1. YAZARLAR

  2. Kutbeddin Nurlubaş

  3. Said-i Nursi Neden Şeyh Said’e Katılmadı?
Kutbeddin Nurlubaş

Kutbeddin Nurlubaş

Yazarın Tüm Yazıları >

Said-i Nursi Neden Şeyh Said’e Katılmadı?

A+A-

Said-i Nursi’nin Şeyh Said Hadisesi’ne (1925 Kürt Kalkışması) katılmayışıyla ilgili farklı cevaplar verilmiştir. Bir kısmı Said-i Nursi’nin Şeyh Said’e mektubu olduğu ve yüzyıllarca İslam’a hizmet eden orduya kılıç çekilmez, mealinde cevap içerdiğini söylemektedirler. Buna karşılık verilen tepkisel cevaplar da ya Said-i Nursi suçlanmakta yada izahı, ispatı yapılmadan kestirmeden bir içtihat farkı olduğu ifade edilmektedir. Oysa asıl cevabı Said-i Nursi’nin hayat seyrindedir. Yani, asıl cevabın, bizzat kendisinin ifade ettiği Eski Said ve Yeni Said tanımlamasında olduğuna inanıyorum.

Çoğu kesimin ezbere bildiği “Yeni Said Dönemi” sanki sürgün edildiği ve “Risale-i Nur”u yazmaya başladığı İsparta’nın Barla nahiyesinde başladığını zannederler. Hâlbuki bunun, Risale-i Nur'da kendi ifadeleriyle böyle olmadığını görebiliriz. Gerçi birçok Risale gruplarından araştırıcı olanların bu dönüşümün ne zaman olduğu ile ilgili ciddi araştırma yapanlar olmuştur. Bunu için, Abdulkadir Badıllı “Mufassal Tarihçe-i Hayat”, Risale-i Nur Enstitusu.org, Muhabetfedaileri.com, Risale Online ve İrfan Mektebi Dergisi vs. gibi kaynaklara bakılabilir.

Burada üzerinde durmak istediğim nokta, Şeyh Said Hadisesi ile ilişkilendirilmesi olacaktır. Dikkat edeceğimiz nokta şu: Said-i Nursi’nin ne zaman Yeni Said olduğunu bilirsek, Şeyh Said Hadisesi’ne niçin katılmadığını da bilmiş oluruz. Yani kısacası, Said-i Nursi, Şeyh Said Hadisesi’nden önce mi sonra mı Yeni Said oldu, diye sormalıyız. Ayrıca, Eski Said’in özellikleri nelerdi, Yeni Said’in özellikleri nelerdi, sorusu esas konumuzu teşkil etmelidir.

Bu dönüşümü anlamak için, hayatına kısaca bakalım.

Said-i Nursi, Rumi 1293 yılında, Miladi 1878 yılının ilk aylarında Bitlis’in Nurs köyünde dünyaya gelir. Memleketi olan, Kürdistan’ın medreselerinde tahsil görerek, özel gayretleriyle İslami İlimler’in ana kitaplarını öğrendiği gibi, bilim ve felsefe konusunda da malumat sahibi olarak vaaz ve derslerle halkı irşad etmeye çalışmıştır. Hayatında önemli dönüm noktası, 1907 sonlarında, Kürtlerin, diğer milletlere göre geri kalışını görerek, çare olarak, Din İlimleri ile Fen İlimlerinin beraber, iç içe okutulacağı ve Kürtçeyle eğitim yapmayı planladığı, Darülfünun (Üniversite) açılması maksadıyla İstanbul’a gelişiyle başlar.

İstanbul’da, hemen kendisini sosyal ve siyasal olayların içinde bulur. Dikkat çekince, İstanbul halkı ve bürokrasisi nereden gelmiş, kimdir vs. meraklarına karşılık, Kürdistan’dan gelmiş, Kürt’tür diye öğrenilince, Said-i Kürdi, diye anılmaya başlar, kendisi de bu adı uzun süre kullanır.

Bu kürdi kavramı çok tartışıldığından biraz değerlendirme yapmak gerekiyor; Şimdi düşünelim.İslam tarihinde,Sahabeler, İslam Alim ve Velileri veya meşhurları, genellikle şehirleri, memleketleri veya milletleri ile anılmışlardır. Mesela, Selmanı Farsi, Süheybi Rumi, Muhyiddini Arabi, Celaleddini Rumi (rum diyarından dolayı), Abdülkadiri Geylani, İmamı Buhari, Cüneydi Bağdadi, Farabi, Taberi, İbni Türk, Kadızadei Rumi, Niyazi Mısri, Rahmetullahi Hindi, Abdullahi Bosnevi, Sadreddini Konevi, Nimetullahi Nehcuvani, Buğayı Türki, Şeyh Emini Kurdi, Hüseyni Cisri, Manastırlı İsmail Hakkı vs.

 

 

Burada, ismi geçen iki üç kişi ile alakalı olmasından, İstiklal Marşı Şairi Mehmet Akif’in yazısından bir küçük pasaj almak istiyorum. Yazı, Manastırlı İsmail Hakının, 1912 de vefatı nedeniyle 20 Kanunuevvel 1328 ( 02 Ocak 1913)de Sebilürreşad Gazetesinde yayınlanmış ve Manastırlı İsmail Hakkı tarafından tercüme ve şerh edildiği için , Hüseyini Cisri’nin, Sufi Kitapta yayınlananRisalei Hamidiyye’nin baş  tarafına alınmıştır;

“Manastırlı kim di? Son devir İslam Ülemasının en büyüklerinden idi. Şu son zamanlarda, Şeyh Muhammed Abdüh, Diyarı Mısrın; Mevlana Hüseyin Cisr, Suriyenin; Şeyh Emin, Kürdistanın en büyük hakimi, en meşhur üleması olduğu gibi, Manastırlıda bu diyarın en mütebahir bir alimi ve muharriri idi.”

 

   Şimdi, İslamcı ve Kurtuluş savaşını kazanan ilk Meclis tarafından Şiiri, İstiklal Marşı olarak kabul edilen, Mehmet Akif , Şeyh Emin için, “Kürdistanın en büyük hakimi,en meşhur üleması” demekle hata mı yapmıştır?Yoksa biz mi hatalı düşündürülüyoruz?

 

   Hakim Miliyetçilik paradigmasının etkisindeki Müslümanlar (Laik ve Ulusalcı kesimlere diyecek bir sözüm yok) Saidi Kürdi  lakabını israrla kullananlara kızacağına, neden 1400 yıllık bu gelenek içerisinde Kürt ve Kürdistan kavramkları yasaklandı diye, kafa yormaları gerekir. Şu soruyu soralım. Osmanlı-İstanbul Halkının,türklerinin, hükümet ve brokrasinin  verdiği bu ismi, şimdikiler neden hoş karşılamıyor. Kendileri, Osmanlı Türklerinden daha mı dindardır? Ulusalcı Hakim anlayış, Kürtleri inkar edince, (Bakınız, Şark İslahat Planı ve sonraki uygulamalar), bunun devamını, yani mevcut konjöktörü,statikoyu kabul etmek mi İslami? Yoksa bu yanlışa dur demek mi İslami ve İnsani? Konuya dönüyorum.

24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet ilan edilir. Meşrutiyet’in nasıl olması gerektiği ile ilgili nutuklar verir. Selanik Hürriyet Meydanı’nda ve gazetelerde, Kürtleri de ilgilendiren yayınladığı makaleler, daha sonra “Nutuk” adıyla kitap olarak basılır. 13 Nisan 1909’da patlak veren ve Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilişiyle sonlanan 31 Mart Hadisesi’nden dolayı, “Divanı Harb-i Örfi” ’ye (Sıkı Yönetim Mahkemesi’ne) verilir. Buradaki müdafaasını da kitaplaştırır.

Meşrutiyeti, Kürtlere anlatmak üzere 1910 yılında, kendi ifadesiyle, yaz yolculuğunda, Kürt coğrafyasını dolaşır. Sorulu-Cevaplı, Ekrad Reçetesi (Kürtlerin Reçetesi) dediği “Münazarat” kitabını yazar. Yine kendi ifadesiyle, kış yolculuğunda da, Reçetetül Havas (Alimlerin Reçetesi) dediği ve Kuran’ın nasıl anlaşılmasıyla ilgili çok önemli bir usul kitabı olan “Muhekemat”ı yazar. Bu kitaplarını hem Türkçe hem de Arapça olarak yazar. Nihayet seyahatı Şam’da noktalanır. Burada da İslam Âlemi’nin sıkıntılarını ve çözüm yollarını anlattığı, Arapça “Hutbeyi Şamiye”yi verir. Ve çok beğenildiği için Şam’da hemen kitap olarak yayınlanır.

Bundan sonra, deniz yoluyla tekrar İstanbul’a gider. Baştaki Sultan Reşat’tan, artık Münazarat adlı kitabında, Kürt dilinde eğitim dâhil, sistemleştirdiği Kürdistan’da üniversite müracaatını tekrarlar. Müracaatı kabul edilir. 19 bin altın tahsisatla, 1913’te geldiği Van’da, Edremit civarında, üniversitesinin temelini atar. Fakat 1914’te çıkan I. Dünya Savaşı’nda, Kürt Gönüllü Alay Komutanı olarak, memleketini ve Alem-i İslamı, Ruslara ve Ruslarla İttifak kuran Ermenilere karşı müdafaa eder. Bu arada “İşaratül İcaz Tefsiri”ni yazar. 1916’da yaralı olarak Bitlis Deresi’nde esir edilerek, diğer esir düşmüş Osmanlı subaylarıyla birlikte Rusya’nın kuzey bölgesindeki Sibirya’ya götürülür.

İşte, Üstad Said-i Nursi’de dönüşümün sinyalleri, 26. Lemea 9. Rica’da, “Geri kalan ömrümü mağaralarda geçireceğim, artık insanların sosyal hayatına karışmak yeter” diye anlattığı gibi, bu esarette bulunduğu sırada görülür. 17 Haziran 1918’de, Bolşevik İhtilalı karışıklıklarından yararlanarak, Almanya üzerinden tekrar İstanbul’a gelir. Devrin sultanından, âlimlerden, öğrencilerden, ordu komutanları dâhil, herkesten çok ilgi gördüğünü, 26. Lemea 8. Rica’da söyler. Osmanlının Akademik Kurumu olan Darül Hikmetül İsalamiye’ye  Ağustos 1918’de aza olur. Yıpranma,yorgunluk ve rahatsızlığından dolayı altı ay izne ayrılır.16 Mart 1920’de İstanbul işgal edilir. 10 Ağustos 1920’de Sevr Anlaşması imzalanır. Helaket ve Felaket Asrı’nın mebusu olarak manevi âlemde sorguya tabi tutulur. (Bakınız, “Sunuhat” kitabına.)

Görüldüğü gibi büyük ümitlerle müdahil olduğu gelişmeler, karşı karşıya geldiği sosyal ve siyasal olaylar zinciri, ve bunun yanında Marifetullah’ta (Allahı Tanımada) geçireceği, fikri feyahat, kalbi yolculuk ve ruhi İnkişaf sebebiyle, Mayıs 1921’de, Ramazan ayında, Lemeat Kitabı’nı yazarken, önemli dönüşüm gerçekleşir. Eski Said, Yeni Said olur. (Belgeler aşağıda sunulacaktır.)Mesnevi Nuriye’nin Arapça kitapçıklarını artık, Yeni Said olarak yazar. Eski Said zannedilip, 1922 Sonbaharı’nda Ankara’ya davet edilir. 01 Kasım 1922’de Saltanat kaldırılmıştır. Kürdistanda üniversite fikrini Ankara Hükümetine de sunar.150 bin banknot tahsisat için,163 Mebus lehinde imza da verirler. Fakat medreseler kapanır onlarla uyuşmaz.(Kastamonu Lahikası 49.mektup,Sayfa 101) Ankara’daki havayı kendi hissiyatına uygun bulmaz. Ama bu büyük İnkılâbın temel taşları sağlam olsun diye de on maddelik hutbesiyle uyarılarını yapar. Buradan da ümidi kesilmiş olarak 17 Nisan 1923’te tren yoluyla Van’a gider. Erek Dağı’na mağaraya çekilir. 03 Mart 1924’te Hilafet kaldırılır.Tesbihin ipi kopar ve Şubat 1925’te Şeyh Said Hadisesi patlak verir.

Bu kısa anlatımımızda görüldüğü gibi, Şeyh Said Olayı’ndan önce, hatta Ankara’dan önce, İstanbul’da 1921’de Yeni Said olmuştur. Yeni Said’in en belirgin özelliği artık kuvvetle, güçle sosyal hayata ve siyasete karışmamak ve yoğunluğunu Kuran-ı Hakim’e ivazsız, karşılıksız hizmet olarak seçmiştir. Bütün bunlar bilindikten sonra Şeyh Said Hadisesi’ne katılmaması zorlama izahlar yaparak açıklamak anlamsızlaşır.

Şimdi bu dönüşümü belgeleriyle vermeye çalışalım.

 “bin iki yüz doksan üç (1293) eder ki, Risale-i Nur müellifinin tarih-i veladetidir(doğum tarihi).” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi)

“bin iki yüz doksan üç (1293)  eder. İşte bu tarih Rus’un Âlem-i İslâmın felaketine sebep olan doksan üç dehşetli harbin zamanına ve Risale-i Nur müellifinin tarih-i veladetine(doğum tarihi) tam tamına tevafuku şüphesiz kasdi bir işaret-i gaybiyedir.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi)

“Cifirce bin iki yüz doksan beş (1295) Arabî ve doksan üç (93) Rumî tarihidir ki, tarih-i veladetine(doğum tarihi)  ve Rus harb-i müthişine tevafukla beraber” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi)

 Doğum Tarihi, Miladi: 5 Ocak-12 Mart 1878

“Belgelerle sabit olan Rumi 1293 ve Hicri 1295 yılları, Üstad Said-i Nursi’nin doğum tarihlerinin Miladi olarak kesiştikleri yıl 1878’dir. Bir başka ifadeyle, Hicri 1295 yılının başladığı 01 Muharrem (R. 24 Kanun-ı Evvel 1293) ile Rumi 1293 yılının bittiği 28 Şubat (H. 08 Rebiü’l Evvel 1295) tarihlerinin kesiştiği Miladi dönem, 05 Ocak 1878 ile 12 Mart 1878 arasıdır. Bu durumda Bediüzzaman Said Nursi’nin doğum yılı, her halükarda 1878’dir. Yani Bediüzzaman Said Nursi, 5 Ocak 1878 ve 12 Mart 1878 tarihleri arasında bir günde dünyaya gelmiş.” (http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=SaidNursi&Subsection=DogumTarihi)

Kendi ifadesiyle ne zaman Yeni Said olmuş?

“Arabî tarihle (1339) bin üç yüz otuz dokuzda, müthiş bir buhran-ı ruhî [ruhi bunalım] ve dehşetli bir heyecan-ı kalbî ve dağdağalı [sıkıntılı] bir teşevvüş-ü fikrî [düşünsel karışıklık]geçirdiğim sıralarda, pek şiddetli bir surette Hazret-i Gavs’tan istimdat [yardım isteme]eyledim. Bir-iki yerde bahsettiğim gibi, Fütuhü’l-Gayb kitabı ile ve dua ve himmetiyle imdadıma yetişti ve o buhranı geçirdim. (…) O zaman memleketime nisbeten garb [batı]sayılan İstanbulda idim.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Sekizinci Lem'a, Sayfa: 226)

Arabi (Hicri) 1339, Miladi 1921’dir. Üstad İstanbul’dadır. Darül Hikmetül İslamiye’de azadır.

“Hem her iki Said’in (Eski Said ve Yeni Said) iştirakiyle, bir tek Ramazan’da iki hilâl ortasındatelif edilen ve kendi kendine ihtiyarım (iradem) haricinde bir derece manzum şeklini alan veİşârâtü’l-İcâz kıt’asında ve elli, altmış sahife bulunan Türkçe olarak Lemeât namındakirisale dahi Risale-i Nur’a girebilir. Maatteessüf bir nüsha elde edemedim. Herkesin hoşuna gittiği için, matbu nüshaları kalmamış.” (Kastamonu Lahikası, Mektup: 94, Sayfa No:175)

Lemeat, her iki Said (Eski Said ve Yeni Said) , katılımıyla bir tek Ramazan’da bu dönüşüm sürecinde yazılan eserdir. O halde Hicri: Ramazan 1339’dan, Miladi ayı da bulabiliriz. O da (http://193.255.138.2/takvim.asp) Otomatik takvim çevriminde, Miladi: Mayıs 1921’dir. Rumi: Mayıs 1337’dir.

Sözler’in sonundaki Lemeat’ın başında şöyle diyor:

“Şu eserim, bu mübarek Ramazan’ın feyzi HAŞİYE olduğundan, ümit ederim ki, inşaallah din kardeşimin kalbine tesir eder de, lisanı bana bir dua-i mağfiret bahşeder veya bir Fâtiha okur. HAŞİYE: Hattâ, tarihi نَجْمُ اَدَبٍ وُلِدَ لِهِلاَلَىْ رَمَضَانَ (Necmu edebi vulide lihilaley ramadane) çıkmış. Yani, Ramazan’ın iki hilâlinden doğmuş bir edep yıldızıdır. (1337 eder)”

Ebced hesabıyla Arapça Cümle (Necmu Edebi vulide lihilaley remedane) Rumi: 1337 tarihi düşürülmüştür. Burada da yine, Eski Said ve Yeni Said’in beraber yazdığı LEMEAT adlı eser Rumi: 1337, Hicri: 1339, Miladi: 1921 tarihidir.

“Şu hayat-ı dünyeviyenin hakikatini bir vakıa-i hayaliyede Eski Said görmüş. Onu Yeni Saide döndürmüş olan şu vakıa-i temsiliyeyi dinle:(….)

Ayıldım. Eski Said kaybolmuş; Yeni Said olarak kendimi gördüm.İşte, o vakıa-i hayaliyeyi, Allah hayretsin, bir iki kısmını ben tabir edeceğim; sair cihetleri sen kendin tabir et.

O yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden,berzahtan, haşirden, köprüden geçen, ebedü’l-âbâd tarafına bir yolculuktur. O altmış altın ise, altmış sene ömürdür ki, bu vakıayı gördüğüm vakit kendimi kırk beş yaşında tahmin ediyordum. Senedim yok; fakat bâki kalan on beşinden yarısını âhirete sarf etmek için,Kur’ân-ı Hakîmin hâlis bir tilmizi beni irşad etti. O han ise, benim için İstanbul imiş.” (Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas,Üçüncü Nükte) 

Burada, Üstad, hem “tahmin ediyordum” ifadesiyle bir tolerans vermiş hem de yaşını söyleniş biçiminde zaten 12 aylık bir tolerans vardır. Örneğin, “45 yaşında tahmin ediyordum” ifadesi, 44 yıl 1 aylık mı yoksa 44 yıl 11 aylık mı toleransı da vardır. Bu nedenle yukarıdaki izahlardan dolayı 1921 tarihi dönüşüm tarihi olarak ortaya çıkıyor. “Benim için İstanbu imiş” ifadesiyle İstanbul’da gerçekleştiği anlaşılıyor.

“Arabî risaleler, Yeni Said’in en evvel hakikat ilminden bir derece şuhud (görür) suretinde gördüğü için, tağyir edilmeden, mealleri yazıldı.(17. lem’a)

“Saniyen: Bugünlerde Salâhaddin’in İstanbul’dan getirdiği Habbe, Katre, Şemme, Hubab gibi Arabî risalelere baktım, gördüm ki: Yeni Said’in doğrudan doğruya harekât-ı kalbiyesinde müşahede ettiği hakikatler, Risale-i Nur’un çekirdekleri hükmündedir. (…)

O zaman, başta Şeyhülislâm ve Darü’l-Hikmet âzâları ve İstanbulun büyük âlimleri, tahsinve takdirle karşıladılar. Bunlar Yeni Said’in eserleri olduğundan, Risale-i Nur’uneczalarıdırlar. Eski Said’in ise, Arabî risalelerinden yalnız İşârâtü’l-İcâz, Risale-i Nur’da en mühim bir mevki almış.” (Kastamonu Lahikası, Mektup: 94, Sayfa No: 175)

Yeni Said’in ilk yazdığı eser “Mesnevi Nuriye”dir. Bu da paragrafta geçtiği gibi, Habbe, Katre, Şemme, Hubab gibi Arapça Eserlereden meydana gelmiştir. Şeyhül İslam varken ve “Darül Hikemetül İsalmiye”de aza iken ve İstanbul’un büyük âlimlerinin övgülerine nail olarak İstanbul’da yazılmıştır.

Bir zaman, ihtiyarlığın başlangıcında, Eski Said’in  gülmeleri Yeni Said’in ağlamalarına inkılâp ettiği hengâmda, Ankara’daki ehl-i dünya beni Eski Said zannedip oraya istediler, gittim. Güz(sonbahar) mevsiminin âhirlerinde Ankara’nın benden çok ziyade ihtiyarlanmış, yıpranmış, eskimiş kal’asının başına çıktım. O kale, tahaccür etmiş hâdisât-ı tarihiyesuretinde bana göründü. Senenin ihtiyarlık mevsimiyle benim ihtiyarlığım, kalenin ihtiyarlığı, beşerin ihtiyarlığı, şanlı Osmanlı Devletinin ihtiyarlığı ve Hilâfet Saltanatının vefatı ve dünyanın ihtiyarlığı, bana gayet hazîn ve rikkatli ve firkatli bir hâlet içinde, o yüksek kal’ada geçmiş zamanın derelerine ve gelecek zamanın dağlarına baktırdı ve baktım.” (Lem'alar, Yirmi Altıncı Lem'a (İhtiyar Risalesi), Yedinci Rica)

Üstad Said-i Nursi’nin ikinci önemli eseri “Lem’alar” adlı eserde, “Ankara’daki ehl-i dünya beni Eski Said zannedip oraya istediler, gittim.” demekle zaten İstanbul’da iken, Yeni Said olduğunu ifade ediyor. “Güz mevsiminin âhirlerinde Ankara’nın” ifadesiyle de, Sonbaharın son ayı olan Kasım’da, Ankara’da olduğunu söylüyor. “Hilâfet Saltanatının vefatı” tabiriyle de, Saltanatın kaldırıldığı, Halifeliğin Saltanattan, iktidardan yoksun kaldığını, anlatıyor. Yani, Saltanatın (01 Kasım 1922) kaldırıldığını da buradan öğrenmiş oluyoruz.

“Şu sırrı izahtan evvel bir ihtar: 1338’de Ankara’ya gittim. İslâm Ordusunun Yunan’agalebesinden neş’e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm.” (Lem'alar, Yirmi Üçüncü Lemea, Tabiat Risalesi)

Tabiat Risalesi’nin başında Rumi 1338’de, yani 1922’de muhtemelen Kasım ayında İstanbul’dan Ankara’ya gitmiştir. Çünkü Milet Meclisi’nde kendisine “Hoşamedi” [Hoş geldin]  merasiminin tutanaklarının yayınlandığı Zabit Ceridesi’nin [dergisinin] üzerinde Rumi “9.XI.1338” yazılıdır. Yani,09 Kasım 1922 tarihidir.(http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Home&SubSection=Duyuru6)

Yeni Said’in Özellikleri

Şeyh Said Hadisesi’nden önce, Ankara’ya gidişinden de önce, İstanbul’da Yeni Said olduğuna göre, Yeni Said’in en belirgin özelliği olan siyasetten kaçınmayla ilgili eserlerinden alıntılar yapalım:

“Salisen: Bundan on iki sene evvel Ankara reisleri, İngilizlere karşı Hutuvat-ı Sittenamındaki mücahedatımı takdir edip, beni oraya istediler. Gittim. Gidişatları, benim ihtiyarlık hissiyatıma uygun gelmedi.

‘Bizimle çalış’ dediler.

Dedim: ‘Yeni Said öteki dünyaya çalışmak istiyor. Sizinle çalışamaz, fakat size de ilişmez.’

Evet, ilişmedim ve ilişenlere iştirak etmedim. Çünkü an’anât-ı milliye-i İslâmiye (İslam milletinin gelenekleri) lehinde istimal (kullanılabilir) edilebilir bir dehâ-yı askerîyi, an’anealeyhine çevirmeye maatteessüf (ne yazık ki) bir vesile oldu. Evet, ben, Ankara reislerinde,hususan (özellikle) Reisicumhur’da bir dehâ hissettim ve dedim:

‘Bu dehayı, kuşkulandırmakla an’anât (islami gelenekler) aleyhine çevirmek caiz değildir.’ Onun için, ne kadar elimden gelmişse, dünyalarından çekindim, karışmadım. On üç seneden beri siyasetten çekildim.” (Tarihçe-i Hayat, Eskişehir Hayatı, Mahkeme Müdaffası, 1935)

1920’de İstanbul’u işgal eden İngilizlere karşı mücadele için yazılan, “Hutuvatı Sitte” eserinden dolayı takdir edilerek Ankara’ya istenildiğini, Yeni Cumhuriyet Hükümeti’ne, Yeni Said olduğunu onlarla çalışamayacağını ifadesiyle Yeni Said olduğunu belirtir ve gidişatın kendisine uygun gelmediğini ekler. Hatta bizimle çalış tekliflerini kabul etmediğini ahrete ağırlık vereceğini bildirir. Üstad, “Tarihçeyi Hayat’ın”da geçtiği gibi bazı değişimlerin olacağını hissetmiştir. Fakat Hilafet henüz kaldırılmamıştır.

Yukarıdaki 1935 Eskişehir Mahekeme Müdafası’nda söylenen “Bundan on iki (12) sene evel, Ankara Resisleri” çağırdığını söylerken, paragrafın sonunda da, “On üç seneden beri siyasetten çekildim” demekle de, Ankara’dan bir sene önce, yani İstanbul’da iken Yeni Said olup siyasetten çekildiğini anlatır.

“Denilmiş: ‘Niçin siyasetten çekildin, hiç yanaşmıyorsun?’

Elcevap: Dokuz on sene evveldeki Eski Said, bir miktar siyasete girdi. Belki siyaset vasıtasıyla dine ve ilme hizmet edeceğim diye beyhude [boşuna] yoruldu. Ve gördü ki, o yolmeşkûk [şüpheli] ve müşkülâtlı [zorlu] ve bana nisbeten fuzuliyâne [gereksiz], hem en lüzumlu hizmete mâni ve hatarlı [tehlikeli] bir yoldur. Çoğu yalancılık; ve bilmeyerek ecnebî[yabancı] parmağına âlet olmak ihtimali var.

(…) Eğer kuvvetle ve hâdise çıkarmakla muhalefet etsem, husulü meşkûk [gerçekleşmesi şüpheli] bir maksat için binler günaha girmek ihtimali var; birinin yüzünden çoklar belâya düşer. Hem on ihtimalden bir iki ihtimale binaen günahlara girmek, masumları günaha atmak vicdanım kabul etmiyor diye, Eski Said, sigara ile beraber gazeteleri ve siyaseti vesohbet-i dünyeviye-i siyasiyeyi terk etti. Buna kat’î şahit, o vakitten beri, sekiz senedir bir tek gazete ne okudum ve ne dinledim. Okuduğumu ve dinlediğimi, biri çıksın, söylesin. Halbuki, sekiz sene evvel, günde belki sekiz gazete Eski Said okuyordu.” (Mektubat, On Altıncı Mektup)

Burada Eski Said’in hizmet amaçlı siyasete girdiğini, fakat boşuna yorulduğunu, hem sonucu şüpheli hem de zor olduğunu, buna karşılık, siyasetin, en lüzumlu hizmet olan iman hizmetine engel olduğunu, bilmeyerek yabancı parmağına alet olma ihtimali olabileceğini söylemektedir.

Bu pasajın devamında, Said-i Nursi siyaset analizi yapmıştır. Legal olarak siyaset yapılabileceğini, fakat kendisi için gereksiz olduğunu söylüyor. İllegal ise, fikirle veya kuvvetle (güç kullanarak) sonucu belirsiz bir amaç için, binler günaha (yanlışa) girme ihtimali var, birinin yüzünden çoklar belaya girer diye vicdanının bunu kabul etmediğini ve onun için Eski Said, Yeni said’ e dönüşüp siyaseti terk ettiğini ifade ediyor.

Fakat Said-i Nursi, çıkar üzerine dönen siyasetten Şeytan’dan kaçar gibi kaçsa da, insanların toplum hayatında bir yöntem ve ilim olarak siyaseti, devamlı yol göstericiliğe ihtiyaç duyması halinde, Yeni Said’in kalbini başka noktalar doldurmuş deyip, Eski Said’i ödünç olarak getirerek gereğini yapmıştır.

Şimdi bununla ilgili bir örnek vererek konuyu tamamlamak istiyorum.

 “Yani, “Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye(toplum hayatı) ait münasebetlerinizi(bağlantıları)bilesiniz, birbirinize muavenet(yardımcı) edesiniz. Yoksa, sizi kabile kabile yaptım ki,yekdiğerinize(birbirinize) karşı inkârla yabanî (yabancı)bakasınız, husumet (düşmanlık)veadâvet edesiniz değildir.”

Şu Mebhas Yedi Meseledir

BİRİNCİ MESELE Şu âyet-i kerimenin (Hucurat,13. ayet) ifade ettiği hakikat-i âliye [yüksek gerçek] hayat-ı içtimaiyeye [toplum hayatına] ait olduğu için, hayat-ı içtimaiyeden çekilmek isteyen Yeni Said lisanıyla [diliyle] değil, belki İslâmın hayat-ı içtimaiyesiyle münasebettar[İslamın toplum hayatıyla ilgili] olan Eski Said lisanıyla, Kur’ân-ı Azîmüşşâna bir hizmetmaksadıyla ve haksız hücumlara [saldırılara] bir siper teşkil etmek fikriyle yazmaya mecbur oldum.” (Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Üçüncü Mebhası)

Devamında ayette geçen, (Li tearefu = birbirini tanımak için) anahtar deyiminden hareketle, islam ümetinin bir ordu olduğunu, millet ve kabileleriyle, bu ordunun alay ve taburlarına  ayrıldığını, dolayısıyla birbirlerinin münasebetlerini bilmek ve birbirine yardımcı olmak gerektiğini, yoksa bu farklılığın birbirine düşmanlık etmek veya birbirini inkar etmek için olmadığını açıklar. Hakikaten bu, 26.Mektubun 3. Mebhasi çok önemlidir.Türkiyedeki Müslümanlar, Yeni said döneminde yazılan şu Risaleyi anlayıp, ona göre hareket etseler, başta Kürt Meselesi gibi çok poblemler çözüm yolunu bulacaktır. Yeri gelmişken aynı şekilde, Bosna Hersek Devlet Başkanı Ali İzzet Begoviç Nehir Yayınları arasında çıkan, “Doğu Batı Arasında İsalam” adlı kitabının 278. sayfasıda, konu ile ilgili ayete atıfla şöyle der; “Bu husustta,Yahudilik milliyetçiliktir. Hıristiyanlık soyut cemaat prensibini ilan eder. İslamiyet, milliyetleri tanımakta fakat, kendisi onların üstünde yeni birboyut - Müslümanların milliyetler üstü bir cemaat(ümmet)- olarak ortaya çıkmaktadır.”

"Bediüzzamanı Kürdi’nin Fihriste-i Makasıdı ve Efkarının Programıdır." Adlı makalesinde ifade ettiği maksadının özeti ve fikirlerinin programını; İslamiyet, İslami Marifet,İlim Çevresi, Mederese, Hilafet, Osmanlılık,İttihadı Muhammedi(islami dernekler) vaizlik ve Kürtlük gibi içiçe dairelerde bağlarının olduğunu, herbir dairenin sorunları olduğunu ve herbirine karşı vazifesinin olduğunu anlatır. (Âsâr-ıBediiyye, 2004s. 483. Eski Said Dönemi Kitap ve makaleleri içerir,Abdülkadir Badıllı toplamıştır.Ayrıca, İçtimai Dersler s.537,Zehra Yayıncılık)

Sonuç olarak, İşte böyle fikir bütünlüğüne sahip, 1921’de İstanbul’da iken, Yeni Said olan, Meclis Reisleri tarafından Ankara’ya çağrılan ve orda da İslamiyet ve millet (halk) hesabına memnun olmayan Üstad Said-i Nursi, 1923’te Van’a gelir. Erek Dağı’nda mağaraya çekilip, toplum hayatından yorulup uzaklaşmıştır. Bu süreçlerde  Kürdistan’ı ve kürtleri çok iyi tanıyan, Osmanlıyı ve Ankara Hükümeti’ni iyi bilen Said-i Nursi, amacını tasvip etmediği için değil, yöntem ve zamanlama olarak, 13 Şubat 1925 tarihinde başlayan ve 15 Nisan 1925’te esir düşerek 28 Haziran 1925’te arkadaşlarıyla birlikte idam edilen (şehid) Şeyh Said’e veya benzeri bir hadiseye katılmama kararını çoktan verdiğini anlıyoruz.

 

Not: Risale-i Nur’dan alıntılarda, piyasada Söz Basım-Yayın damgasıyla Külliyat olarak da dağıtılıp, satılan http://www.erisale.com sitesinden yararlanılmıştır.

UFKUMUZ.COM

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.