1. YAZARLAR

  2. Cihan AKTAŞ

  3. Rövanşist ya da Müşahit Dil
Cihan AKTAŞ

Cihan AKTAŞ

Yazarın Tüm Yazıları >

Rövanşist ya da Müşahit Dil

A+A-

     Baskı dönemlerinin yaraları kabuk bağlasa da tamamen iyileşmiyor. Başörtülü kadınlar olarak hiçbirimiz son otuz yılı kolay geçirmedik. Kaldı ki daha evveli de var bunun. Ancak kamusal alanda başörtüsünün "engelli" varlığı özellikle "türban"ın icadıyla birlikte başladı. Başındaki örtü "türban" olarak isimlendirilen kadınlar bu otuz yıl içinde sürekli masumiyetlerini kanıtlamaya zorlandılar. Bir yerlerden, özellikle dış mihraklardan dolarla maaş alarak başlarını "kapattıkları" öne sürüldü. Bir erkeğin iradesiyle, yönlendirmesiyle örtünmeyi benimsedikleri savunuldu. Bu iddialar gazete manşetlerini sorgusuz sualsiz gerçek sanan tuzu kuru orta sınıf tarafından benimsendi üstelik. Her şekilde "türbanlı" diye isimlendirilerek geleneksel başörtülü kadınlardan ayrıştırılan genç kızların omuzlarına bir şaibe yükü bindirildi. Bu şaibe bazen darp sebebi oldu, bazen sürgün.

     Güzeyya Bingöl, 28 Şubat'ın ardından gurbette bir eşik arayan başörtülü öğrencilerden. Almanya'da doğum sırasında vefat ettiği haberi, onu yurt dışına çeken soğuk dönemin üzüntülerini canlandırdı başörtüsü yasağının engellediği kadınlar arasında.

     Vesayet rejiminin şablonlarına uymadığı için öylesine çok engellenen hayat var ki... Yasakları olağanlaştıran ulusçu paradigma aklıma hep Yunan mitolojisinde yer eden bir kötülük sembolünü getiriyor: Prokrustes. Düzenlediği baskınlarda yakaladığı yolcuların boylarını yataklarına uydurmak için kollarını ve bacaklarını kıran ya da çekerek uzatan bir hayduttur, Prokrustes. Hastane acil kapılarında bekletildiği için bitkisel hayata girerek genç yaşta dünyaya gözlerini yuman Aynur Tezcan bir istisna olabilseydi keşke.

     Bir de cemaat içi baskılar, kadir kıymet bilmemeler, suçlamalar var... Tahsil hayatı yarıda kalınca evine dönse de dönmese de sayısı meçhul bir başörtülü kadın nüfusu bir yas ikliminde yaşamaya terk edildi. Onlardan mütedeyyin patronların iş istismarlarını, sığınılacak adreslerde karşılarına çıkarılan teaddütü zevcat "çözümünü", cemaat içinde joker olarak görülmekten ileri gelen kırılganlıkları, vesayet altında tutulması gereken akılsız mahluklar olarak muamele görmenin yol açtığı öfkeyi ortaya koyan hikâyeler dinleyebilirsiniz. Yükselmek isteyen eş, dost, başörtülü kadınlarla ilişkilerini mahrem alana sınırlamıştır. Kaymakam eşi başına açmayacaksa, eşinden ayrılmayı göze almalıydı; "Basamaklar" başlığını taşıyan öykümde anlatmıştım.

     Cüneyt Arcayürek'in bir yazısında Emine Erdoğan ve Hayrünnisa Gül hakkında sarf ettiği çirkin sözler, başörtülü kadınlara geçmişin kâbuslarını hatırlattı. Şişmanlık kusuru, at gözlüğü türban... Arcayürek söylemi elbet modernleşme başarısını kadınların olabildiğince Batılı görünmesine bağlayan yenik bir kuşağın hıncıyla ve yüzeyselliğiyle malûl. Tesettürlü kadının örtüsü ve kilosu konusunda müfettişlik yapmanın siyasal bir eleştiriymiş gibi algılanması ise düşündürücü.

     Aynı günlerde ODTÜ'de yaşanan yurt standı sataşmasının başörtüsü üzerinden okunması, o büyük arka plan dikkate alındığında şaşırtıcı değil, ancak kaygı verici. Olimpiyat tanıtım videosunda başörtüsünün bulduğu/bulamadığı payın tartışılması bu konuda başka bir safhayı adımlamaya başladığımızı duyuruyor. Başörtüsü bu kez iktidara içkin bir toplumsal kutuplaşmanın nesnesi kılınıyor. Bir başörtülü bir diğerinin yanlışının bedelini ödemesi gereken kişi olarak görülüyor. Ölümler, kayıplar, yaslar kıyaslanıp yarıştırılıyor. "Vicdan" diğerinde asla olmayan bir kaynaktır sanki! Herkesin her an her türlü sorun, acı ve pürüz nedeniyle açıklama yapması, bir özür belirtmesi talebi bir vicdan baskısına dönüşüyor.

     Baskılar tek tek insanları da bütün olarak toplumları da güdükleştirir. Ben bu yaşananları kemalist jakobenizmin açtığı yaraların derinliğine yoruyorum. Prokrustes misali kıra döke "ulus yaratma" işlemi sadece tek tek kişileri değil, halka halka genişleyerek bütün toplumu etkiledi. Ve baskıyla ezilmesi, parya kılınması istenen, sürgüne zorlanan birçok insan kabusun geri geleceği korkusunu üstünden atamıyor. Kimi yara sahiplerinin rövanşist dili, azınlığa has olsa da keskin bir şekilde yükselerek ulusçu öfkeyi biliyor. "Beyaz Türk" bakışında ezik başörtülü figürü yerini kibirli başörtüsüne terk ediyor.

     Dil maksadı aşan yorumlarla kifayetsizleşirken meramın anlatılamazlığı daha sert ifadelere ihtiyaç duyuyor. An geliyor herhangi bir ifade bütün sivri köşeli, acıtan, şiddet ve hor görü yüklü donanımıyla dahi bilenmiş duyguyu taşıyamıyor, tanımlayamıyor. Dinlemeye izin vermeyen kutuplaşma halini ve karşıtını aşağılama hazzıyla yetinen yorum tarzını eleştirmek kimilerine göre sadece vırvır. Acaba "şerefsiz", "hain", "azgın" ve "kepaze" olarak dillendirileni bir adım sonra daha acıtıcı ve etkili bir şekilde nasıl anlatmalı... Söz konusu ifadeler görsel ve yazılı medyadan sokağa, siyasetten sosyal medyaya, olağanlaşırken daha da sivriliyor, şok etkisi uyandırmaya, mahcup etmeye, köşeye sıkıştırıp zor durumda bırakmaya yönelik ayrıntılarla çeşitleniyor.

     Çarşı-pazarı, köşebaşı/kaldırım muhabbetlerini yitirmekte oluşumuz bu nedenle de düşündürücü: Ulusçu kamusal alanın hegemonik diline karşılık çarşı-pazarın herhangi bir ortamda olmadığı denli makul, bölüp ayrıştırmayan yapıcı bir dili var.

     Ben elbette her şeyden önce "İslami kesim" adına öne sürülen dil sorunlarını tartışmakla mükellef olduğumu düşünüyorum. Darbe üstüne darbe ile sindirilerek parya kılınmak istenen kesimlerden bunca zor dönemlerin ardından sahabe örnekliği beklemek kolay değil. Ancak biriktirilmiş öfkeyle ortaya konulan üslubun tek tek örneklerden hareketle "Müslüman öfkesi" şeklinde takdimi de sorunlu. Kur'an'da, "El-Furkan; 63" gibi bu tür tepkilerle biçimlenen üslubun ötesinde bir üslubu yücelten birçok ayet var. "Rahman'ın (has) kulları yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) "selam" derler (geçerler).

     Hayatlarından çalınan, göçe zorlanan Güzeyya Bingöller adına kimse konuşamaz elbet, her insanı kendi özel hikayesi üzerinden tanıyıp anlamak gerekir. Sibel Eraslan'ın Star'da yazdığı "28 Şubat davasına son müdahil: Güzeyya Bingöl" başlıklı yazıyı gözlerimiz dolmadan okuyamadık.

     Mesele şahit olup olmama konusundaki bir seçimle ilgili geliyor bana. Mazlumiyetin sonsuz rövanşında hakikatin kaybolmaması nasıl mümkün olabilir? Dil bize konuşup anlaşalım, ara bulalım, hayra çağıranlardan olalım diye de verildi. Fakat türlü suretlerle daima canlı kalan korkuları tanımlamadan da bir rövanşa özgü kısır döngüden çıkılamaz. Ne adına yaşandı bu acılar ve şimdi hangi endişelerle tanımlanmakta... İslami kesim, ancak kendisine hakkaniyetli davranmayı yakıştırdığı sürece rövanşizmin ötesine geçip bir gelişme/kültür farkı sunabilen bir toplumsallık halinde gerçeklik kazanabilir.

     DÜNYA BÜLTENİ

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.