1. YAZARLAR

  2. M. Şakirê Koçer

  3. ROMA VE YUNAN PUTPEREST ZİHNİYETİNİN MÜDAVİMLERİ
M. Şakirê Koçer

M. Şakirê Koçer

Yazarın Tüm Yazıları >

ROMA VE YUNAN PUTPEREST ZİHNİYETİNİN MÜDAVİMLERİ

A+A-

İngiliz emperyalizmine karşı Müslümanlığın büyük kurtuluş mücadelesinin ateşini tutuşturan ve Müslüman dünyada seviyeli bir aydınlanmaya ön ayak olan Cemaleddin Afgani’nin “Urvetul Vuska” adlı kitabında şöyle bir hikâye nakledilir. “Eski hikâyelerden birini şöyle anlatırlar: Istahar şehrinin dışında büyük bir tapınak vardı. Gece yolculuğa çıkanlar karanlık şiddetlenince oraya sığınırlardı. Yine bir gece yolcunun biri gecelemek üzere içine girmişti. Gün ışığında onu aramak için tapınağa girenler, onu ölü olarak buldular. Bedeninde ölüm olayına yol açabilecek her hangi bir yara izi yoktu. Tapınağın hikâyesi yöre halkınca ve yolcularca bilinir ve anlatılır oldu. Herkes orada gecelemekten çekinirdi. Günün birinde bir adam dünyadan bıkmış ve ölmeyi kafasına koymuştu. Kendi kendini öldürmeye gücü yetmiyordu. Amacına ulaşır düşüncesiyle tapınağa gitmeye karar verdi. Kendisini uyaran ve girmesine engel olmaya çalışanlara karşı çıkarak şunları söyledi: “Ölümü kafama koyduğum için buraya gireceğim. Sonra onlardan kurtularak öleceği yer olacağını zannettiği tapınağa girdi. İçerde sanki toplu bir şekilde ona hitap eden büyük gürültülerle karşılaştı: İşte seni öldürmek için geldik; ruhunu yok edip cesedini parçalayacağız ve kemiklerini ezeceğiz. Umutsuz adam bağırdı: Hadi gelin, ben zaten hayattan umudumu kestim. Daha sözünü bitirmemişti ki, büyük bir patırtı koptu. Tılsım çözülmüş, duvarlar yıkılmıştı. Her taraf altın ve gümüşle doldu. Adamın içi huzurla dolmuştu. Sabaha kadar uyudu. Cenazesini taşımak üzere sabahleyin tapınağa gidenler adamı çok neşeli gördüler. Kendilerinden altın ve gümüşü taşımaları için yardım etmelerini istiyordu. Ona hikâyenin aslını sordular, sonra öğrendiler ki; ölen adamın bu aslı astarı olmayan hayallerden korktuğu için öldüğünü öğrendiler.

Cemaleddin Afgani bu hikâyeyi naklettikten sonra devamla şöyle diyor: “İngiltere de işte böyle büyük bir tapınaktır. Siyasetin karanlıklarından korkan zavallılar, ona sığınırlar. Amaçlarına, vehmettikleri hayallerle ulaşırlar. Nice kararsız ve zayıf insanlar, bu tapınağın duvarları arasında helak olmuştu. Ancak ben, umutsuzluğun ve ölüm isteğinin oraya sağlam güçler taşıyacağı kanısındayım. İşte o zaman, bu tapınakta umutsuzların cesur haykırışları yükselecek, duvarlar yarılarak büyük tılsım çözülecektir.”
 

Doğunun görkemli esintisi Cemaleddin Afgani ısrarla dünya halklarını, doğulu milletleri, ve insanlıktan yana endişe taşıyan herkesi İngilizlerin(İngiltere’nin) zulüm ve karanlık yayan hegemonik siyasetinden umut kesmeye davet ediyordu. Bugün de, dünyanın çehresi bu zalim ve karanlık siyasetlerden yıkanmış değildir. Halen milletlerin yüzü, bu siyasetlerin simsiyah isleri ile kaplı bulunmakta.
 

Dün, zulmün, sömürünün, müstemlekenin ve emperyal sistemlerin ismi İngiltere’ydi. Bugün ise Amerika’dır. Her ikisi de, dün ve bugün onların emellerine hizmet eden ve zulümlerini kolaylaştıran herkes de, şeytana hizmet eden Roma yasalarının ve Yunan felsefesinin çocuklarıdırlar. Antik şirkin tüm unsurlarını içlerinde barındırmaktadırlar. Roma’nın ve Yunan’ın tüm tanrı ve tanrıçaları, bunların da tanrı ve tanrıçalarıdır. Amerika’nın “özgürlük anıtı” adını verdiği ve deniz ortasında dev bir heykel olarak diktiği bir tanrıçadır, dişidir. Çünkü kapitalizmin en çok para sağlayan aygıtı, sömürülen kadındır. Ne gariptir ki, kadim putperestlerin yaptıklarının aynısını yapıyorlar. Putlarına hem tapıyorlar, acıkınca da yiyorlar. Uzaya roket fırlatıyorlar. Roketlerinin başında kızıl bir haç işareti; tabii ki bunun İsevilikle de hiç bir alakası düşünülemez. Çünkü haç, Roma ceza yasalarının en korkunç infaz malzemesidir. En çok bu korkunç ceza malzemesine tevhit ehli İseviler gerilmişlerdir. Haç(+) böylesine ürpertici bir ceza aracıdır. Tabi daha sonra zorla, zerle, tezvirle İsevilik Hıristiyanlığa dönüştürüldü. Roma bu semavi dini, toplum için amaç olmaktan çıkarıp, araçsal bir hale büründürdü. İsevilerin binlercesinin gerilip şehit edildiği bu sevimsiz(çarmıh), yani dört çivili, ikisi ayağa, ikisi de ellere çakılan çiviler bir sanem olarak onlara yutturuldu. Onlara, kutsal bir imge olarak kabul ettirildi. Bu sevimsiz çarmıh, zalim, müşrik ve kan emici Roma diktatörleri için kutsal olarak algılanabilir; ama İseviler için niçin kutsal olsun ki? İsa ona gerildi diyorlar, İseviler ona gerildi, peki bunun cevabı çarmıhı(+), haçı kutsamak mı, yoksa telin mi olmalı, yoksa kırıp dökmek mi olmalı? Ondandır ki rivayetlerde Hz. İsa’nın ahir zamanda yere nüzul edip çarmıhı kıracağı zikredilmektedir. Bunu doğru algılamak lazımdır.
 

Bu zihniyet, yani Roma, Yunan ve Grek felsefesinin çocukları bu gidişle Ortaçağ Avrupa’sında bir ceza aracı olarak çokça kullanılan “giyotini” bile bilinç cihetinde zayıf bırakılmış halklarına kutsal diye yuttururlarsa şaşırmamak gerekir. Bilimin havzası Batı diyorlar, Avrupa diyorlar, ama Batı dolayısıyla Avrupa, Roma’nın, Yunan’ın uyduruk tanrı ve tanrıçalarından vazgeçmişler mi ki? Gökyüzündeki gezegenlere bile bu uydurulmuş ilahların isimlerini vermişler. Mesela, Jüpiter, Satürn, Mars, Merkür, Platon, Venüs, Uranüs, Neptün gibi. Uzaya gemi fırlatıyorlar, ama uzay gemisine Apollon ismini veriyorlar. Gökyüzündeki yeni yeni gök cisimlerini keşfettiklerini ilan ediyorlar, belki de yalan söylüyorlar. Hemen ardından, Hindistan ya da benzer putperest milletlerin taptıkları putların isimlerini takıyorlar. Allah biliyor ya, belki de envai çeşit hilelerini o milletlerin başına örmek için onlara yardakçılık yapıyorlar. Bir Kürt atasözünde denildiği gibi “Hesıne be esas ne dıbe tevr, ne dıbe das” yani kalitesiz demir ne kazma olur, ne de dehre. Bu zihniyetten insanlığın geleceği adına hiçbir yararlı ve verimli şey sadır olmayacaktır. Siyasetinden, idaresinden, iktidarından, dün de bugün de zulüm ve karanlıklar vücuda geldiği gibi, yarın da zulüm ve karanlıklar vücuda gelecektir. 

Dün İngiltere idi bu karanlık siyaset tapınağı, bugün de Amerika’dır. Siyasetin karanlıklarından korkan zavallı dünya devletleri ona sığınırlar. Amaçlarına, vehmettikleri hayallerle ulaşacaklarını düşünürler. Nice kararsız ve zayıf topluluklar ve devletler bu tapınağın duvarları arasında helak olmuştur. Ancak bu karanlık tapınağın siyasetinden umut kesen nice cemaat, topluluk, kitle hareketleri ve hatta bazı ülkeler geleceğe dair güçlü umutlar müjdeliyor. Öyle görülüyor ki; ölüm korkusu, dünya sevgisi, makam, mevki, şöhret, mal, para, kadın, çocuk ve bunun gibi engeller; geleceğin inşasına yönelen, geleceğin evrimini ören, devrimine koyulan, mümin, Müslüman ve aksiyon cephesini engelleyemeyecek. Bu cephe, tarihte olduğu gibi bugün de geleceğe iman, ahlak, ilim, izzet, şeref, şecaat, çözüm, çare, adalet, saadet ve sulhu taşıyacak. Gelecek biiznillahi teala dört esastan yükselen bir ümran olacak. Bu dört esas şunlardır: Tevhit, nübüvvet, adalet, ahiret.
 

Bugünkü zulüm ejderhasını Amerika(ABD) temsil ediyor. Diğerleri onun kol, ayak ve nefesleridir. Amerika ile her alanda sadece ve sadece Allah adına savaşmak gerekiyor. Büyük ıslahatçı ve devrimci Ayetullah Humeyni Amerika’ya “büyük şeytan” dedi ve doğru söyledi. Büyük gerilla ve aksiyon adamı Usame Bin Laden “Bu zamanda tevhitten sonra en büyük değer Amerika ile yapılacak savaştır” dedi ve doğru söyledi. Amerika ile her alanda siber bir savaşa girişmek artık zorunluluğun ötesinde de bir ibadettir. Burada, bütün bir Müslümanlık aleminin hatta daha da ötesinde tüm ezilen, sömürülen, horlanan, mağdur bırakılan, öldürülen insanlık aleminin Allah adına, insanlığın şerefini kurtarma ve onarma adına savaşa, çabaya adanması lazım. Zaman ittihatlar, ittifaklar, iltihaklar ve dayanışma zamanıdır. Bir Türk atasözünde denildiği gibi “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” .

Bugün iyi niyet beslemeyen avcılar, güvercin topluluğunu tuzağa tutsak etmiş durumda. Her güvercin tek başına bu kahpe tuzaktan kurtulma imkânına sahip değil. Tuzağı yerden sökmeleri için el birliği, güç birliği yapmaları şart. Amerika ve işbirlikçilerine her zaman güvercin muamelesi yapılmamalı. Şahince muamele yapmamız gereken ortamları yaşıyoruz. Hem de birçok diyarda ve birçok cephede. Firavun’dan huruç, Allah’a hicret dönemi içindeyiz. Kızıldeniz Musa’sını beklemekte. Diyarlarımız, Kızıldenizleşip Amerika ve avanesini kuşatıp boğmalı. Zihniyetimizin ve düşmanımızın zihniyetinin ayrışacağı hat; düşmanlarımızın öldürülen asker bedenleri, tahrip olunan tank ve düşürülen savaş uçakları olmalı.

Düşmanla yapılacak, ama her alanda düşmanla yapılacak savaş, münasip ve ustaca olmalı. Allah’ın peygamberlere öğrettiği, peygamberlerin uyguladığı ve inananların uyduğu savaş kuralları… Bu kurallar aşılamaz. Sonuna kadar bu kurallara uyulmalı. Bunlar kutsal İslam şeriatının savaş kurallarıdır. Bu kurallara uyulduktan sonra düşmanın savaş ortamındaki manipülâsyonları nihai olarak etkisini yitirecektir.

Savaşta neticeye götürecek ve başarı kazandıracak uygulamalardan biri de hızlı ama ustaca davranmaktır. Bunu, kirpi ve yılan kavgasında bile gözlemleyebiliriz. Nasıl mı derseniz; kirpi önce çok hızlı bir atakla yılanı kuyruğundan yakalar ve başını içine çeker, öylece bekler. Yılan önceden hızlı davranmadığı için fırsatı kirpiye kaptırmış, şoke olmuş bir vaziyette kıvrandıkça, sağa sola kendini vurdukça çare olmuyor. Kendini sağa sola vurunca kirpinin dikeni kendisine batıyor, aşama içinde harap olup yere yığılıyor ve kirpiye yem oluyor.
 

Bu, bir siber savaştır. Az, ama ustaca çabalarla büyük başarılar sağlamak, ustaca da yetmiyor, savaşı barış ve adalet eksenli yürütmek. Matador ve koca boğa savaşları da bizim için bir örnektir. Düşmanın öküz gibi koca ve hantal gövdesini ya da cephesini bir matador zekâ ve atakkisyonları ile etkisiz hale getirmek mümkündür. Bu tarz savaş tekniği Kadisiye savaşında da uygulandı. Müslümanlar o zamanın İran’ının muhteşem fil donanımlı ordusunu, uyanık zekâ ve başarılı çabaları ile alt ettiler. Önce fillerin gözlerine ok attılar. Böylelikle düşman ordularını aşağı indirip el ayak içine düşmelerini sağladılar. Tarihte bunun örnekleri çoktur. Nice az toplulukların kendilerinden daha çok toplulukları yendiği gerçeğini de biraz da bu savaş tekniğinde aramak gerekir. Yüce kitabımız Kuran’da, Allah bu hakikate değinir.

Kendilerini çok akıllı zanneden o aptal batılı siyaset teorisyenleri tarihin sonunu ilan ettiler. Tarihin sonu dediler. Tam o sırada tarih, inananların ve ezilenlerin öfkesi şeklinde yeni bir başlangıca geçti. Adeta ikinci bir “Big Bang” vakıası yaşandı. New York’ta dünya faiz merkezi yıkıldı. Tabii kimse eğer orada masumlar varsa ve ölmüşlerse buna sevinemez. Ama bu tarihte defalarca tekrarlanan ve milyonların ölümüne, mağduriyetine, mahrumiyetine ve mahkûmiyetine sebep olan zalim, karanlık Amerika’nın-Avrupa’nın siyasetlerinin bir sonucu idi. 11 Eylül faciasının asıl suçlusunu iyi tanıyıp ilan etmek lazım. Evet, bu vakıa emperyalist haksızlıkların bir bumerang olarak geri dönüşü idi.

Tabiî ki tarih sona ermiş değildir. Tarih, Amerika’nın akıl babalarının keyfine göre son bulmaz. Bu ne onların bilgisinde ve ne de onların yetkisindedir. Karanlıkların nihai mağlubiyeti; aydınlıkların nihai galibiyeti ile tarih sona erdirilir. Yani yaratılış kemale erer. Henüz insan türü yeryüzünde dini Allah’a has kılmamış ki, henüz kıyamet kopmamış, diriliş ve haşir gelmemiş, nizam kurulmamış, cennet ve cehennem halkı tefrik olmamış, cezasını bitiren Müslümanlar cehennemden azat olmamış. Evet, şanı yüce Allah tarihi yaratmaya devam ediyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.