1. YAZARLAR

  2. Alper GÖRMÜŞ

  3. Sarıgül’ün kitabı
Alper GÖRMÜŞ

Alper GÖRMÜŞ

Alper GÖRMÜŞ
Yazarın Tüm Yazıları >

Sarıgül’ün kitabı

A+A-

Mustafa Sarıgül’ün, “büyük siyasete merhaba” diyebileceğimiz kitabını (Ne Bir Eksik Ne Bir Fazla, Remzi Kitabevi, Ekim 2013) piyasaya çıkar çıkmaz okudum.

Büyük bir merakla cevabını aradığım soru şuydu: Mustafa Sarıgül, kendisini “mikro” siyasette emsali görülmemiş bir başarının mümessili kılan “siyasetsiz siyaset” tarzını, “makro” siyasette de sürdürecek miydi?

Soruyu şöyle sormak da mümkün: Mustafa Sarıgül, “mikro”da işleyen tarzının “makro”da da işleyeceğini düşünüyor muydu?

Kitapta bu soruların cevabını bulabileceğimi düşünmüştüm… Buldum da…

Mustafa Sarıgül’ün “siyasetsiz siyaset”i…

Mustafa Sarıgül “tarzı” siyaseti yıllar önce onun Aktüel dergisi için kaleme aldığım portresinin sunuşunda şöyle anlatmaya çalışmıştım:

“Siyasette hiçbir tarafı tutmayarak herkesin sizin tarafınızı tutmasını sağlayabilir misiniz? Yani prensipsiz, ideolojisiz ve fakat ‘dalak yaran’ bir popülizm ve ‘hizmet’ vaadiyle ‘herkesin başkanı’ olmak mümkün müdür? Mustafa Sarıgül’ün performansına bakıp da bu sorulara kafadan ‘hayır’ cevabını vermek kolay görünmüyor.”

Kitabını okuduktan sonra yeniden yazdığım portresinde de yine kadim sorumun izinden gidip benzer bir soru sordum:

“Prensip yok, ideoloji yok, fakat ‘dalak yaran’ bir popülizmin eşlik ettiği ‘hizmet aşkı’ var. Bu bir siyasetçiye yeter mi? Bu soruya, Mustafa Sarıgül’ü hesaba katmadan cevap verilmemelidir!”

“İçinizden biriyim… En başarılılarınızdan biriyim”

Dediğim gibi, kitabı bu temel sorumun cevabını alabilmek umuduyla okudum…

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Kitap çok net bir biçimde gösteriyor ki, Sarıgül, “büyük siyaset”i de kendi tarzında, bildiği gibi yürütecek… Bu çerçevede, kalabalıkların kalbini başlıca iki vurguyla kazanmaya çalışacak:

Birinci vurgu: Ben, bu ülkenin kahır çekmiş halkının sıradan bir parçasıyım… Hayatım yoksulluk ve çile içinde geçti, dolayısıyla halkın dertlerini kimse benim kadar hissedemez.

İkinci vurgu: Ben sadece sizlerden biri değilim, sizlerin en beceriklilerinden biriyim. Yani, benimle beraber yürürseniz, sadece sizden birini desteklemiş olmayacaksınız, hayatınız da değişecek.

(Sarıgül, “halk adamı” profilinin yetmeyeceğini, bu vasfı taşıyan bir siyasetçinin aynı zamanda halkın hayatında anlamlı değişiklikler yapabilme yeteneğini de haiz olması gerektiğini çok iyi anlamış görünüyor. Aksi takdirde, ‘bizden biri, dürüst, ‘yemiyor’ ama iş de yapmıyor’ damgasını yiyip bir kenara bırakılmanın mukadder olduğunun farkında).

Belki bir üçüncü meziyetten söz etmek de mümkün: Enerjisinin bir bölümünü yaptığını göstermeye ayırıyor… Kitapta kendisinin de onayladığı gibi o iyi bir reklamcı ve pazarlamacı. “Reklamcılığı” ile ilgili, kitapta olmayan, Hasan Pulur’un Milliyet’te anlattığı çok ilginç bir örneği burada aktarmak istiyorum:

“Körfez depremi olur, her belediye gücü yettiği kadar yiyecek, içecek, yardım malzemesini kamyonlarla felaket bölgesine gönderir, ama Sarıgül, bir başka biçimde gönderir. Şişli belediye binası Esentepe’dedir, yardım malzemesi burada kamyonlara yüklenir, Boğaz Köprüsü’nü geçer İzmit’e, Gölcük’e gider, değil mi? Hayır, Sarıgül kamyonları Taksim’e doğru, yani ters yönde yola çıkartır, yol boyunca, ‘Şişli belediyesinin yardım konvoyunu görmektesiniz’ diye hoparlörle bağıra çağıra duyurtur, sonra konvoy geri döner, İzmit’e gider.”

Yazının bundan sonrasında, kitaptan ve kaleme aldığım portrelerden faydalanarak, önümüzdeki dönemde Sarıgül’ün “bizden biri” ve “bizim en başarılılarımızdan biri” olduğunu nasıl bir performansla ve nasıl bir dille anlatacağını örneklemeye çalışacağım.

Hazır olun, daha önce benzerine rastlamadığınız bir popülizmle karşılaşacaksınız…

 Yeniden TBP popülistliği

Çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği “işçi ve emekçi cumhuriyeti” Alibeyköy’ün (Eyüp, İstanbul) Araphan mahallesi, Mustafa Timisi’nin liderliğini yürüttüğü Türkiye Birlik Partisi’nin (TBP) “Taksim Meydanı”ydı… Mahallenin merkezinde üç sokağın kesiştiği minik bir “meydan” vardı. Her sokağın başında da bir kahvehane olduğu için (ki hâlâ öyledir), seçim dönemlerinde siyasetçilerin propaganda merkezlerinden biri olurdu mahallemiz.

Fakat Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) dahil, hiçbir partinin mitingleri TBP mitingleri kadar kalabalık olmazdı. Biz de zaten en çok, “popülist-solcu” parti TBP’nin konuşmacılarını seviyorduk. Çünkü miting sonrası sohbetlerimiz için en iyi malzemeyi onlar veriyordu. Bir defasında bir TBP milletvekili kürsüden şöyle hitap etmişti biz izleyenlere:

“Otobüste iki kokoş… Konuşuyorlar, ben de dinliyorum. Bir tanesi ‘şekerim’ diyor, ‘adam inşaat işçisi belli ki, leş gibi ter kokuyor, ne yapacağımı bilemedim, attım kendimi otobüsten…’ Behey kokoş! Ya ne kokacaktı o emekçi kardeşim, parfüm mü kokacaktı? Ben o emekçi kardeşimin terini su diye içerim! İçerim!”

Sonraki yıllarda nice popülist politikacı geldi geçti önümüzden… Fakat onların dilleri epeyce incelmişti. “Emekçi teri” vb. ifadeler devreden çıkmıştı, çünkü yeni yetme popülist politikacılar hem “halkın anlayacağı bir dil”den konuşmaya gayret ediyorlar, hem de kendilerini halktan ayrıştırmaya çabalıyorlardı…

Mustafa Sarıgül, bu türden “kompleks”ler taşımayan bir siyasetçi… TBP popülizmini restore etmeye soyunmuş gibi görünen bir dil kullanıyor…

Mesela donanımsızlığını gizlemek yerine, halkta sempati yaratacağını düşünerek, donanımsızlığıyla iftihar eder gibi konuşuyor. Bu haliyle, “kıroluğuyla” övünen ve bundan rant peydahlayan İbrahim Tatlıses’in taktiklerini akla getiriyor… İşte eski defterlerden bir örnek:

“Ne diyorlar? İşte ‘Mustafa Sarıgül entelektüel değildir.’ Ben de size diyorum ki yerin dibine girmeyesiniz. Zıkkımın kökünü yemeyesiniz! Siz bilir misiniz çökeleği, sac ekmeğini. Dağdaki çobanın koyunun kuzulamadan önce doğacak olan kuzusunun kaç paraya satılacağının hesabını yapabilir misiniz?”

Kitaptan bir örnekle devam edelim… Doğumunu anlatırken kullandığı dile lütfen dikkat edin:

“Bir armut ağacının dibinde doğurmuş beni anam… Tek başına, zemheri bir kış günü, karlar içinde… Yılın sekiz ayı yolları geçit vermez, karla kaplı bir köyde, Erzincan’ın Güngören köyünde… ‘Armutlar ermiş, ağaçta kalmasın’ deyip dalları çırparken tutmuş sancısı, üçüncü çocuğuna hamile anamın… Çöküvermiş ağacın dibine… Çığlıklarına dokuz yaşındaki ablam koşmuş. O da küçücük çocuk, ne yapsın! Rüzgârla yarışmış köye kadar, yardım istemek için… Yetişmişler son anda, göbek bağımı taşla kesmişler. Sarıp sarmalayıp iki göz odalı evimize götürmüşler… Kundaklamışlar, altımı bağlamışlar, bir parça patiska, bir parça höllükle… Bizim oralarda ‘höllük’ derler ince toprağa… Patiskanın içine bir avuç ısıtılmış toprak, işte bizim köyün çocuk bezi o…” (S. 19).

Bilmiyorum, bir fikir verdi mi bundan sonra nasıl bir dille karşılaşacağımız hakkında… Bir de “antibiyotik yerine portakal” hikâyesini dinleyin:

“Köye portakal gelirdi İstanbul’dan, babalarımız yollardı, ama yemezdik, yiyemezdik, kıymetliydi. O üç-beş portakalı ambara gömerdi çürümesin diye rahmetli babaannem. Buğdayın içine… Ancak hasta olduğumuz zaman yeme şansımız olurdu… Nasıl da açardı boğazımızı! Kabukları da ateşimizi alsın diye alnımıza konurdu. Yani ilaç muamelesi görürdü portakal. Çok değerliydi, bir tür antibiyotikti.” (S. 29).

 “Doğuştan akıllı… Doğuştan becerikli…”

Bu türden anlatılarla (mesela Şişli’de, tuvaleti kapıcıyla paylaşılan tek odalı evde geçirilen yıllar) okura “içinizden biriyim” duygusu geçirildikten sonra, yine bir dizi anı ve anlatı aracılığıyla “sadece içinizden biri değilim, en beceriklilerinizden biriyim” duygusu da ustalıkla aktarılıyor…

Bu fasıldan, “doğuştan akıllı”, “doğuştan becerikli” olduğuna tanıklık eden akraba anlatıları ilginç… Ablası anlatıyor:

“Mustafa yedi yaşındaydı daha… Tarlaya bir gittim ki, köyün bütün gıdiğini, biz yeni doğan keçilere böyle deriz, toplamış. Ne yapacak? İstanbul’a götürüp satacakmış, o parayla da okuyacakmış… 30-40 keçiyi toplamasına toplamış da, tarlayı da mahvetmiş. Ne kadar ekili arpa varsa, ezilmiş, harap olmuş. Ezilmeyeni de zaten keçiler yemiş. Deliye döndüm, bağırmaya başladım. Beni görür görmez korktu, kaçtı… Suçunu biliyor. (…)

“Bir söğüt ağacına çıktı, öyle bekliyor. Birkaç saat geçti, bir baktım ağaçtan inmiş, elinde bir dal, ucunu sivriltiyor. Meraklandım, ‘şimdi ne karıştırıyor acaba?’ diye… Ne göreyim tarlada!.. Elindeki sopayı ezilmiş arpaların dibine sokup sokup dikleştiriyor. Arpaları canlandırıyor… Çok akıllıydı, doğuştan akıllıydı…” (S. 44).

Annesine göre: “O yaştan belliydi adam olacağı. Diğer çocuklardan farklıydı. Başka bir ışık vardı yüzünde…” (S. 22).

Abisine göre: “Mustafa çok akıllıydı. Cesurdu çocukluktan. O zaman da çok atılgandı…” (S. 37).

Sarıgül’ün “siyaset”ten anladığı…

Kitapta, Sarıgül anladığımız anlamda “siyaset”e dair hiçbir şey söylemiyor… “Siyaset” sözcüğünün geçtiği her yerde ise onun bu sözcüğe bambaşka bir anlam yüklediği gözlerden kaçmıyor… Mesela (20’li yaşlarda katıldığı bir CHP gençlik kampını anlatırken):

“(…) Kamptaki hocalarımızın hepsi, yıllarını CHP’ye adamış isimlerdi. Biz siyaseti, sosyal demokratlığın alfabesini o kampta Işın Çelebi’den, Alev Coşkun’dan, Halil Toraman’dan, Ali Topuz’dan, Turan Güneş’ten, Kaya Mutlu’dan, Zeki Alçın’dan öğrendik. Miting nasıl organize edilir, genel başkan nasıl karşılanır, genel başkan kürsüdeyken onu nasıl desteklemek lazım, siyasi konuşmalar nasıl yapılır?..” (S. 69).

İşte böyle biri geliyor makro siyasete… Bence önü açık; CHP genel başkanlığına kadar yolu var.

Peki siyasetsiz bir siyasetle bir siyasi parti yönetilebilir mi?

Ben, bu soruya baştaki gibi ihtiyatlı bir cevap vermeyi tercih ediyorum:

“Prensip yok, ideoloji yok, fakat ‘dalak yaran’ bir popülizmin eşlik ettiği ‘hizmet aşkı’ var. Bu bir siyasetçiye yeter mi? Bu soruya, Mustafa Sarıgül’ü hesaba katmadan cevap verilmemelidir!”


serbestiyet

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.