1. YAZARLAR

  2. Davut Hoca

  3. SADE(CE) SECCADE
Davut Hoca

Davut Hoca

Yazarın Tüm Yazıları >

SADE(CE) SECCADE

A+A-

 

İnsanoğlu, yeryüzüne bir misafir, bir görevli, bir misyon sahibi olarak geldi, ancak daha sonra bizim şu misafir, görevli olarak gelen insanoğlu ne için geldiğini unuttu, şaşırdı, saptı, ekseni kaydı. Ne olduysa ondan sonra oldu, daha sonra başına gelmedik iş kalmadı.

Daha önceden cennette hısmı iken dünyaya geldikten sonra hasmı olan şeytan, onu olmadık oyunların içine sürükledi, başını bağladı, aklını çeldi, zihnini bulandırdı. Onun cennetten çıkarılmasına sebep olduktan sonra dünyada da rahat bırakmadı. Bizim şaşkının derdi dünya olunca dünya kadar derdi oldu. Güya burayı ekip biçip ve sonra çekip gidecekti hasılat diyarına. Ama o, bu döngüyü unuttu, kendisinin amansız düşmanı olan şeytana aldanıp suya gitti ve susuzu döndü. Üstad Beddiüzzaman Said Nursi, bu durumu ne güzel de ifade ediyor; ‘Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur; bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider.’

Ve şimdilerde insanoğlu yine ve yeniden bir musibetle başı belada. Başına gelenlerin onu Allah’a yaklaştırması gerekiyorken, o buna tınmayıp bir ceza olarak kabullenmesi de ayrı bir garabet. Artık evlere hapis olmuş insanoğlu, hayatın evlere sığabileceğini, pek istekli olmasa da kabullenmek durumunda. Şimdilerde hayat eve sığar diyor. Hâlbuki Yaradanın ona sunduğu hayat anlayışı, onu dünyanın tüm ayak bağlarından, tüm bağımlılıklardan kurtarabilecek güçte. Evet, tüm prangalarından kurtulabilse, hayat sadece ve sadece bir seccadeye sığar diyebilecek.

Geçen Cuma, camide seccademi serip namaza durmaya hazırlanırken Şehit Malcom X’i anımsadım. O, hacdayken, herkesin, seccadesiyle olan muamelesi hakkındaki izlenimlerini şöyle anlatıyor: ‘Müslümanların dünyasında seccadenin ne büyük bir rol oynadığını yeni yeni öğreniyordum. Herkesin kendisine ait küçük bir seccadesi vardı, ayrıca karı kocaların ya da daha kalabalık grupların ortaklaşa kullandıkları büyükçe bir seccadesi daha vardı. Her Müslüman seccadesini kaldığı bölümde yere yayıyor ve namazını onun üstünde kılıyordu. Sonra seccadesinin üstüne masa örtüsüne benzer bir şeyler serip yemeklerini yiyebiliyorlardı, böylece, yemek masası olarak kullanılmış oluyordu seccade. Tabakları, örtüyü falan kaldırdıktan sonra da gene seccadenin üstünde oturuyorlardı; alın size bir oturma odası. Sonra, uykuları gelince de kıvrılıp yatıyorlardı seccadenin üstünde; basbayağı yatacak yer işte… Daha sonraları, Mekke’ye vardığımda bir başka iş için daha kullanıldığını görecektim bu halıların. Herhangi bir konuda anlaşmazlık baş gösterdiğinde olayla ilgisi bulunmayan ve herkesçe sevilip sayılan birisi, anlaşamayan tarafları karşısına alıp halının üstünde oturuyor ve sorunu çözüyordu, bir çeşit mahkeme kuruluyordu anlayacağınız. Yeri geldikçe dershane olarak da kullanılabiliyordu bu halılar.’ Bir Müslümanın günlük yaşantısını idame ettirebileceği en basit, en yalın, en sade bir dışa vurumudur bu. Alın size hayat. Şimdilerde eşyanın o çöplüğe çevirdiği evlerde, neredeyse ayrıntıda kaybolan insanın zihni de adeta bir şehir çöplüğüne dönerek bulanıklaşmakta, bunalmakta ve en nihayetinde bunamaktadır.

Dünya hayatında sade ve yalın bir yaşantının en güzel örneğini, Peygamberimizde (sallallahu aleyhi vessellem)görüyoruz. O ki, yeryüzünde gelmiş ve geçmiş en nadide insandır, en özel kuldur, en aziz candır. Ancak tüm bunlara karşı hayatı, hiçbir gereksiz ve aşırı ayrıntıyı barındırmayacak bir şekilde geçmiştir. Kendisi, taşıdığı misyon ve değer, bulunduğu makam ne kadar yüce olursa olsun, arkadaşları açlıktan karınlarına bir taş bağlarken o iki taş bağlardı. Konfora, şatafata, israfa, lükse hayatında asla yer olmamıştır. Oysaki O, gelmiş ve geçmiş tüm dünya hayatının odağında yer almasına, Yüce Yaradanla direkt olarak muhatap olmasına rağmen, keyfi, zevk ve sefayı, şımartılmayı, pohpohlanmayı hiçbir zaman ve zeminde kabul etmemiş, buna fırsat vermemiştir. Mütevazilikten, sadelikten, hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Hayatı, izzet ve şerefin ete ve kemiğe büründüğü bir zaman dilimi olarak geçmiştir.

Dünya hayatında gelmiş ve geçmiş ne kadar büyük insan varsa hepsinin de hayatlarının ölçülü ve mütevazı olduğunu görüyoruz. Hatta şu dünyadan çekip giderken ardında bıraktıkları tüm dünyalığın sadece ve sadece sağ eliyle alına bilinecek kadar olması gerektiği öğretisini de biz mirasçılarına bir nasihat olarak bırakmışlardır. Ama gelin görün ki, biz mirasçılar, çekip gittiğimizde belki de yetmiş yedi sülalemize yetecek kadar dünyalık yığma telaş ve derdindeyiz. Hele hele şu, dünyadayken fakir gibi yaşayıp da ahirette zengin gibi hesap verecekler yok mu, onları hiç demeyin gitsin. Durumları en hazin ve acınası onlardır kuşkusuz.

Dünyaya, sadece dünyayı bırakıp gidenlerin başına dünyanın yıkılması Allah’ın emridir. Ancak dünyada iz bırakanlar, insanlığa eser bırakanlar, davaları uğruna canlarını feda edenler, insanlığa bir katma değerde bulunanlar, tarihe not düşenlerin isimleri ve cisimleri insanlığın hafızasında ölümsüzleşir. Tarih ve insanlık, bu nadide, eşsiz, saygın insanların önünde selam durmaktadır. Onlar; dünyanın, dünyalığın o yalancı ve aldatıcı şatafatını, mevki-makamını, unvan-rütbelerini, mal-mülklerini ellerinin tersiyle itmiş, sade ve yalın bir hayatı tercih etmişler, sade ve secde halinde hayat sürmüşlerdir. Zaten onları farklı ve ulaşılmaz kılan tek sebep de bu olsa gerek…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.