi de bu konunun daha somut, elle tutulur biçime dönüştürülmesinde itici oldu.

 

Dolayısıyla sizin bu kampanyanız gökte ararken yerde bulunmuş bir nimet gibi geldi bana. Bizim sitede yürüttüğümüz kampanyanın çok ilgiyle karşılandığını ve gerekli yankıyı bulduğunu söyleyemem. Belki bu bizim hitap ettiğimiz alanın darlığı ile de ilgili olabilir. Şimdi yapılan kampanya ise çok daha ve geniş bir yelpazeye hitap ediyor. Kampanyanın takdimi ve içeriği benim görüşlerimi de birebir ifade ediyor ve bu nedenle can-ı gönülden destekledim bu çalışmayı.

 

Yalnız iki konuda çekincem vardı. Biri, isimlerin iadesi sırasında ideolojik nedenlerle yeniden çarpıtılma tehlikesiydi. Örneğin; Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün sembolik olarak isim iadesini destekleme tavrını gösterdiği Norşin hadisesi... Uyduruk ismi “Güroymak” olan bu yerin, o günlerde basına yansıyan tartışmalara göre isminin Kürtçe “Nûrşîn” olduğu ve “nûrlu yer” anlamına geldiğiydi. Bu beldedeki şeyhlerin ve dîn bilginlerin çoğunluğu da “nûrlu yer” açıklamasını doğruluyormuş! Oysa ismin orijinali “Nûrşîn” değil, “Norşên”dir; Ermenîce’dir ve Ermenice “yeni = nor” ile “şên, şîn = yer” kelimelerinden oluşuyor. Üstelik Norşên tek değil; Bitlis’in Tatvan ve Adilcevaz ilçelerinde iki tane daha “Norşên” var. Erzurum’da Tortum, Ilıca ve Şenkaya’da da üç tane “Norşîn” var. Kezâ Sivas, Gümüşhane, Van, Adana ve Diyarbakır’da da “Norşên”, “Norşîn” ya da “Norşun” isimli yerleşimler var.

 

Eğer isimleri iade ederken onları güncel ve siyasî ihtiyaçlara göre çarpıtmaya kalkarsak bu da “kaş yapayım derken göz çıkarmak” olur.

 

Diğer yandan yine sitedeki kampanya sırasında gayr-ı resmî olarak birçok kişiden aldığım; “Yalnızca Kürtçe isimlerin geri iadesini talep etmeliyiz; Ermenîce vb. diğerlerini istemek yanlış olur” (?) şeklindeki taleplerdi. Bu da başka türlü bir felaketli bakış örneği. TC’nin bu coğrafyada yaşamış halkların izlerini silmesine karşı çıkarken, silinen diğerlerini talep haline getirmemek, bu işlemin devamını onaylamak anlamına gelir, suça ortak olmak anlamına gelir. İsimler Ermenîce olsun, Kürtçe olsun, Arapça veya Lazca olsun bir ulusal kimliğin yok edilmesi iradesini, niyetini ortaya kayarak siliniyorlar. Belleğimizi yeniden kazanacaksak bu ancak bütüncül bir bilinç ile olabilir. Parçalı bir bellek, şizofren almayı kabul etmek demektir..

 

Sizin yürüttüğünüz kampanyada bu tür kaygılar güdülmediğini, Kürt, Ermenî, Süryanî, Rum, hangi dildeyse aynı derecede saygı duyularak geri isteniyor olması içimi rahatlattı ve büyük bir istek ve gönül rahatlığıyla kampanyayı destekliyorum.

 

3 – Recep Maraşlı, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?

 

Böyle bir durumda  kuruluş aşamasından başlamak üzere bir süre, örneğin bir 20 – 30 yıl “İsimsiz”, “Bênav” kalmasını tercih ederdim. Tâ ki o yerleşim yerini kuran insanların, o kuruluşta oluşan yapılaşmalar ve sosyal yaşamın içinden kendisi için uygun bir isim hakkedene kadar. Bu da o yerleşimi kuran insanlar tarafından ortaya atılan bir isim olmalı ve eğer çok alternatif varsa oylamayla belirlensin isterdim.

 

4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?

 

Bitlis’i / Pağêş’i... Mimarisi ve tarihsel dokusuyla bölgemizin Ortaçağ romantizmini halen yaşatan ender yerlerden biri olarak düşünüyorum. Diğeri de Mardin... Bitlis’i, 25 yıl baba evine ziyarete dahi gidemeyen annemin ninni gibi anlatımlarından dinlemiştim. İlk gördüğümde de hayatımın en güzel uykusunu orada uyudum ve en güzel sabahına orada uyandım. Çok az kalmama rağmen bana ana kucağı gibi huzurlu ve bir dost sıcaklığı hissi verir hep.

 

5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?

 

Havzalarında kadim pekçok uygarlığı aynı anda sulayıp besledikleri ve birbrlerine kavuşmaya çabalayan iki dostu andırdıkları için Fırat ve Dicle (Euphrat ve Tigris).

 

6 – Desem ki, ben de ikinci bir Recep Maraşlı olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?

 

“Maraşlı olmaya çalışarak bizi Sediyani’den mahrum etme!”

 

7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?

 

 “6 milyar insanın aynı anda tek bir insanı dinleyebiliyor olması ve dinlemesi müthiş bir şey; tehlikenin ve olanağın farkında mısınız (?)” diye sorardım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

≈ FATMA GÜLBAHAR MAĞAT ≈

 

 

 

Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz diğer isim, roman ve edebiyat dünyamızın renkli isimlerinden Edebiyatçı – Yazar Fatma Gülbahar Mağat.

 

Adıyamanlı bir ailenin kızı olarak 1974 yılında Adana’nın Yüreğir ilçesinde doğmuş, Fatma Gülbahar Mağat. Fakat aile büyükleri, “Biz Adıyamanlı doğarız Adıyamanlı ölürüz” deyip nüfûs cüzdanındaki “Doğum Yeri” hanesine “Adıyaman” yazdırmışlar. Eskiden hep böyle yaparmış büyükler; doğum yeri olarak Adıyaman yazdırmış babası.

 

Aile dediysek de, öyle şimdiki gibi her ferde bir odanın düştüğü ailelerden değil. 41 kere maşallâh, 9 kardeşin ikincisi olarak doğmuş. Yüreğir’de doğmuş, orada büyümüş. Büyümüş de büyümüş. Her büyüdüğü sene de, yeni bir kardeşi daha olmuş. O büyüdükçe kardeşlerin sayısı da artmış.

 

Aile büyükleri bir yandan harıl harıl çalışıp rızıklarını temin etmeye çalışmışlar, bir yandan da çocuklarını büyütmüşler. Bir de bakmışlar ki, bizim küçük kız okul çağına gelmiş! “Okul mu, hadi yaa, ne de çabuk geldi? Bunu hiç hesap etmemiştik!”... Çalıştıkları için okula kaydettirmeye zaman bulamamışlar ilk yıl. “Amaan, biraz büyür bari” diyerek de kendi kendilerini teselli etmişler. Böylece ilk sene okula yazılamamış küçük kız.

 

İkinci yıl yine aynı muhabbet olunca, 4. sınıfa giden ablası tutmuş elinden küçük bacısının; elinden tutup okula kaydettirmeye götürmüş. Böylece, henüz ilkokul 4. sınıf öğrencisi olan ablası sayesinde başlamış okul hayatı.

 

Eskiden kızlar kolay kolay okutulmazdı. Her yeni kayıt dönemi geldiğinde pıt pıt atarmış kalbi bizim küçük kızın, “Babam ya okutmak istemezse” diye. Uzun yalvarmalar sonunda, araya giren öğretmenlerin hatırı kırılmamış ve babası izin vermiş.

 

İlkokulu başarıyla bitirmiş. Sıra ortaokula gelince, yine aynı dert! Ailesinden kimse kaydıyla ilgilenmeyince, bizim küçük kız tek başına gidip kaydını yaptırmak için okulun yolunu tutmuş. Ortaokula kendi başına kayıt yaptırmasının mümkün olmadığını söylediklerinde, yalvar yakar annesinin yengesini “velisi olması için” ikna etmiş. Babası zaten ilgilenmezmiş böyle işlerle ama annesi neden gelmemiş, onu da hatırlayan yok ya şimdi.

 

Okuma aşkını ortaokulda, edebiyat öğretmeninin sayesinde keşfetmiş. Okudukça kendini unutuyor, bambaşka âlemlerde, bambaşka düşünceler içinde buluyormuş kendisini. Okudukça büyüdüğünü, büyüdükçe açlığının arttığını hissediyormuş. O kadar çok okuyormuş ki, o kadar çok okuyormuş ki, eline tutuşturabilecekleri kitap kalmamış artık okulun içinde. Öğretmeninin dediğine göre, neredeyse üç yıl içerisinde, okul kütüphanesinde kendisine verebileceği kitap kalmamış.

 

Tedrisat hayatının hiçbir döneminde anne ve babası yok, bu garip öğrencinin. İlkokula kaydını ilkokul 4. sınıfa giden minik ablası sayesinde, ortaokula kaydını annesinin yengesi sayesinde yapan bu küçük kız, liseye kaydını da öğretmeninin karısı sayesinde, üniversiteye kaydını ise teyzesinin kocası sayesinde yaptırabilmiş. Her okulu farklı bir “veli” ile okumuş böylece.

 

İlk, orta ve lise öğrenimini yaptığı Adana’dan dışarıya, üniversite sayesinde çıkabilmiş nihayet. Adana’dan çıkan insan hep kuzeye yönelecek değil ya, O doğuya doğru yönelmiş. Diyarbakır Dicle Üniversitesi’ne yaptır(ıl)mış kaydı(nı). Tedrisatıyla hiç ilgilenilmeyen küçük kız, bir de bakmışlar ki, büyümüş de üniversiteli olmuş. Tabiî, sırf kardeşi okusun diye yıllarca çalışmak zorunda kalan ablası ve yanında olup elinden tutmasa da binbir sıkıntıya katlanan annesi sayesinde.

 

Ortaokulda başlayan “okuma aşkı”, lise ve üniversite dönemlerinde büyüyerek devam ediyor. Okumalarının en güzellerini Diyarbakır’da, üniversite yıllarında yapıyor. Çünkü artık okumaları biçimlenmeye, hayatına yön vermeye başlıyor.

 

Okulda hep kompozisyon yazdırırmış hocalar. Bir cümle hakkında sayfalarca yazarmış da şaşırırmış arkadaşları. Sonra yazmayı keşfetmiş. Beyaz sayfanın karşısında, kendisiyle başbaşa, özgür ve çevresinden bağımsız… O zaman anlamış ki, insanlarla değil ama kâğıtlarla daha iyi anlaşıyormuş, daha güzel ifade ediyormuş merâmını.

 

1997 yılından bu yana da yazı çalışmaları yapmakta, Fatma Gülbahar Mağat. Yazdıkça yazıyor; çevresinden etkilenmeden, kimseden çekinmeden yazıyor. Kalbinde ne varsa olduğu gibi diline, dilinde ne varsa da olduğu gibi kalemine yansıyor. Zaten bunun için çok seviliyor O’nun yazıları. Çok okunuyor, yakından takip ediliyor ve her okuyan, kendinden bir parça buluyor O’nun paragraflarında. İster araştırma – inceleme türü olsun, isterse düşünce – yorum, O’nun her yazısı mutlaka edebî bir tad bırakıyor okuyucunun damağında.

 

Yazınca en güzelini yazan ama yine de okumayı yazmaktan daha çok seven bir yazar, hayatını nasıl bir insanla birleştirir? Elbette ki kalemi güçlü bir yazarla evlenir. Kendisi gibi roman yazarı, edebiyatçı Faruk Mağat’la evlenir. Zaten her yönden benziyorlar biribirlerine; gören karı – koca değil, bacı – kardeş sanır ikisini. Huyları, zevkleri, ilgi alanları ve çalışma sahaları da benziyor. Sadece bunlarla kalsa iyi! Biri Adıyamanspor, biri Urfaspor; ikisinin de renkleri “sarı – yeşil”.

 

Hemşire olduğu için eşinin memleketi Şanlıurfa’da, Harran Üniversitesi’nde göreve başlıyor. Kısa sürüyor ama Urfa’nın güzelliklerini tatmak; doya doya yaşamak. Bir yıl sonra eşinin işi dolayısıyla İstanbul’a geliyorlar.

 

Gurbet zor ama “sebat”la tanışıyorlar orada. Sadece bununla değil, aynı zamanda Sebat Dergisi’yle de tanışıyorlar. Sebat Dergisi’nin yazar kadrosunda Fatma Gülbahar Mağat. Bu arada Vakıf Gureba Hastanesi’nde çalışmaya başlıyor. Eşinin tavsiyesi üzerine yazmalarını da arttırıyor ayrıca. Zaten küçüklüğünden beri alışmış başında bir “veli” olmasına; zoruna gitmiyor.

 

İyi ki de gitmiyor hani! O gazla 2006 yılında “Bir Kadın Ağlıyor” adlı romanını yazıyor. Akış Yayınları tarafından yayınlanan bu roman, O’nun ilk kitabı; ilk gözbebeği. 2008’de tamamladığı “Gülseren” isimli romanı ise yine Akış Yayınları’nda, yıllardır rafları doldurmayı bekliyor.

 

Tayininin çıkması nedeniyle İstanbul’a veda edip, Bilecik’in şirin bir köyüne yerleşiyorlar; bu şirin köyde hayata tutunmaya çalışıyorlar. Dünya tatlısı 2 çocuk annesi. Yüksek lisans için sınavlara hazırlanıyor. Halen bir devlet hastanesinde hemşire olarak görev yapıyor.

 

Fatma Gülbahar Mağat, halen iki ayrı yayın organında, Haksöz (www.haksoz.net) ve Fıtrat (www.fitrat.com) sitelerinde yazıyor. Haksöz sitesinde edebî yazılar kaleme alırken, Fıtrat sitesinde öncü isimlerin portrelerini hazırlıyor.

 

Bütün eğitim hayatını borçlu olduğu sadece bir ablaya sahip olduğu halde kendisi 7 kardeşin ablası olduğu için ülkesinin bütün yurttaşlarıyla “kardeş” olduğunu, insanlar arasında ayrımclık yapmaması gerektiğini çok küçük yaşlarda, hepimizden daha erken öğreniyor. Bu bilinç, yazılarına da yansıyor O’nun. Edebî yazıları sayesinde farklı mezhep, etnik köken ve dilden okuyucularla kaynaşınca, ülkesine barış ve kardeşliği getirecek dili keşfediyor; “gönül dili”. Bizimle sohbeti bu dilde yapıyor:

 

* * *

 

 

 

1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

 

Küçükken köyümüze gittiğimizde, köyün adı için büyükler farklı, gençler farklı isimler kullanırdı da şaşırırdım. “Eskiden adı buydu, sonra değiştirdiler ve bu yeni ismi verdiler” diye açıklardı halamın oğlu. Küçüktük o zamanlar. Şimdi anlıyorum ki, devlet isimleri değiştirerek, aslında bir milleti yok saymaya çalışmış. Kendince o milletin izini, bu topraklardan silmeye çalışmış. Devekuşu misali, kendi başını toprağa gömünce, gerçeklerin yok olacağını sanmış.

 

Aslında devlet, omuz omuza birlikte çarpıştıkları kardeşlerine, istediklerini elde edince ihanet etmiştir. Bunu aynı çatı altında yaşayan iki kardeşin durumuna benzetebiliriz. Büyük olan kardeşin, gücüne güvenerek küçük kardeşe zûlmetmesi, kendince uyarladığı kurallarını zorla kabul ettirmeye çalışması, o yokmuş gibi evin düzenini değiştirmeye çalışması gibi despotça bir tutumdur. Oysa devlet bilmeli ki “birlikten kuvvet doğar”.

 

Bu yapılan değişim eylemleri, öncelikle bünyesinde çok farklı art niyetler barındırmaktadır. Her şeye rağmen bu günlere gelinmiş, değişen dünya ekseninde, Kürt halkının hayat bulduğu yaşam alanlarının isimlerini değiştirmenin anlamsızlığı ve öteleyiciliği, toplumun her kesiminde dillendirilmeye başlamıştır.

 

Yıkıcılığın, ırkçılığın ve hatta bölücülüğün sembolü olan bu eyleme bir an önce son verilmeli ve Kürt halkı, değerlerine kavuşturularak onurlandırılmalıdır.

 

2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?

 

Birliktelik ve birleştiricilik adına olumlu bakıyorum. İnşallâh Türk’ü, Kürd’ü, Çerkez’i, herkes duyarlı davranır ve “Ben de varım” diyebilir. Ben, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” zihniyetine karşı olduğum için imzaladım. Bugün komşunu sokan yılanın, yarın seni sokmayacağının bir garantisi yok. Müslüman kuşatıcı olmalı ve her daim zalimin karşısında durmalıdır.

 

Aslında isimlerin iadesi, yıllar önce yapılması gereken bir olaydır. Çünkü isimleri değiştirmek, hiçbir olumlu neticesi olmayan bir devlet hatasıdır. Devlet bu hatasını kabul etmeli ve geri adım atarak isimleri iade etmelidir. Bu aynı zamanda bir  halkın gasp edilmiş geçmişinin iadesi olacaktır.

 

Geçmiş geçmişte kalmıştır. Dünya ve onunla birlikte Türkiye değişim geçirmektedir. Değişimle birlikte insanlar da bu değişimden etkilenmekte, kendisine yapılanları ve yapılmayanları daha iyi görmektedir. Bu imza kampanyası, susturulmaya çalışılanların çığlığı olma sorumluluğunu yüklenmiştir. Zorla “kendine benzetme” gayretlerinin önünde bir set oluşturmuştur. Bu kampanyaya “adil bir düzen” istediğim için imza attım.

 

3 – Fatma Gülbahar Mağat, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?

 

Ben sıfırdan bir köy kuracak olsaydım, köyümün adı “Heval” olurdu. Heval “dost, arkadaş, yoldaş” demektir. Bazı şiir ve türkülerde “sevgili” olarak da kullanılmıştır. Ayrıca bilindiği üzere, her dosta da Heval denilmez. Daha candan, daha kandan olana denilir. Bu yüzden bu kelimeyi seviyorum ve köyüme bu adı verirdim. Çünkü öyle bir isim olmalı ki, hakkını vermeli niyetimin. Adilce, kardeşçe, dostça yaşanılan bir köy olmalı benimkisi.

 

4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?

 

Ben İstanbul’u sevdiğimi sanıyorum. Kozmipolitanlığını, çok renkliliğini, havasını ve canlılığını…

 

5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?

 

Böyle bir soruyu hiç düşünmedim daha önce. Nehirlerle ilgili pek anım veya hatıram olmadı. Fakat Dicle hep hüzünlü bir zılgıt sesini, ayrılığın ve ihanetin rengini, Kızılırmak ise hep Hz. Hüseyin ve Kerbela’yı hatırlatıyor bana.

 

6 – Desem ki, ben de ikinci bir Fatma Gülbahar Mağat olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?

 

Öncelikle “Her şeyin fazlası zarardır, orta yolu bulmak zorundasınız” diyerek başlardım sözlerime. “Bu fani dünyaya bir mola yeri, gelip geçici bir han gibi görüp, başkalarıyla ilişkilerinizi ‘Kendinize neyin yapılmasını ve nasıl davranılmasını istiyorsanız karşınızdakine öyle muamele edin’ şiarıyla düzenleyin ve kimseye hak ettiğinin üstünde değer vermeyin” derdim. “Adaleti ve dürüstlüğü hep azığınız olarak görerek atın adımlarınızı” uyarısını yapardım.

 

7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?

 

Ben inanıyorum ki, insanların nefislerinden “ben” egosu sökülüp alınsa, cinayetler, katliâmlar, sömürü ve zengin olma hastalığı dahil, tüm marazalar yok olup gidecek ve dünyaya adalet ve güvenlik hakim olacaktır. İçimizde insanlığını, vicdanını ve yaratılma gayesini yitirenleri ayıklayalım. Hepimiz Adem’in çocuklarıyız madem, haksız yere kardeş kanını akıtanlara karşı tek yürek olalım.

 

 

 

≈ NURİ YILDIZ ≈

 

 

 

Masa-yı Esma (İsimler Masası)’da konuk ettiğimiz diğer isim, yaşamıyla, karakteriyle, hem sıcacık bir dost ve hem de oldukça renkli bir insan, Aktivist – Yazar Nuri Yıldız.

 

Öyle renkli bir insan ki, O’nunla tanışıp sohbet ettiğinizde, daha ilk cümlelerde bir sıcaklık kaplar içinizi. Ve O’nunla tanıştıktan sonra, neden böyle bir insanla daha erken tanışmadığınıza hayıflanırsınız mutlaka.

 

1965 yılında Kahramanmaraş merkeze bağlı Tevekkeli köyünde dünyaya gelmiş, Nuri Yıldız. Köylü çocuğu yani. Lâkin, içinde şehirler büyüten, omuzlarında ülkeler taşıyan bir köylü.

 

Her köylü çocuğu gibi sabahleyin erken kalkıp çiti çubuğu ve hayvanlarıyla ilgilenmiş. Köyde dedsin ve ailesinin durumu iyi olanlardan, ammeee bu, ahırda bulunan ineğin altını temizlememek anlamına gelmiyordu hiçbir zaman. Bazen abisiyle ya da sülâlede bulunan büyüklerle beraber traktör üzerinde tarla sürmek anlamına geliyordu; bazen de amele getirip götürmek, tarladan eve harman yerinden buğday taşımak veya akşamın bir yarısı tarladan dönmek anlamına geliyordu.

 

Bazen de köyün biraz uzağında bulunan “ekin”e sabahleyin erkenden evde bulunan ineği götürüp örklemekti ilk görevleri. Güneşin yüzünü dünyaya yeni gösterdiği anlardır, o anlar. Yaklaşık 3 – 3, 5 km kadardı uzaklığı. Bir de dönüşünü hesaplarsınız 7 km’lik yol...

 

Öğle olduğunda bu hayvanın su iktiyacı karşılanacaktır. Düşersin yeniden yollara... Karnının bir tarafı bayağı dolmuştur. Hissedersin bunu 8 – 9 yaşında bir çocuk da olsan. Derin bir oh çekersin! Ne de olsa köylü çocuğusun. Akşama kadar o eksik kalan tarafın da şiştiğini görünce mutlu olursun. Çünkü değer buna, günlük 20 km kadar yol yürümene! Örkü yerinden söker getirirsin ineği, berrak bir su çıkan küçük derenin başına. Muhtemelen çok sevilen değerli bir köylünün adını taşır buranın adı. Mesalâ “Qoynê Weqqas”tır buranın adı. Başkaları için bir değer arzetmez ama bilen bilir kıymetini... İneğin orada yaklaşık 10 dakika süren su içme süresi zevk verir insana... Tekrar götürüp yeniden örklersin ineği tarlaya. Yalnız bu sefer faklı bir yer seçersin “evin değerlisi” olan bu nazlı canlıya... Günbatımına doğru yeniden düşersin yola. Ama bu sefer daha da hızlı yürürsün ineğe doğru giderken. Zira geç kalmışsındır biraz. Çünkü yola çıktığında, oynayan bir grup çocuk görürsün. Dayanamazsın, çocuksun dahil olursun oyuna... Kendine geldiğinde “Eyvâh” dersin! Ebe de olsan, oyunda kazanan da olsan bırakmak zorundasın gayrı oyunu. Koşarsın bu yolu hızlıca. Bu koşu iyi bir antrenman olur sana. Yıllar sonra il seçmelerinde, futbol takımının son oyuncusu olarak yerini alırsın ve ilini birkaç yıl temsil edersin. Kimsecikler bilmez nerede kazandığını bu performansını. Yine kimse anlamaz nasıl olur da bu kadar hızlı koşabildiğini.. Sadece sen bilirsin tarlada örklü hayvanın yanına koşmazsan eğer, birilerinin ona zarar vereceğini... Dönerken mutlusun, çünkü ineğin karnının iki yanı da şişmiştir. Eve yürürken biraz zorlanır bu yüzden inek, sen ise sevinirsin. Bu sevinç, aileye katkı olacak süt, yoğurt, ayran demektir ama bunu sadece köylü olduğun için bilirsin...

 

Bir de bu yollarda yürürken yalnızlığına dost olan türküler var. Birkaç tane bilirsin onları, yarım yuvarlak bilirsin. Sana bir solukluk nefes olur. Onları da büyüklerinden duymuşsundur... Radyo ise dedesinin odasında! Her zaman çıkmaz dışarı. Ajans zamanı görürsün... Karaoğlanlı Kıbrıs haberli günler, bu günler. Erbakan’ı kimse bilmez ya da kasıtlı olarak bildirilmez, nedense var yok Karaoğlan... En çok ilgi çekenler; “Uçaklarımız yanlışlıkla (!) kendi gemilerimizi batırdı”, “Ramiz Turan” ve “Yüzlerce kişi şehit”... Aklında kalanlar sadece bunlar, küçük köylü çocuğu Nuri’nin...Yıllar sonra ancak öğrenebilmiş ya da öğrenebiliriz veya öğrenebilirler; harekât sırasında, düşman birlikleri ve koordinatları ABD’nin verdiğini... Kızarmış dedesine küçük köylü çocuk, radyodan neden türkü dinlenmez de sadece ajans dinlenir deyu...

 

Böyle geçermiş çocukluk günleri Nuri Öğretmen’in. Bir de abisi var, Kâzım. O da renkli bir çocuk. Kurbana yetiştirilecek kuzuyu otlatır. Aileye ait pamuk tarlalarının arasında gezdirir bu kuzuyu. Erken çıktığı için evden, hava da biraz soğuktur. Çorap ayakta hak getire... Sahip olduğu mendili önce bir ayağına bağlar, sonra diğerine sarar. Niye mi? Delikli lastik ayakkabı içindeki ayaklarını ıstmak için... Bunları ara sıra da birlikte yaparlarmış, Kâzım abisi ve birkaç arkadaşıyla.

 

Ama bunları yaşarken, keşfettiği en önemli olay, kendi buluşu olan bir yemek alışkanlığı, köylü çocuğun... Heybesinde kalın, sadece ıslanmış ev ekmeği var. Kuruma anına yaklaşmış. Vakit ikindiye doğru. Müthiş acıkmış bizimki. Pamukların arasından topladığı pırpır ya da pirpirimleri tabağına doğramış. Baş yaprakları henüz sararmaya başlayan bir soğanı da üstüne doğramış. Üzerine biraz tuz biber ve ekmeğe yaptığı dürümün lezzetini hâlâ unutamıyor, Nuri Öğretmen...

 

İlkokul 4. sınıfın ikinci sömestrisindeyken, Tevekkeli köyünden Maraş merkeze taşınıyorlar. Babası Kürt annesi Türk olan bizim küçük Nuri’yi Tevekkeli köyündeyken arkadaşları “Tırko” (Türk) diye çağırıyorlarmış. Maraş şehrindeki arkadaşları ise “Kürt” diyerek. Tabiî her ikisi de küçültme amacıyla kullanıyorlardı bu ifadeyi; alay etmek, aşağılamak için.

 

Ortaokulu İmam Hatip Lisesi’nde okuyor. Hocaların tutumlarını sevemediği için oradan ayrılıyor. Tabiî üç yıllık ortaokul dört yılda bitiyor. Bu arada aynı zamanda “tamirci çıraklığı” yapıyor. Ortaokul 1. sınıfla beraber “lastik tamirciliği”ne de merhaba diyor.

 

Derslerinde başarısız bir öğrenci Nuri ama “yaramazlık” ve “sosyal faaliyetler” alanında çok iyi. Voleybol ve basketbol oynuyor. Judo çalışıyor. Her Maraşlı gibi kısa süreli güreş hayatı oluyor.

 

Yine üç yıllık Kahramanmaraş Lisesi’ni de yine dört yılda bitirebiliyor. Sınıfını direk ya da zayıfsız geçtiği pek vaki değil...

 

İlk sene kazanamadığı üniversiteyi, Ankara’da bir dersaneye giderek anca kazanabiliyor. Her akşam Ankara’nın İvedik Caddesi, Yenimahalle, Karşıyaka, Lalegül, Demetevler bölgelerinde abonelere Yeni Nesil Gazetesi dağıtımı yaparak geçidiği günlerde tarihler, 1986 yılını gösteriyor... Belki de bu olay, gazeteciliğe ve yazarlığa iten sebep oluyor O’nu. Çünkü O gecenin 2’sine kadar gazete dağıtırken birileri Kızılay’da büro içinde çaylarını yudumluyordu...

 

Sene sonunda kazandığı okul, Anadolu’nun öteki yüzü Siirt’te... Orada para kazanacağı bir yol bulamadığında yardımına İngilizce hocası Rahmi Karadabağ yetişiyor. O’nu evine alarak her konuda yardımcı oluyor. Buna karşılık bizim delikanlı Nuri de yemek ve temizlik işlerine bakıyor.

 

Küçük köylü çocuğunun, çocukluğunda ineğin arkasından söylediği türküler, genç bir delikanlı olduğunda gerçek oluyor: Siirt’te tanıştığı hânımıyla öğretmenliğe başlayınca evleniyor... “Kesişen yollar”, aynı zamanda “ayrılan yollar” demektir de, bazen: Yıldız Hânım soluğu Erzurum’da, Yıldız Bey ise soluğu Kağızman’da alıyor...

 

Nuri Yıldız Hoca, kendi kendisini teselli etmek için “Kağızman’a ısmarladım nargele nargele” türküsünü söylüyor bol bol ama, evliyken türkü çağırmak bekârken türkü çağırmaya benzemiyor, hele hele çocukluk yaşında türkü söylemeye hiç benzemiyor; kesmiyor türküler O’nu, topluyor pılını pırtısını, gidiyor hânımının yanına. “Eş durumu”ndan Erzurum’a geliyor.  

 

Kağızman’da köyünün adı “Böcüklü” iken, Erzurum’da “Börekli” oluyor. Kendisine çok garip geliyor bu. Özellikle “Böcüklü” ismi alay konusu oluyor, başta öğretmenler arasında.

 

Nuri Yıldız, şu anda Maraş’ta bir okulda “müdür yardımcısı”...  Ülkemizde bazı il ve ilçelerde “Aile ve Çocuk Eğitimi” ile ilgili konferanslar veriyor / vermeye devam ediyor. Yine birçok özel okul, dersane, vakıf ve dernek tarafından dâvetler alarak ergen çocuklara motivasyon ve iletişim seminerleri ve konferansları veriyor.

 

Üç kızı var: Şu anda biri üniversitede, biri lise 1. sınıfta, diğeri ise henüz 5 yaşında; babasının ilk kez türkü çağırdığı yaşta. Karı – koca çalışınca, çocukların arasındaki yaş farkı doğal, haliyle.

 

Uzun süredir televizyon programları yapıyor. Yıllardan beri Maraş’ta yayın yapan Gönül FM Radyosu’nda her Salı akşamı saat 21:10’dan itibaren “Kültürel Boyut” adlı programı sunuyor hâlâ.

 

Kahramanmaraş İnsani Yardım Derneği’nin basın danışmanı olan Nuri Yıldız, derneğin aynı zamanda yönetim kurulu üyesi ve sekreteri. Dernek aracılığıyla 400’ün üzerinde yetim çocuğa yardım ediyorlar. Bir kere de Kurban Bayramı’nda İnsan Hak ve Hürriyetleri (İHH) İnsanî Yardım Vakfı ile birlikte Bangladeş’e gidiyor.

 

Nuri Yıldız’ın en önemli özelliklerinden biri de, geçtiğimiz yıl “Rotamız Filistin Yükümüz İnsanî Yardım” parolasıyla 27 Mayıs’ta Antalya Limanı’ndan ambargo altındaki Gazze’ye doğru hareket eden ve 31 Mayıs sabahı Akdeniz açıklarında siyonist İsrail’in kanlı saldırısına uğrayan Mavi Marmara gemisindeki 587 aktivistten biri olmasıdır.

 

Gemideki tüm yolcularla birlikte yasadışı İsrail terör örgütü tarafından esir alınıyor ve işgal altındaki Filistin topraklarına götürülüyor. Negev Çölü’nün ortasındaki Bîr’us- Sebâ (Be’er – Şeva) kentinde bulunan Ela Hapishanesi’ne atılıyor.

 

Özgürlüğüne kavuştuktan sonra, yaşadıklarını kaleme alıyor. “Mavi Marmara’nın Seyir Defteri” adlı kitabı, daha iki ay önce Çıra Yayınları tarafından yayınlanıyor.

 

Hayatının en anlamlı yolcuğununu yaptığı Mavi Marmara gemisinde 36 farklı ülkeden 587 insanla birlikte Akdeniz’in mavi sularında seyahat ederken, yeni bir dil öğreniyor; “gönül dili”. Bizimle sohbeti bu dilde yapıyor:

 

* * *

 

 

 

1 – Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

 

Bir toplumu ya da var olan bir gerçeği yok saymak, onun hiç olmadığı anlamına gelmez kesinlikle. Değişim, yaşayan bir devinimdir ve kendi seyri içinde olması, en büyük zarurettir. Değişime dışarıdan yapılan veya yapılacak olan her türlü basınç, elbet diğer bir şekilde başkalaşım geçirerek daha güçlü olarak yeniden zuhur eder. Bu yeni zuhur muhtemeldir ki eskisinden çok daha genç ve diri olacaktır. Çünkü defansif bir karakter barındırır. 

 

Yıllar var ki, değiştirilmeye çalışılan, ebleh bir ifadeyle “değiştirildiği zannedilen” herşey, sistemin karşısına çok daha güçlü olarak çıkmıştır. Bu çıkış aynı zamanda sistem aleyhine işlemiş, “düşmanlık” haline dönüşmüştür.

 

Değiştirilmeye çalışılan, değiştirilen her isim, sadece devletin resmî kurumlarına ait belgelerde yer bulmuş, o birimin sorumluluğunu üzerine almış olan birinci derecede memur ve amir tarafından bile kullanılamamıştır, mâlum.

 

Değiştirilmeye çalışılan isimler, muhtemeldir ki, karakteristik bir özelliği baz alınarak vurulmuştur ve bu özellik en çok bilinen yapısıyla tanınmışlığını yansıtmıştır. Erzurum’da bir köy adı; “Börekli”…

 

Köyün eski adı; “Mahanda”... (“Suyu Nerede?” anlamına geliyor)

 

Yeni adının,  köydeki bayanların çok iyi su böreği yapmalarından dolayı verildiği söyleniyor. Erzurum’da halk hâlâ “Börekli” ismine alışamadı. Hâlâ ismi halkın dilinde, Mahanda.

 

Yeni isimler karakterleri yansıtmayabiliyor. Eski isimler “karakter” yansıtırken, yenileri sadece bir “özellik” belirtiyor. Çoğu zaman da gurur kırıcı. Kars – Kağızman’daki “Böcüklü” köyü gibi… Bunlar saymakla bitmez.

 

Eşyanın tabiâtını yansıtmayan yapay hayat gibi…

 

Dahası, doğal olanın yok edilmesi gibi…

 

Daha da önemlisi, zûlmün “ana kapısı” gibi…

 

Bir defa girdin mi, geri çıkamazsın. Çıkarken “yok olarak” çıkarsın.

 

Medeniyetin bir yerden ayrılırken orayı yerle bir etmesi, hatta bir daha iflâh olmaması gibi.

 

İçimizdeki beyinsizlerden dolayı bizleri helak etme ALLÂH’IM!

 

2 – Haritadan silinen isimlerin geri alınması için başlatılan imza kampanyası için düşünceleriniz nelerdir? Ve siz neden imzaladınız?

 

Çok güzel bir çalışma. Her şeyin aslına rücû etmesi, kıvamında bir tad. Hatta çok geç kalınmış bir çalışma. Merkeziyetçi anlayıştan zihinleri kurtararak, yerelde insanı söz sahibi yapma ve toplumların değerlerine müdahale etme cesaret ve hoyratlığına kalkmanın bir insanlık suçu olduğunu tâ yüreğimin derinliklerinde hissettiğimin bir tezahürü olarak düşünüyorum. Kimse benim adıma söz sahibi ya da karar merciî olmamalı. Gerektiğinde başkalarına göre uygulamam yanlış algılansa bile.

 

Küçük Emrah’ın şarkısında dediği gibi:

 

 “İstemem, elimden kimse tutmasın,

Ben kendi halime, kendim yanarım…”

 

Bir toplumun yaşam biçimini, neden başka bir toplum belirlemeye kalkar ki?

 

Erzurum’da kullanılan meşhur ifade: “Toprak başan. Saa ne çi?”

 

Anlamı: “Toprağa giresin. Sana ne ki?”

 

3 – Nuri Yıldız, siz sıfırdan bir köy kursaydınız, ona ne isim verirdiniz?

 

Coğrafyasını incelerdim. Dağlarını, ovalarını, akarsularını, havasını, rüzgârını, eğimini, yükseltisini araştırır ve bölgenin en tanınmış karakter yapısını ele alırdım. Tanınmış bir dağ adına yakınsa o dağın adını, ırmağı, çayı, gölü vs., onların adını koyardım. Oraya hangi bölgeden gelmişsem onun adını koyardım. Aşiretimin kabilemin adını koyardım. Çok önem verdiğim bir büyüğün adını veya karakter özelliğini koyardım. En olumlu örnekler oluşturacak isimler koyardım.  En fazla yetiştirdiğim bir ürün adını koyardım. Benden ve beni olumlu olarak yansıtacak bir isim koyardım.

 

Ama hiçbir zaman aşağılanacak bir isim koymazdım. Başkalarının değil, kendi hür irademle koymayı tercih ederdim.

 

Benim köyümün adı “Tevekkeli”dir. Herhalde yine bu ismi tercih ederdim. Anlamı: “Tevekkül eden, Allâh’ı kendisine vekil kabul eden” olduğu için her halde.

 

4 – Ülkemizin en çok hangi şehrini seviyorsunuz ve en çok neyini seviyorsunuz?

 

İki isim versem her halde beni kınamazsınız, değil mi?

 

Birincisi İstanbul… Ben çok az ziyaret ettim. Ama inanıyorum ki herkes benden çok fazla tanıyor. Ben sadece detaylı olarak Sultanahmet ve civarını gördüm. Dünyanın hiçbir başkenti O’na mirasçı olamaz iddiâsındayım. Başta Ankara olmak üzere.

 

İkincisi, Diyarbekir… “Peygamberler şehri” Urfa olarak bilinir. Diyarbekir de bu anlamda Urfa’dan geri kalmaz kesinlikle… Rivâyete göre 9 peygamber mezarı, 500 sahabe kabrinin burada bulunması çok ayrı bir manevî atmosfer oluşturmuş. Ulu Camii en az 3000 yıllık bina. Her dîn ve topluluk yaşam imkânı bulmuş burada. Sizin de bahsettiğiniz gibi; Karacadağ’dan getirilen kara taşlarla oluşturulan binaların eyvan ve bahçelerinde, klimalara gerek kalmadan yaşamak en büyük arzumdur.

 

En büyük sevdam ise, gemide bulunan, kardeşim, arkadaşım, dostum ve Araplar’la yaptığım söyleşilerde tercümanlığımı yapan Şehîd ALİ HAYDAR BENGİ’nin bu topraklarda yaşamış olması.

 

Yetmez mi?

 

5 – Nehirler yönünden oldukça zengin olan ülkemizde, en çok hangi nehrimizin ismi hoşunuza gidiyor?

 

Dicle ve Fırat.

 

İkisi de, Anadolu’nun yüceliklerine oturmuş dağlarının, adetâ yetim çocuğuna ait gözyaşları... Mukaddes diyarlara doğru başını taşlara vura vura akar. Ama çoğunlukla kan kırmızı akar... Yetim çocuğun ağlamaklı gözlerinden...

 

Ve de Munzur... Hâlâ düzgün akacağı yatağı bulamadığı için olsa gerek.

 

6 – Desem ki, ben de ikinci bir Nuri Yıldız olmak istiyorum, bana ilk yapacağınız uyarı ne olurdu?

 

657’nin çemberi bana dar geliyor. Ama ne olur öğretmen olun!

 

7 – Dünyadaki 6 milyar insana aynı anda hitab etme şansınız olsaydı dünyaya neler söylemek isterdiniz?

 

Dünya değişmek için sizi bekliyor;  siz dünyayı değiştirmek için neyi bekliyorsunuz?

 

 

 

 

 

 

Söyleşi ve Biyografiler: İBRAHİM SEDİYANİ

 

 

 UFKUMUZ.COM

 

 

 

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.