1. YAZARLAR

  2. Davut Hoca

  3. SABIR VE ÜMİT ARASINDA BİR ÖMÜR
Davut Hoca

Davut Hoca

Yazarın Tüm Yazıları >

SABIR VE ÜMİT ARASINDA BİR ÖMÜR

A+A-

 

Bir temmuz öğleninde kızımla dışarıda yürüyoruz, hava sıcak mı sıcak, güneş tam tepemizde, adeta kavuruyor. Kızımın üzerindeki dış kıyafetine bakıp, ‘kızım bari üzerine ince bir üst giyseydin, böyle pişeceksin’ deyince, kızım cevabını hiç tereddüt etmeden ve eğip bükmeden verdi, ‘baba, bilmiyor musun, bizim için her zaman kış.’ Buna karşı diyecek sözüm yoktu elbet, ne diyebilirdim ki, şu hayatın her bir mevsiminin insanlar arasında tercih ettikleri yola göre taksim edildiğini biliyordum elbet. Ama şu da bir gerçek ki bizler de isterdik baharlar yaşayalım, baharlar görelim. Bizler de isterdik üzerimizdeki zemherinin biraz olsun dağılıp gitmesini. Ama gel gör ki dünya hayatı tuttuğun yola göre öyle çok meşakkatli ki…

‘Dünya, müminin zindanı, kafirin ise cennetidir’ diye buyuruyor Hz. Peygamber(sav) Hayata bu zaviyeden bakınca, manzara daha bir netleşiyor aslında. Dünya hayatının; mümin kul için bir imtihan yeri olduğu, sıkıntı diyarı olduğu, sabır, çile, dert, keder yeri olduğu kabullenildiğinde çekilenlerin de bir karşılığı olacağı, sıkıntıların sonsuza dek sürmeyeceği gün gibi çıkar ortaya. Bu imani gerçeği tam bir teslimiyet ile kabullenme konusundaki zaafiyet, kendisini farklı şekillerde dışa vurabilmektedir. Mümin kullar da bazen ister istemez içinde bulundukları sıkıntılara karşı sabırsızlık gösterebilmektedir. İnsanoğlunun tahammül sınırlarının az olduğu, sabırsız olduğu ve daha birçok zayıf yönünün olduğu göz önünde bulundurulduğunda bunu anlayabilmek daha mümkün olabilmektedir. Hz. Peygamber’in(sav), sahabe efendilerimize, çoğu zaman teselli verdiği, onlara sabrı telkin ettiği, kavuşacakları mükafatları hatırlatarak onlara şu dünyada çekilenlerin de elbet bir sonunun ve mükafatının olduğunu telkin ettiğini görmekteyiz.

İnsan, belli bir yaştan sonra birçok sıkıntıyı, zorluğu, imtihanları kanıksamakta, kabullenmekte, içine sindirmekte, yani tabiri caizse artık teslim olmakta. Ancak bu durum gençler için o kadar da kolay olmamakta. Onlara anlattığınız hayat ile gördükleri, şahit oldukları hayatın farkını gördüklerinde, okudukları ile yaşadıkları gerçekleri kıyasladıklarında, içlerindeki dünya ile dış dünyayı yüzleştirdiklerinde, akıllarının kabul ettiğini nefisleri terslediğinde, bir kısım yaşıtlarının imkân bolluğu içinde boğulurken kendilerinin de dert kederlerle boğuştuklarında, işte o zaman dilimiz dolanır, aklımız tutulur, gözlerimiz dolar, nefsimiz kabarır, vicdanımız sızlar. Onlara ne kadar da izah etmeye kalkışırsak kalkışalım, yaptığımız basit kalkışmaktan öte geçemez. Dünyada dengeler arasında o denli bir uçurum var ki dengesizlikler hâkim hale gelir. İşin en hazin ve ucube tarafı da şu ki; dünyadaki (görünürde) mutlu bir azınlığın zevk sefa içindeki sapkınlık ve taşkınlıklarını; geride kalan çoğunluğun sosyal medya denilen bataklıktan görmeleri, izlemeleri, takip etmeleridir. Böylelikle gözleri kamaşmakla kalmaz içleri de öfke ve hırsla dolar, kendi haline lanet eder, varsa bile küçük dünyaları da o an başlarına yıkılır.

Âdemoğlu, çok aciz bir varlıktır, sabrı, tahammülü sınırlıdır. Çoğu zaman başına gelen en küçük bir musibette ortalığı ayağa kaldırır. Halbuki Rabbimiz yüce kelamında bizlere öyle hikmetler, öyle sırlar veriyor ki önünde hiçbir muamma, hiçbir badire, hiçbir çetrefilli mesele dayanamaz. Çoğu zaman başımızı döndüren, gözlerimizi kamaştıran, aklımızı çelen, rüyalarımızı süsleyen, hayallerimizi zapteden onca sanal, fani, geçici şatafatlara, saltanatlara karşı Kur’an’ın şu eşsiz hükmü, her bir yalancı cennetleri ziruzeber ederek yerin dibine batırıyor; ‘İnkârcıların (refah içinde) diyar diyar dolaşması, sakın seni aldatmasın!’ (Al-i İmran/196) Rabbimiz, bu ayetinde, adeta yüreğimize su serpen, bizi bu yalancı ve fani büyüden, kâbustan çekip çıkarıyor. Aldanma diyor onların o zevk sefalarına, sen sabret bak göreceksin sana hem dünyada hem de ahirette ne güzellikler hazırladığımı. İşte, Yaradanın bu mucizevi tüyolarından istifade edebilmenin yolu da en azından ortalama bir imana sahip olmaktan geçer. Kişinin itikadının sağlam olması, fikri alt yapısının sağlam olması, felsefesinin sağlıklı olması, ruh dünyasının dingin olması, zihninin berrak olması, kalbinin mutmain olması gerekir.

Bu konuda Karun’un hikayesinden daha ibretli bir olay yoktur herhalde. Hani; Bir gün ihtişamı içinde halkının karşısına çıkmış, ihtişamını tekebbür ve tafra yapmak için kullanmıştır, ihtişamı ile fakirlerin gönlünü kırmış ve gözlerini kamaştırmıştır. Onu gördüklerinde “Keşke Karun’a verilenin benzeri bize de verilse, şüphesiz o çok büyük bir varlık sahibidir” demişlerdir. Ama bilgi sahibi olanlar, aldanmışlara “Yazıklar olsun size! Allah’ın vereceği iyilik, iman eden ve salih amel işleyenler için daha iyidir” diyerek öğüt vermiş ve uyarmışlardır. Allah’ın değişmez kuralı, Karun için de gerçekleşmiş ve gazabı onun başına inmiştir. Malının helak olmasına ve azap görmesine sebep olmuştur. Çünkü Allah onu, evini, malını ve hazinelerini yerin dibine geçirmiştir. İsrailoğullarının her iki kısmının gözü önünde yer yarılmış, Karun’u ve malını yutmuştur. Karun kendisine yardım edecek ve savunacak kimse bulamamış, malları ve hazineleri kendisine yarar sağlamamıştır. Karun’un ve malının başına gelenleri gören İsrailoğullarından sabır ve sebat sahibi müminlerin imanı artmış, daha dün Karun gibi olmak isteyen aldanmışlar gerçeği anlamış, gözlerinden perdeler kalkmış ve onun gibi olmadıkları için Allaha şükrederek şöyle demişlerdir: “Demek ki Allah, rızkı kullarından dilediğine bol veriyor, dilediğine de az. Eğer Allah bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki inkarcılar başarıya eremezler”

Özenmek, gıbta etmek, kıskanmak ve daha birçok şekilde insanlar, çevrelerinde gördüklerine tutku ve ihtiras ile bağlanabilirler. Bunlar çoğu zaman izah edilebilir insani hasletlerdir. Ama bu eğer insanı isyana, siteme götürüyorsa işte o zaman o kişinin zihni, kalbi işgal altındadır denilebilir. İsyan ve sitem, insanın itikadının da bozulmuş olduğunun en büyük göstergesidir. Kısa süreliğine doğan hayranlıklardan ötesine geçen her ruh hali, ruhun sarhoşluğunu gösterir. Sarhoş olan bir ruhun da ne yapacağı, ne söyleyeceği kestirilemez. Şu yalan dünyanın yalancı cennetlerinin hiçbir şeyi insanın ruhunu sarhoş etmeye değmez. Bunlar olsa olsa, cennet nimetlerinin kötü bir kopyasıdır. Gerçek nimetler varken bunların çakmalarına aldanmak akıl kârı değildir.

Her şey bir tarafa, insanoğlu hep umut eden, ümit var olan, hayallerinin peşinden koşan bir canlıdır. Çünkü bu insanın yapısında olan, mayasında var olan bir özelliktir. Hani Şadi Şirazi diyor ya; ‘bir ömür daha lazım, vefatımızdan sonra. Çünkü bu ömrümüzü sadece umutlanmakla geçirdik.’ Umutlanmak bizim için yaşam kaynağıdır, can simididir. Umutlanmak, hayatı beklentiler ile bereketlendirmek, hep bir şeyler beklemek ile süslemektir. Hiç unutmam, lise yıllarında habire kompozisyon yarışmalarına katılır ve daha sonra onların sonuçlarının açıklanmasını beklerdim hep bir ümit ile. O arada geçen zaman ise bana, o eşsiz heyecanı yaşattığı için, beni hayallere daldırdığı için, iple o günü çekerek sabrı öğrettiği için ilaç gibi gelirdi. İşte insanın ilacı da hep bir umutla yaşamak ve o umudu içinde yaşatmaktır. Yani aslında insanın hayatı sabır ve ümit arasında bir umuda yolculuktan başka bir şey değildir vesselam…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.