1. YAZARLAR

  2. Etyen Mahçupyan

  3. Rejimin ideolojik kırılmaları
Etyen Mahçupyan

Etyen Mahçupyan

Akşam Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Rejimin ideolojik kırılmaları

A+A-

Ulus-devletlerin kendilerini ‘doğal’ varlıklar olarak sunmaları krallıklar kadar kolay olmadı. Ne de olsa krallık bir mülkiyeti ifade etmekteydi ve insanlık da mülkiyet üzerinden üretilmiş hiyerarşilere epeyce alışıktı. Oysa ulus-devletler hem eşitlik fikrine dayanmakta, hem de açık eşitsizlikler içermekte. Bu durumda yaşanmakta olan eşitsizliği kamufle edecek bir örtüye, eşit olmayanları eşitmiş gibi hissettirecek bir ideolojik bakışa ihtiyaç bulunuyor...

Nitekim ‘cumhuriyet’ kavramının böyle bir işlevi var. Eski adaletsiz düzenden kopuşu, vatandaşların birlikte sahiplendikleri bir rejimi simgelemekte. Dolayısıyla cumhuriyetin kuruluş yıldönümleri hemen her ulus-devlette en büyük kutlamalara vesile oluyor. Gerçekten de adil ve özgür bir toplumsal düzen yaratabilmiş olan rejimlerde, söz konusu kutlamalar muhtemelen daha yaygın bir sahiplenmenin de ifadesi olarak yaşanıyor. Ancak Türkiye gibi temel sorunlarını görmezden gelmiş, ertelemiş ve bastırmış olan ülkelerde ‘cumhuriyet’ de esas olarak devletin bayramı şeklinde tecelli ediyor. Cumhuriyeti sahiplenmek kendilerini devlete yakın hisseden vatandaşların ideolojik ve siyasi eylemine dönüşürken, toparlayıcı ve bütünleştirici olan bir kavramın nasıl alttan alta ayırımcı da olabileceğini görüyoruz...

Bunun nedeni Atatürk, bayrak gibi semboller yanında cumhuriyet kavramının da Türkiye’deki askerî vesayet düzeninin söylemi olarak kullanılmasıdır. Böylece bu kavram bir anda devletçi, laik ve milliyetçi bir koalisyonun siyaset stratejisinin parçası haline gelebiliyor. Öte yandan kendilerine rejim tarafından haksızlık yapıldığını düşünen vatandaş kitleleri ise, doğal olarak cumhuriyetçiliğin ifade ettiği anlayıştan rahatsız olabiliyorlar...

Söz konusu dinamik bu ülkede onyıllardır süregelse de, başka birçok tabu gibi cumhuriyet rejimi de bugünlere kadar açıkça kamuoyu önünde irdelenmemişti. Ancak bu yıl farklı bir olay yaşanmakta... Gazetelerde bazı yazarlar açıkça Türkiye’deki cumhuriyetin başarısız olduğunu, sorunları çözmekte aciz kaldığını, insanlara eziyet eden bir düzen yarattığını ve daha önemlisi bütün bu yapılanların bilinçli olduğunu yazdılar. Böylece devletle vatandaş arasında var olduğu hayal edilen organik bütünleşmeye son darbe vurulmuş oldu...

Varsayılan organik bütünleşmeye ilk önemli darbe, 97 sonrasında AKP’nin oluşma süreci içinde belirginleşen bir kırılmaydı. O zamana kadar ‘doğal’ bir bütünleşme içinde olduğu düşünülen ‘Türk’ ve ‘Müslüman’ kimlikleri hızla birbirinden uzaklaştılar. Sünni kesimde yeni bir özgüven, dünyaya entegre olabilmenin getirdiği bir tür bireyselleşme yaşanmaya başlandı. Bu dinamik, birçok dindara ‘Türk’ kimliğine ihtiyaç duymadan ‘insan’ ve ‘kişi’ olmanın mümkün olduğunu gösterdi. Bu ayrışma geçmişe de farklı bir gözle bakmanın yolunu açtı. Birçok Müslüman yazar örneğin 1915 Ermeni katliamına daha nesnel bakabilmeye başladı ve kendilerini İttihatçı gelenekten farklı bir çizgiye oturttular.

Böylece devletin kendi etrafında kümelenmiş edilgen bir halk kitlesi olarak tasavvur ettiği ‘cumhuriyette’ önemli bir gedik açılmış oldu. Devletin gözünde makbul vatandaşların sayısı hızla azaldı. Bu süreçte askerle hükümet arasındaki sürtüşmelere yargı da alet edildi. Ama en kritik gelişme askerî organizasyon içinde enformel yeri olan Ergenekon teşkilatının, kendi sınırlarını aşarak darbe düzenlemeye giriştiğinin ve bu uğurda cinayete kadar giden girişimlerde bulunduğunun ortaya çıkarılması oldu. Çünkü söz konusu ortam hiç beklenmeyen bir tepki üretti: Devletçi ve milliyetçi olarak tanınan gazeteci, yazar ve düşünürlerin bir bölümü Ergenekon’a açıkça karşı çıkarak kınadı. Üstelik bu insanlar daha önce devlete daha yakın durmaları nedeniyle olayların arka planı konusunda bilgiye ulaşmada daha da etkindiler...

Türklüğün Müslümanlıktan uzaklaştığı, milliyetçilerin bir bölümünün devletçiliğe cephe aldığı bir ortamda, askerî vesayet rejiminin tek dayanağı laik kesim ve genelde ‘cumhuriyet’ söylemiydi. Ne var ki geçen hafta yazılıp çizilenler Türkiye toplumunun bu alanda da artık klişelerin ve şablonların peşinden gitmeye niyeti olmadığını ortaya koymakta...

Bütün bunlar Türkiye’deki rejimin bir anda değişeceğini ima etmiyor. Ama değişimin yönü hakkında net bir fikir veriyor. Askerî vesayet savunucuları tabii ki direnecekler, tabuları daha da güçlü bir biçimde öne sürecekler. Ama en önemli tabunun bugünlerde ‘Mustafa’ filmiyle ister istemez yumuşayacağını düşünürsek, bu hiç de kolay olmayacak. Atatürk’ü poplaştırarak bir rejim sembolü haline getirmeyi hayal edenler olsa da, sonuçta konuşmanın önünün kesmek artık mümkün değil ve bu rejimin de konuşmaya dayanıklılığının çok zayıf olduğu açık...

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.