1. YAZARLAR

  2. İsmail BEŞİKÇİ

  3. Rejimin Ana Niteliği III - “Onikinci Dalga” -
İsmail BEŞİKÇİ

İsmail BEŞİKÇİ

İsmail BEŞİKÇİ
Yazarın Tüm Yazıları >

Rejimin Ana Niteliği III - “Onikinci Dalga” -

A+A-

 

13 Nisan 2009 günü Ergenekon soruşturmaları kapsamında gerçekleştirilen 12. Dalgada bazı gözaltılar oldu. Bu kapsamda bazı rektörler, eski rektörler, sivil toplum örgütlerinde çalışan bazı kişiler gözaltına alındı. Bazı profesörlerin evleri arandı. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı Prof. Dr.Türkan Saylan’ın evi arandı, evrakının bir kısmına el kondu. Milliyet Gazetesi’nde, “Baba beni okula gönder” kampanyasını yürüten Tijen Mergen gözaltına alındı. Doğan Holding İcra kurulu Üyesi Tijen Mergen birkaç gün sonra serbest bırakıldı. Çağdaş Eğitim Vakfı’nda aramalar yapıldı, bazı belgelere el kondu. Genel başkan Gülseven Yaşar arandı, bulunamadı.

12 Nisan tarihinden itibaren Türk basınının incelediğimiz zaman, Ergenekon soruşturmaları sürecinde gözaltına alınanlara karşı yoğun bir arka çıkma, destek olma yaşandığını görüyoruz. 14 Nisan 2009 tarihinden itibaren Demokratik Toplum Partisi yöneticilerine, üyelerine, sempatizanlarına karşı sistematik bir gözaltına alma süreci yaşandı. Çeşitli illerde yapılan operasyonlarda 300’ü aşkın DTP li gözaltına alındı, 150 den fazlası tutuklandı. Türk basını Ergenekon şüphesi ile gözaltına alınanlara büyük bir ilgi gösterirken, DTP’lilere hiç ilgi göstermedi. Ergenekon şüphesi ile gözaltına alınanlara, gözaltına alınırlarken baskı yapıldığı, hukuksuzluk yaşandığı vurgulandı, ama DTP’lilerin yaşadığı zulüm hiç söz konusu edilmedi, görmezlikken gelindi. Her iki sürece yaklaşımda ayrımcılık yapıldığı açık bir şekilde kendini gösteriyor.

Türk basınında, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı profesör Türkan Saylan, “Baba beni okulu gönder” kampanyasını yürüten Tijen Mergen ve Çağdaş Eğitim Vakfı Genel Başkanı Gülseven Yaşar için çok övücü yazılar yazıldı. Yoksul ailelerin çocuklarını okulu gönderdikleri, onlara burs verdikleri, yoksul ailelerle özellikle ilgilendikleri vurgulandı. Yoksullukla mücadele eden bu kişilere ve kurumlara karşı gözaltı ve ev araması operasyonlarının çok yanlış olduğu vurgulandı. “Türkan Hanım’a da bu yapılır mı?”, “Tijen Mergen’e de bu yapılır mı?” dendi. Profesör Saylan’ın hastalığı dile getirilerek operasyonlar daha bir eleştirilir oldu.

Bense bu yazıda, Türk basınını hiç değinmediği, gizlemeye özen gösterdiği bir konuyu değinmek istiyorum. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin, “Baba beni okula gönder”, “Haydi kızlar okula” kampanyalarının, Çok Amaçlı Toplum Merkezi (ÇATOM)’un, Çağdaş Eğitim Vakfı’nın (ÇEV) çalışmaları, düşünceleri, eylemleri ve niyetleri ancak, Kürt sorunu bağlamında ele alındıkları zaman anlaşılabilir. Türk basını, Türk düşüncesi, bu örgütleri, bu örgütlerde çalışanları, her zaman, “çağdaşlık”, “insanlık”, “insani” gibi kavramlarla dile getirmektedir. Halbuki yaptıkları iş, tam aksi yönde bir içeriğe sahiptir. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin, “Baba beni okula gönder”, “Haydi kızlar okula” kampanyalarının, Çok Amaçlı Toplum Merkezi’nin, Çağdaş Eğitim Vakfı’nin temel amacı, Kürtlerin Türklüğe asimilasyonunu sağlamaktır. ‘Anadil anadan öğrenilir. Bu bakımdan geleceğin anaları Kürt kız çocuklarını asimile etmek çok daha önemlidir anlayışı vardır.’ Bu bakımdan bu örgütler Kürt kız çocuklarına daha yoğun bir şekilde yaklaşmaktadır. Kürt bölgelerinde yapılan YIBO’ların (Yatılı İlköğretim Bölge Okulları), kız öğrenciler için yapılan pansiyonların temel amacı budur.

Bu çabaların İnsan Hakları kurumlarıyla işbirliği yapılarak değil, militarist kurumlarla, Türk Sanayici ve İş Adamları Derneği (TÜSİAD) gibi kurumlarla işbirliği yapılarak yürütüldüğü de biliniyor. “Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Kürtlere Ne Veriyor?” başlıklı yazıda bu konulara değinilmişti. (www.kurdistan-post.org 19 Mart 2008)

Son 25 yılda, Kürt coğrafyasında yaşanan önemli süreçlerden biri, evlerin yakılması, köylerin yıkılması, temel geçim kaynaklarının tahribidir. Yüzbinlerce insanın, ailelerin, yerlerini, yurtlarını terke zorlanmalarıdır, mağdur edilmeleridir. ‘Faili meçhul’ denen cinayetler, yine önemli olan, sık sık yaşanan bir süreçtir. JİTEM tarafından (Jandarma İstihbarat Terörle Mücadele) Kürt gençleri, Kürt köylüleri, esnaf, iş adamları, din adamları, işçiler, vs. kaçırılarak öldürülmüş, işkencelerle katledilmiş, cesetler, toplu mezarlara, kuyulara doldurulmuş, asit kuyularında, kalorifer kazan dairelerinde yok edilmiştir. Bu şekilde gerçekleştirilen cinayetlerin 17 binden fazla olduğu vurgulanmaktadır.

Bu örgütlerden hiçbirinin, bu örgütlerde çalışanların hiç birinin, Kürtlere karşı geliştirilen böylesine zulümler karşısında, devlet güçlerine karşı küçücük bir eleştirileri yoktur. İnternet sitelerinde, basın organlarında bu haberlere de yer vermezler. Kürtlere karşı geliştirilen sistematik zulüm, görmezlikten, bilmezlikten, duymazlıktan gelinir. Bu örgütlerin, mağdur Kürt ailelerine, Kürt bireylerine sağlıklı bir ilgisi de yoktur. İlgi sadece, mağdur edilmiş, muhtaç hale getirilmiş ailelerin çocuklarınadır. Bu ilgi asimilasyon politikasının, asimilasyon uygulamasının gereği olan bir ilgidir.

Son yıllarda, 7-8 yaşlarındaki Kürt çocukları, polise, panzerlere taş atıyorlar diye, gözaltına alınıyorlar, işkence görüyorlar, tutuklanıyorlar, cezaevlerine konuluyorlar. 25 yıla yakın ceza istemleriyle yargılanıyorlar. Çocuk mahkemesinde yargılanmıyorlar, Terörle Mücadele Yasası’nda yapılan bir değişiklikle polise, panzerlere taş atan çocukların yetişkinler gibi bu yasa gereğince yargılanmaları sağlanmıştır. Yetişkinlerin kaldığı cezaevlerine konulmaları sağlanmıştır. Altı yaşlarındaki Kürt çocukları bile gözaltına alınıp işkence görmektedir. Diyarbakır, Van, Batman, Adana, Mersin gibi yörelerde yaşları 8-15 arasında, cezaevlerinde olan, yargılanan 300’e yakın çocuk vardır. Bütün bu süreç içinde, bu örgütlerden hiçbiri çocukların bu şeklide gözaltına alınmalarına, işkence görmelerine, cezaevlerine konulmalarına, yargılanmalarına karşı bir açıklama yapmamışlardır. Gerek bu örgütler, gerek bu örgütlerde çalışanlar, çocuklara karşı sürdürülen bu şiddet politikasını olumlu bulmaktadır.

Halbuki, çocukların yaşadığı ortam ele alınıp, bu eylemler ifade özgürlüğü olarak da değerlendirilebilir. Bu çocukların mensup olduğu ailelerin evleri yakılıp köyleri yıkılmıştır. Şehirlerin varoşlarında da sağlıklı bir yaşantıları yoktur. İş yok, aş yok, sağlık olanakları yok eğitim yok… Güvenlik güçleri çocukların analarına, babalarına karşı durmadan küfür etmekte, aşağılamaktadır. Sık sık evlerine baskın yapılmakta, ana, baba, ağabey, dede vs. taciz edilmektedir. Bu koşullar altında çocukların polise öfke duymaları, öfkelerini de taş atarak dile getirmeleri doğal karşılanmalıdır.

Türk siyasal rejiminin, Türk siyasal sisteminin en önemli sorunu ifade özgürlüğü sorunudur. İfade özgürlüğü, düşün yasaklarıyla sistematik bir şekilde baskı altında tutulmaktadır. Düşün yasaklarının, birinci planda, Kürt sorununun algılanmasını, anlaşılmasını ve anlatılmasını engellemek için getirildiği çok açık bir gerçektir. Yukarıda belirtilen örgütlerden hiç birinin, bu örgütlerde çalışan hiçbir kişinin sistematik düşün yasakları konusunda devlete küçücük bir eleştirisi yoktur. Düşün yasakları çerçevesinde, soruşturmaya uğrayan kişilere karşı bir ilgileri de yoktur. Onların işi, sistematik asimilasyon politikaları ve uygulamaları konusunda önemli bir halka olmaktır. Kendi kendilerine verdikleri görevleri heyecanla, isteyerek yaparlar. Halbuki, bilimin temel koşulu düşün özgürlüğüdür. Bilim ancak bilim ortamında üretilebilir. İfade özgürlüğü, özgür eleştiri, özgür tartışma yoksa bilim ortamı da oluşamaz. İfade özgürlüğü demokrasinin de temel koşuludur. İfade özgürlüğünün kurumlaşmadığı bir siyasal sisteme demokrasi demek mümkün değildir.

İnsanlaşma…

İnsan olma, insanlaşma, bütün kişiler için, bütün toplumlar için önemli bir amaçtır. İnsan, nasıl insan olur? İnsanlaşma nasıl sağlanır? İnsanlaşmanın temel göstergesi, temel kriteri insanın, kendisi gibi insanlara gösterdiği muameledir. 1985-1988 yıllarını, Bulgaristan’ı hatırlayalım. O yıllarda, Bulgaristan’da, Türklere isim değiştirme operasyonları yapılıyordu. Türklere, “Bulgar isimleri alırsanız Bulgaristan Komünist Partisi’nde ve Bulgaristan devlet bürokrasisinde yükselme olanakları bulursunuz, aksi halde, yaşamınızda çok ağır güçlüklerle karşılaşırsınız…” deniyordu. Bulgaristan’ın bu politikası, uygulamaları, Türkiye’de devlet ve hükümet tarafından, basın, üniversite ve yargı organları tarafından, sivil toplum kurumları tarafından çok ağır eleştirilerle, suçlamalarla karşılaştı. Bulgaristan yönetimi emperyalist olmakla, sömürgeci olmakla, çağdışı olmakla, asimilasyoncu, gerici ve faşist olmakla suçlandı. Bulgaristan’ın, oradaki Türkler için uyguladığı politika elbette Türklerin Bulgarlığa asimilasyonunu amaçlıyordu. Bu bakımdan Türkiye’de çok büyük tepkiler oluşuyordu. İşte insanlaşma tam da bu noktada kendini gösteriyor. Çağdaş Yaşamı Desteleme Derneği, Çağdaş Eğitim Vakfı gibi kurumlar, Çok Amaçlı Toplum Merkezi (ÇATOM) gibi organizasyonlar, “Baba beni okula gönder”, “Haydi kızlar okula” kampanyalarını yürütenler, örneğin, Bulgaristan’da Türklerin asimilasyonu sürecine şiddetle karşı çıkıyorlar, ama Türk Devleti’nin Kürtlere uyguladığı asimilasyon politikasının gönüllü uygulayıcısı oluyorlar. Bu bakımdan burada, insani olana, insanlaşmaya karşı bir süreç yaşanıyor. Bunun, çağdışı ve gerici, bir süreç olduğu besbellidir.

Türk basını, Türk düşün çevreleri, Ergenekon operasyonları sürecinde büyük bir baskı gerçekleştiğini, hukuksuzluk yaşandığını vurgulamaktadır. Ama, Kürtlere, Demokratik Toplum Partisi’ne karşı geliştirilen operasyonlara, baskılara hiç ses çıkarmamaktadır. 17 binden fazla olduğu bilinen “faili meçhul” cinayetlere karşı da bir tepki yoktur. Darbeci anlayışa karşı daha yoğun bir destek olduğu çok açıktır. 12 Mart (1971), 12 Eylül (1980) gibi geçmiş darbelerde zulüm görenlerin de bu anlayış içinde olmaları dikkate değer bir durumdur. Oya Baydar, Taraf’daki yazılarında, bu tutumu eleştirmiştir. Darbe Kuşaklarına Açık Mektup (14 Mart 2009), Darba Zihniyeti ve Sivilleşmek (21 Mart 2009), Devletin Zirvesi Esas Duruşta (3 Nisan 2009) başlıklı yazılarda bu görüşler dile getirilmiştir.

Köylerin yakılması,yıkılması, temel geçim kaynaklarının tahribi, “faili meçhul” cinayetler, yüzbinlerce insanın yerini yurdunu terke zorlanması, Kürt kimliğinin inkarı, asimilasyon politikaları, uygulamaları, şüphesiz Kürt toplumunu, Kürt milli değerlerini çürütmek için yapılmaktadır. Bütün bunların, Kürtlere, Kürt ailelere, Kürt toplumuna sıkıntı verdiği, yaşamı zorlaştırdığı açıktır. Ama, bu uygulamaların Türk toplumunu, Türk toplumsal kurumlarını, toplumsal değerleri çürüttüğü de vurgulanmalıdır. Kütleri, Kürt toplumunu çürütmek için düşünülen, yaşama geçirilen öneriler, aslında Türk toplumsal kurumlarını çürütmektedir. Türk üniversitesi çürümektedir. Türk basını çürümektedir. Kürt gerçeğini gizlemek, çarpıtmak, üniversitenin temel amacı olmaktadır. Olayları, olguları gizlemek, basın esas işlevi olmuştur. Bunların çürüme getirdiği açıktır. 9 Kasım 2005 e, Şemdinli’de, bir kitapevine JİTEM tarafından bomba atılmıştı. Suçlular suçüstü yakalanmıştı. Dönemin Genelkurmay Başkanı, yakalanan suçluların “iyi çocuklar” olduğunu söylemişti. Bundan sonra olayların nasıl geliştiğini de biliyoruz.

İddianame yazan savcının mesleki görevine son verilmesi, Van Ağır Ceza mahkemesi’nin, JİTEM elemanları sanıkları, ayrı ayrı 39 yıla mahkum etmesi…Yargıtay’ın bu mahkumiyet kararlarının bozması, davanı askeri yargıya devredilmesi… Askeri Yargıtay’ın ilk duruşmada ilgili sanıkları tahliye etmesi…

Sivil yargı ile askeri yargı arasındaki bu kadar zıt yorum farkı neyi gösterir? Adalet kurumlarının, adalet mekanizmasının çürüdüğünü gösterir. Hrant Dink’in katledilmesinde büyük rolü olan Yasin Hayal’e, Trabzon’da, bir iş yerine bomba attığı için üç yıl ceza veriliyor. Diyarbakır’da polislere ve panzerlere taş atan çocuklar, 25 yıl istemleriyle ve tutuklu olarak yargılanıyor. Bunlar, adalet kurumlarındaki çürümenin ciddi bir göstergesidir. Filistin’de, İsrail askerlerine ve İsrail tanklarına taş atan çocuklara, Türk basını tarafından nasıl övgüler düzüldüğü bilinmektedir. Gerek o çocuklar, gerek o çocukların anaları-babaları övgülere boğulmaktadır. Kürt çocukları aynı işi Türk tanklarına yapınca, “bu masum çocukları kim kışkırtıyor?” olmaktadır. Düşüncedeki böylesine bir çifte standart olması düşün hayatının çürümesinden başka bir şey değildir.

Kürt Rönesansı

Türk Devleti, Kürtleri çürüteceğim, asimile edeceğim diye, üniversite gibi, yargı gibi, basın gibi eğitim gibi, devletin temel kurumlarının çürümesine de yol vermektedir.Halbuki, bu baskılar, zulümler Kürtleri çürütememiştir. Kürtler, 7’den 77’ye dimdik ayaktadır. Hatta Kürtler, bugünlerde bir rönesans yaşamaktadır.

Kürtlerin bir Rönesans yaşadığını söylüyoruz. Bu nasıl olmaktadır? Profesör Türkan Saylan’a bazı sağcı çevrelerden, Fethullah Gülen’e yakınlığıyla bilinen çevrelerden bazı eleştiriler gelmiştir.Bu çevreler, profesör Saylan’ı misyonerlik yapmakla, PKK’lilere burs vermekle suçlamaktadır. Bu sağcı çevrelerin Kürt sorununa bakışı, bir bakıma, resmi ideolojinin bakışına benzemektedir. Özellikle, Fethullah Gülen’e bağlı çevreler, Kürt bölgelerinde, ‘dine ve manevi değerlere bağlılık’ görünümü altında Türkçülük yapmakta, Türkçülüğü yaygınlaştırmaya çalışmaktadır. Ailelerinden koparılıp YİBO’ lara alınan Kürt çocuklarına Kürtçe nasıl yasaklanıyorsa, Fethullah Gülen taraftarlarınca organize edilen Kur’an Kursları’nda da Kürtçe yasaklanmaktadır. Devlet politikası olarak, Kürt bölgelerinde Kur’an Kursları’nı yaygınlaştırılmaktadır. Kur’an Kursları eğitimi de, Kürt çocukları pansiyonlara yerleştirilerek yapılmaktadır. Türkiye’nin Batı yörelerinde Kur’an Kursları’yla, İslami akımlarla mücadele eden devlet, Kürt bölgelerinde, Kur’an Kursları’nı, İslami akımları teşvik etmektedir. “Kürtleri geriletmek, Kürt sorunun dinsel akımlar içinde eritmek için bunlar gerekli olmaktadır” şeklinde bir devlet algısı vardır. Bu bakımdan Kürt sorunu söz konusu olduğu zaman, ‘aydınlanmacılık’ görüntüsü altındaki Kemalizmin Türkçülüğü ile, ‘dine ve manevi değerlere bağlılık’ görüntüsü altında yapılan Türkçülük arasında birçok benzerlik vardır. Bunlara rağmen, Fettullah Gülen’e yakın olan çevrelerin, Kürt sorunu

Karşısında, Kemalist anlayışa nazaran daha insancıl, daha hümanist olduğu söylenebilir.

Bu arada, Rasim Ozan Kütahyalı’nın, Taraf’ta yayımlanan bir yazısına işaret etmek gereği vardır. Rasim Ozan Kütahyalı, 22 Nisan 2009 tarihli Taraf’ta, “Fethullah Gülen ve Abdullah Öcalan” başlıklı bir yazı yayımladı. Yazar, Fethullah Gülen ve Abdullah Öcalan’ın, Türkiye’de belirli toplum kesimlerince desteklendiğini, devletin, toplumun, kamuoyunun buna alışması gerektiğini, söylemektedir. Burada eksik bir algılama vardır. Fethullah Gülen ve Abdullah Öcalan’ın konumları aynı değildir. Fethullah Gülen’in temsil ettiği çizgi, Kürtlere karşı, Kürt sorununa karşı, devletin, derin devletin, hareket ettirebildiği bir çizgidir. Devlet, bugün, Kürtleri, Kürt hareketini, PKK’yi geriletebilmek için her olanağı, her kurumu, her kişiyi kullanabilmektedir. Sağcılar, solcular, liberaller, dinsel akımlar vs. Hizbullah’ın devlet tarafından kurulduğu PKK’ye karşı, daha doğrusu şehirlerdeki yurtsever Kürtlere karşı mücadeleye sürüldüğü bilinen bir gerçektir. Fethullah Gülen çevresinin, yani Nurcu akımların, Bediüzzaman, Said-i Kurdi’nin Kürtlere ilişkin yazılarının tahrif edilerek, kırpılarak piyasaya sürüldüğü yine bilinen bir gerçektir. Bu anlayışa karşı, Said_i Kurdi’nin yazılarını aslına uygun olarak yayımlayan, Fethullah Gülen ve çevresinin bu anti-Kürt tutumunu eleştiren Kürt çevreler de şüphesiz vardır.

Yukarıda, Kürtlerin mağduriyetini istismar eden, Fethullahçı çevrelerin, Kürt çocuklarının Kur’an Kursları’nda toplayıp Kürtçe’yi yasakladığını, Kürt çocuklarının Türk dili ve Türk kültürü ortamında yetişmeleri için gayret sarf edildiğini belirtmiştim. Bu dayatmalara karşı olan din adamları da Kürt dilini ve Kürt kültürünü savunmaktadır. Bütün baskılara rağmen, esnaf, gençler, öğrenciler, arasında, kadınlar arasında, işçilerde, köylülerde, din adamlarında, Kürt diline, Kürt kültürüne karşı yoğun bir ilgi gelişmektedir. Bunun bir Rönesans olarak değerlendirilmesi mümkündür. Artık, bu süreci durdurma olanağı da yoktur. Bu çerçevede vatan bilincinin gelişmesi için de çaba gösterileceği açıktır.

Toplumsal Potansiyelin Yönü?

29 Mart 2009 Yerel seçimlerinde Kürtler, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığı başta olmak üzere, Batman, Van, Siirt, Tunceli, Iğdır, Hakkari, Şırnak belediye başkanlıklarını kazanmıştır. Bunun gibi, nüfusu yüzbin civarında olan, yüzbini aşan, ilçelerin belediye başkanlıklarını da kazanmıştır. Bu, Kürtleri yerel yönetimlerde iktidar yapmaktadır. Bu da dikkate değer, önemli bir gelişmedir. Bismil, Ergani, Silvan (Diyarbakır), Nusaybin, Kızıltepe (Mardin), Doğubeyazıt, Patnos (Ağrı) , Yüksekova (Hakkari), Malazgirt (Muş), Kurtalan (Siirt), Tatvan (Bitlis), Hilvan (Urfa), Akdeniz (Mersin) bu şehirler arasındadır.

Kürt şehirlerinde askerin, polisin ve özel timlerin ne kadar çok olduğu bilinmektedir. Bunun yanında Kürt bölgelerinde iş yapan Türk iş adamları varlığına da işaret etmek gerekir. Bu kesimlerin oylarını bloklar halinde Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) verdiği açık bir gerçektir.

Kürt toplumunda bugün yoğun bir dinamizm, yoğun bir potansiyel vardır. Gençlerde, kadınlarda, çocuklarda bu potansiyeli, enerjiyi izlemek mümkündür. Bu potansiyeli, bu pozitif enerjiyi, olumlu yönlere, Kürt değerlerinin kazanılmasına yönlendirmek de önemli olmalıdır. “Öcalan’ın doğum gününü kutluyoruz”, “Üveys Ana’yı ölüm yıldönümünde anıyoruz” diyerek kitleleri seferber etmek sağlıklı bir tutum değildir. Doğum günlerine, ölüm yıldönümlerine politik içerik vermek de doğru değildir.

Olanla-bitene makul açıklamalar getirmek bilim yönteminin, esas amacıdır. Bu da sadece akılsal yeteneklerin değil, imgesel ve duyusal bütün yeteneklerin kullanılmasını gerekli kılar. Bugün, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’yle, derneğin faaliyetleriyle ilgili anket yapılsa, ankete katılanlar, herhalde, % 99.99 derneğin faaliyetlerini olumlu bulduğunu söyler. Ama bu, anketle anlaşılabilecek bir konu değildir. Bu vicdani bir sorundur, bu bir insanlık sorunudur. Bu, düşüncenin çifte standartlı tutumlardan kurtarılması sorunudur. 17. yüzyılı düşünelim. Dünyanın güneş etrafında dönüp dönmediği anketle mi saptanacak? Böyle bir anket yapılsa ne gibi bir sonuç alınacağı besbellidir. % 99.99, “Dünya evrenin merkezidir, güneş dünyanın etrafında dönmektedir, dünyanın merkezi de Roma kilisesidir” gibi bir sonuç… Ama doğru olanı, bilimsel olanı bu anket veremez. Galileo gibi, üç-beş kişi de olsa, doğru olan, bilimsel olan onların söylediğidir

Herkesin, bu arada Kürtlerin de kendi kimliklerini, özgürce yaşama hakları vardır. İnsanların asimilasyon politikalarıyla ve uygulamalarıyla karşılaşmadan yaşamaları, özgürce yaşamaları evrensel bir haktır. Avustralya Aborjinleri için, Amerikan yerlileri için yanıp tutuşan, onların kökünü kurutanları eleştiren, suçlayan, toplumsal vicdandan söz eden profesör Türkan Saylan, Kürtlere uygulanan asimilasyonda, mekanizmanın önemli bir vidası, zincirin önemli halkası olduğunu, Kürtler tarafından böyle anılacağını bilmelidir. Aynı ifadeler Tijen Mergen için de kullanılabilir. Prof. Dr. Türkan Saylan, çifte standartlı düşüncenin, çifte standartlı tutumların bilim yöntemi anlayışına çok zıt bir anlayış olduğunu da bilmelidir. Düşün hayatını kurutan, çölleştiren, beyinleri kötürümleştiren önemli süreçlerden biri de çifte standartlı düşünceler ve tutumlardır. Düşün hayatı elbette bilim yönteminin ışığında gelişmelidir.



 

  

İsmail Beşikçi

Önceki ve Sonraki Yazılar