1. YAZARLAR

  2. Reha RUHAVİOĞLU

  3. Roboskî Katliamı Örnekliğinde İslamî Gazeteler ... -3-
Reha RUHAVİOĞLU

Reha RUHAVİOĞLU

gazeteipekyol
Yazarın Tüm Yazıları >

Roboskî Katliamı Örnekliğinde İslamî Gazeteler ... -3-

A+A-

Roboskî Katliamı Örnekliğinde İslamî Gazetelerin Kürd Meselesine Yaklaşımı - 3


Dizinin bu bölümünde dosyaya konu üç gazetenin Roboskî Katliamından sonraki ilk altı ay mevzuyu ilk sayfalardan nasıl gördüğünü irdelemeye çalışacağız… 

Örneğin 30 Aralık 2011-30 Mayıs 2012 tarihleri arasında 'Uludere'yi ilk sayfadan yaklaşık 25 kez veren Akit gazetesinin sadece 30 Aralık 2011 tarihli 'Terörist mi kaçakçı mı?' manşeti olayı 'sorgulama' amaçlı olarak değerlendirilebilir. Geriye kalan manşet ve ilk sayfa haberlerinden 11 tanesi PKK ve BDP’yi suçlama, 6 tanesi ise devletin köylülerle ilgilendiği yönündedir. 30 Mayıs itibariyle Roboskî katliamının üzerinden 6 ay geçtiği halde tek bir yetkilinin ifadeye çağrılmamış olduğu göz önüne alındığında bir gazete için bu istatistikler oldukça düşündürücüdür. 

Oysa aynı gazete sadece Mayıs ayı içerisinde Ayasofya Müzesi’nin ibadete açılması konusunu 7 kez ilk sayfadan vermiş ve bu haberlerin tamamı sorun görülen meselenin (Ayasofya’nın cami olarak ibadete açılması) çözülmesinde ısrar eden haberlerdir. Meseleyi sorgulama açısından Roboskî’den daha fazla alan kaplayan Ayasofya haberlerinin gösterdiği bir şey var ki o da şudur: İslamî gazete olarak bilinen Akit, muhatabın hükümet olduğu konuları sorgulamak yerine hükümetin sorumluluğunu gözden kaçırarak suçu başkalarının üzerine atmaya yönelik haberler yapmakta, hükümeti zorlamayacak konularda ise sorgulama konusunda oldukça 'cesur' davranmaktadır. 

Aynı dönemde 'Uludere' ile ilgili haberleri 24 kez ilk sayfadan veren Zaman Gazetesi’nin bu haberlerinden (iyimser bir yaklaşımla) sadece 5 tanesi olayın aydınlatılmasını gündeme getirmeye yöneliktir. Diğer haberlerin istatistikî dağılımı Akit Gazetesi’nde olduğundan pek farklı değildir. Zaman Gazetesi de bu sürede Akit ve Yeni Şafak’tan çok farklı bir yayın politikası benimsememiş, yer yer 'Cenaze sahipleri ile gözyaşı döken müftü' haberinde olduğu gibi 'köpeğin insanı ısırması' türünden haber değeri düşük, 'devletin köylülerin yanında olduğuna' vurgu yapan mesaj yüklü haberlere imza atmıştır. 

Yine Yeni Şafak, aynı dönemde ilk sayfadan 29 kere gördüğü 'Uludere' haberlerinin birkaçı dışında diğerleri ya yukarıda örnek verildiği gibi 'devletin yaraları sardığı' türünden halkla ilişkiler haberciliği ürünüdür ya da bir şekilde PKK-BDP cenahını olumsuzlamak şeklindedir. Örneğin; 30 Ocak 2012 tarihli manşetinde Roboskî’ye Başbakan’ın eşi Emine Erdoğan öncülüğünde bir 'Şefkat Harekâtı' başlatılacağını duyurmuş, ziyaretin yapıldığı haberini de 7 Mart’ta 'Anne Şefkati' manşetiyle vermiştir. Bunun bir harekât olduğu doğruydu, Emine Hanım’ın çıkışta 'bizi kimse bölemez' ifadesi, bir anne olarak değil, devlet adına bir harekât dahilinde gittiğinin en net ifadesiydi… 

(Çalışmaya konu olmamakla beraber Yeni Asya Gazetesi’nin bir istisnai durumu olduğu söylenebilir. Bu gazete konu ile ilgili yayınlarında tutarlı bir yayın politikasını gözetmemiş olmakla birlikte, bilinçli olarak 'hakikati örtme' yoluna da gitmemiştir. Örneğin İlker Başbuğ’un yakalandığı gün Yeni Asya 'Uludereyi Unutturmasın' manşetiyle çıkmıştır.) 

Fikrî takip yerine PR haberciliği 

Bir haberden sonra haberin konusu ile ilgili tüm gelişmeleri takip etmek, haber konusunun açıklığa kavuşması için karanlıkta kalan noktalar üzerine ışık tutmakta ısrar etmek anlamına gelen fikrî takip, gazetecilikte en önemli özelliklerdendir. Roboskî Katliamı bağlamında takibi yapılacaklar çok olmakla birlikte bellidir: Katliam günü F-16’ları uçuran pilotların listesine ulaşmaya çalışmak, dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in '’vur emri'ni o anda Ankara’da Heron görüntülerini analiz eden komutanlar vermiştir' açıklaması üzerine o gün görevli komutanları bulmaya çalışmak, Savcılığa ve/ya Meclis Uludere Alt Komisyonu’na gelen-gelmeyen belgeler ile verilen-verilmeyen ifadeleri takip etmek, ailelerin görgü şahitliği ile devlet birimlerince açıklanan bilgilerde çelişen noktaların üzerine gitmek… Bunlar çoğaltılabilir, ama neticeye ulaşmak için önce bir yerden başlanmalıdır. Fakat (istisnalar hariç) görünen o ki özellikle İslamî medya bu soruları sormak, bu bilgileri sorgulamak yerine daha çok hükümetin ağzından haberler iletmek, katliamı bir şekilde PKK ile ilişkilendirmek ve devlet ile yurttaşları arasında duygusal ayrışmayı önlemek için yalan haber dahi yapmak şeklinde bir yayıncılık benimsemiş, tabiri caizse hükümetin PR (Public Relations-Halkla İlişkiler) organizasyonu gibi çalışmıştır. 

Örneğin, Başbakan Erdoğan 'Hatayı da özrü de açıkladık.' dediğinde İslamî medyada 'hangi özrün ne zaman dilendiği' sorgulanmamış, bunu köşesinden yapmaya çalışan Yeni Şafak Yazarı ve ABD Temsilcisi Ali Akel’in 'Özür açıklanmaz, özür dilenir' başlıklı yazısından sonra gazetesi tarafından işine son verilmiştir… Yine Bejan Matur’un Zaman Gazetesi’ndeki köşesini Roboskî katliamından hemen sonra bırakması, ilk zamanlarda yalanlansa da artık konu ile ilgili olduğu bilinmektedir… 

İslamî medya genel olarak Roboskî’nin sıcak zamanlarında ya Zaman ve Yeni Şafak örneklerinde olduğu gibi başbakanın ağzından 'Uludere hataydı, istismar etmeyin', ' [Uludere konuşularak] PKK’nın ekmeğine yağ sürülüyor' türünden haberler vermiş yahut Akit örneğinde olduğu gibi Genel Yayın Koordinatörü Hasan Karakaya tarafından kaleme alınan 'Uludere’ye akıtılan gözyaşı PKK’ya cansuyudur' yazısındaki gibi bir yaklaşımda olmuştur. 

Ajans haberciliğinin haberleri tektipleştirmesi ve az personel ile çok haber geçilmesi gibi etkenler fikrî takibi olumsuz etkilemektedir. Bunlar bahane olmamakla birlikte birçok medya organı önüne gelen hazır haberleri de bir süzgeçten geçirmekte, süzgeçten geçmeyenleri sansür etmektedir. Roboskî Katliamı süresince en çok görünür olan Roboskîli Ferhat Encu’nun başına gelen bir olay da bu sansür süzgecine takılmış, başta İslamî medya olmak üzere yaygın medyada yer bulmamıştır. Şöyle ki: Temmuz 2012’de Roboskî’de bir eylem düzenleyen köylülere asker tarafından izin verilmemiş ve tartışma esnasında Şırnak İl Jandarma Alay Komutanı Osman Aslan kameralara da yansıyan şekliyle Ferhat’ı 'ben seni biliyorum, sen başkalarının güdümüyle hareket ediyorsun, senin de zamanın gelecek' sözleriyle açıkça tehdit etmiştir. Haber değeri tartışılmaz bu olay haber olarak görülmemiş, bu komutan hakkında bir soruşturma açılmamıştır. 

İslamî basının önemli üç gazetesi olan söz konusu gazeteler bugüne kadar gelen süreçte zaman zaman sorgulayıcı haberler de yapmaktadırlar, ancak bu haberlerin Roboskî ile ilgili yapılan toplam haberlere oranı oldukça düşük kalmaktadır. 

… 

Türkiye’de medya, başta da ifade edildiği gibi öteden beri iktidarların ideolojik aygıtı olarak konumlanmıştır. Dersim’den bugüne; 6-7 Eylül yağmalarına, askeri darbelere, Çorum, Maraş ve Madımak’a, 28 Şubat’a, 'Hayata Dönüş' nam ölüm operasyonlarına bakın; devlet nerede nasıl durmuşsa medya öyle mevzilenmiştir. Bu anlamıyla (istisnaları dışında tutarak) denilebilir ki Türk medyasının tarihi bir dezenformasyon tarihidir. Yaklaşık 14 saat görülmeyen Roboskî Katliamı, medyanın iktidar paralelinde mevzilenmesinin son yıllardaki en çarpıcı örneğidir. 2000’li yılların öncesinde sisteme muhalif olan İslamî medyanın özellikle AKP iktidarı ile bir dönüşüm yaşadığı ve anaakım medyanın eskiden beri içinde bulunduğu pozisyona yaklaştığı görülmektedir. Devletin ideolojik aygıtı olmak noktasına denk gelen bu yeni yaklaşım, iktidar paralelinde habercilikte anaakım-islamî medya ayrımını silikleştirmiştir. 

Gazetecilik zordur; kılı kırk yarmak, zalim ve mazlumun aidiyetini sorgulamadan meselelere yaklaşmak, hakikate şahitlik etmek, kıldan ince kılıçtan keskin bir yolda yürümektir. Türkiye medya tarihinin ibretlik hali bize çoğunlukla bu zor yolu yürümek yerine, kolay olanın tercih edildiğini göstermiştir. Bu kolaylık da yukarıda zikredildiği üzere iktidarın paralelinde yayın yapmak ve bunun nimetlerinden faydalanmaktır. 
Medya bugün iktidar ile ilişkilerini gevşetmiş değil, daha da sıkılaştırmışa benziyor; belirli periyodlarda Dolmabahçe’de 'hizaya çekilme' toplantılarına katılıyor, hatta aralarında çatlak ses çıkaranları büyük patrona şikayet bile ediyorlar. Başbakan, bu manzaranın da verdiği özgüvenle gazetelere nasıl yayın yapılacağı, kimlere hangi meseleler üzerinde yazdırılıp yazdırılmayacağı konusunda direktifler veriyor, verebiliyor… Bu mutualist ilişki neticesinde gazeteler artık hangi haberlerin yayınlanmayacağına, hangi gazetecilerin işine son verileceğine, iktidardan işaret beklemeden karar verebiliyorlar… 

Biz; medyada çeşitlilik arttıkça, tekeller dağıldıkça, 'hak ehli' bilinen kurumlar/insanlar bu tekellerden pay koparmayı başardıkça ve sesleri giderek yükseldikçe zor ve doğru olan yolun yürüneceğini düşünüyorduk, yukarıda anlatılan manzara hüsn-ü zanlarımızda yanıldığımızı gösteriyor. 

92’de askerlerin Şırnak şehir merkezini basarak günlerce evleri ateş altında tutmasını 'PKK Şırnak’ı bastı, kahraman ordumuz da kurtardı' diyen Cumhuriyet’in yanına bugün Roboskî’yi bombaladığını devlet inkar etmez, kabul ederken '34 Köylüyü PKK bombalattı' diyen Akit eklendi. 

Bugüne kadar anaakım medyanın neden iktidarlara yakın durduğunu tahmin etmek zor değil. Benzer bir akıl yürütme ile bugünkü anaakım ve İslamî medyanın da neden böyle bir yaklaşım içinde olduğu anlaşılabilir. Anlaşılması zor olan İslamî medya’nın, ona hakkın şahitliğini yapma sorumluluğu yükleyen bunca güçlü referansa (Nisâ:135, Maide:8, Hûd:112) rağmen nasıl böyle bir tercihte bulunabildiğidir… 

-Bitti- 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.