1. YAZARLAR

  2. Altan TAN

  3. `Sakıncalıdan` `sakıncalıya` sakıncalı muamelesi
Altan TAN

Altan TAN

Altan TAN
Yazarın Tüm Yazıları >

`Sakıncalıdan` `sakıncalıya` sakıncalı muamelesi

A+A-

Yıllarca amelelik yapan birini günün birinde amele çavuşu yaptığınızda her ne hikmetse tavırları değişir.

Daha düne kadar birlikte olduğu, birlikte yiyip içtiği, türkü çağırıp halay çektiği, aynı fıkralara birlikte güldüğü arkadaşları bir başka gözükmeye başlar gözüne.

Kafaları bozulduğunda birlikte sövüp saydıkları patron, her ne hikmetse eskisi kadar antipatik gözükmemeye başlar.

Zaman zaman tatlı hülyalara dalar, birkaç yıl sonrasında kendini taşeron, çok da uzak olmayan bir gelecekte ise müteahhit olarak hayal eder.

Hülyaları derinleştikçe, eski arkadaşları gözünde basitleşir, gittikçe önemsiz insanlar haline gelir ve bir müddet sonra da silinir gider.

Aslında silinip giden onlar değil kendisidir.

Bu psikolojiyi çok daha iyi anlatan örnekler de var.

ABD’de Afrika’dan getirilen zencilerin bir kısmının bir müddet sonra “konağın içine” alınmalarıyla ilgili oluşan “konağın zencisi” prototipi ile beyazlaşmak için derilerine türlü kremler süren zencilerin psikolojileri çok daha dramatiktir.

“Konağın zencisi” bir müddet sonra kendini konağın sahibi, tarlada çalışan zencileri de kendi köleleri olarak görmeye başlar.

Tarladakileri artık eski arkadaşları olarak değil, lüzumu halinde seçip konağın içine alacağı kişiler olarak değerlendirir.

Başbakan Tayyip Erdoğan ile Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “feleğin devranının dönmesi” sonucu ülkenin en önemli görevlerine geldiler.

Biri Başbakan, biri Cumhurbaşkanı oldu.

Nasıl geldikleri, hangi badirelerden geçtikleri, sırf kendi bilgi, yetenek ve çabalarıyla mı bu noktaya geldikleri, ayrı bir yazı konusu.

Ancak kendilerini “konağın” asli sahibi gören “beyazlar” (devşirme asıllı gasıplar veya müteğallibe demek daha doğru) hiçbir zaman onları “kabul” etmediler, içlerine sindirmediler.

Tayyip Erdoğan’ın ne yabancı dil bilmediği, ne Mehmet Akif’le Necip Fazıl’dan başka şair tanımadığı, ne de “Kasımpaşalılığı” kaldı.

Bilgisi, birikimi, kültürü yerden yere vuruldu.

Abdullah Gül’ün ise “kazma bıyıklarından” “dim dik saçlarına”, babasının “sakallı bir tornacı” olmasından annesinin etnik kökenine kadar her şey bayağı bir söylemle dile dolandı.

Her ikisinin hanımlarının başlarının örtülü olması ve “rüküş” giyimleri de “beyazlara” dert oldu.

Velhasılı kelam “sakıncalı” damgası tam alınlarının ortasına vuruldu!

Bu “sakıncalılık” o kadar “sakıncalı” bir hale geldi ki başbakan ve cumhurbaşkanının başörtülü eşleri ile birlikte bir ordu evine girip bir bardak çay içebilmeleri bile sakıncalı oldu!

Bugün ülkemizin can alıcı sorunları var.

Başörtüsü sorunu,

Kürt sorunu,

Alevi sorunu…

Kürt sorunu ise bu sorunlar içinde en can alıcı ve can yakıcı sorunu.

“Devlet” ve hükümet bir türlü işin işinden çıkamıyor.

Ankara’daki izzeti ikballi kırk ‘üniversiteden’ icazetli “devlet aydınları”nın bütün reçeteleri iflas etti.

Bizim gibi hiçbir yerden “diploması” olmayan halk hekimlerini, “otacı”ları ise “Tabipler Odası” kabul etmiyor.

Durumumuz bir hayli umutsuz!

Biat almaya alışık Başbakan’ın davranışları neyse de sayın cumhurbaşkanı da benzer tavırlar sergiliyor.

Gelinen noktada “Devlet” Abdullah Öcalan’la “konuşmayı” tartışıyor. (MİT müsteşarı da dâhil birçok devlet görevlisinin gayri resmi konuşmalarını kast etmiyorum.)

Sayın cumhurbaşkanım;

Ali Bulaç’la, Osman Tunç’la, Sertaç Bucak’la, İhsan Süreyya Sırma’yla, Altan Tan’la bile konuşmazsanız neyi, kiminle, nasıl konuşacaksınız?

Bu “sakıncalı” insanların cemaziyülevvelleri devletin arşivlerinde.

Ne ABD, İngiltere, İsrail, Rusya, İran, Arabistan, Çin’le ne yerli veya yabancı her hangi bir istihbarat örgütü ile bağlantıları ne de bir liralık bir rant-çıkar ilişkileri var.

 (Böyle boş(!) adamlardan, bu yaşlarına kadar bir yere ‘yaranamamış’ kişilerden ne çıkar da diyebilirsiniz!)

Bu şahısların mahalle karakolu ile bile bir “selam sabahları” yok.

Buna rağmen bu şahıslar sakıncalı,

 Devşirmeler,

“Bin kocadan arta kalan bakireler” “mesned-i izzette ser-efraz”

(Mecbur kaldık Tevfik Fikret ile Ziya Paşa’yı bir mısrada cem ettik)

Sakın yanlış anlamayın, kimsenin “konağın içine girme” niyeti yok.

Siz “tarlaya” çıkın yeter!

Sorun “tarlada”

Tabii, çözmek istediğiniz bir sorununuz varsa!

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.