1. YAZARLAR

  2. Azad SERHILDAN

  3. Ramazan’ın Mistik Atmosferi 
Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

Ramazan’ın Mistik Atmosferi 

A+A-

Yılın on iki aylık zaman diliminin bir aylığına tekabül eden ramazan ayı, bedeni açıdan aç ve susuz kalma, ruhsal açıdan dini maneviyatla bütünleşme, zihni açıdan ise tefekkür gücünün arttığı mübarek bir aydır. Müslümanlarca diğer aylardan çok üstün görülen bu ayda, normal yaşam seyrinin değişikliğe uğrayıp farklı özellikte bir gündelik hayatın mevcudiyetini etkin hale getirmesi söz konusudur.

İnsanoğlunun en önemli gereksinimleri yeme, içme, cinsellik gibi fizyolojik ihtiyaçlardır. Temel ihtiyaçlar kategorisine giren bu edimler, fıtri olarak insanın doğasında bulunup giderilmesi gereken bedeni tatmin araçlarıdır. Günün belirli saatlerinde gereksinim nispetinde karşılanan bu ihtiyaçlar, bedeni fonksiyonların işlevselliği noktasında hayati bir öneme sahiptir. Fakat bu hayatilik, ramazan ayında sabit bir zaman diliminde edilgen bir vasfa büründürülerek işlevsiz hale getirilir. Sabah ezanının okunmasıyla sansürlenen bu ihtiyaçlar, akşam ezanının okunmasına kadar yasak kategorisi içinde değerlendirilir. Böyle bir yasak, tüm kâinatın yaratıcısı tarafından kendi yoluna uyan insanlar için konulmuş bir yasaktır. Bu yasak, aynı zamanda, insanı diğer canlı türlerinden üstün kılan vasıflardan biri olan iradenin ön plana çıkarılması anlamına gelir. Zaten ramazan ayının en bariz özelliği, kişinin kendi iradesine söz geçirebilme gücünü gösterebilmesidir. Adeta insanın kendisiyle cenk etmesi şeklinde tasavvur edilebilecek bu ayda, otokontrol mekanizmasının bireyden bireye fonksiyonelliğinin öznel bir nitelik arz ettiği de rahatlıkla müşahede edilir. Asli güç olarak kabul edilen nefsin ve tutkunun dizginlenmesi, elbette her bireyde aynı düzeyde gerçekleşecek bir düzenek tutkalı değildir. Bireyin mecburi isteklerine ket vurma, onları dışarsama, kendisine rağmen kendisini ortaya çıkarması tamamıyla içsel bir doygunluk ve motive olma ile beliren bir kendiliğindenlik halidir. Bu halin hacimsel boyutla herhangi bir alakası söz konusu değildir. Çünkü dâhili bir unsurun ya da meselenin harici yapı ile ilişkilendirilmesi evrenin ve yaşamın temel yasasına aykırılık teşkil eder.

Ramazan ayının gelmesiyle Müslüman halkın ruhunda manevi bir iklimin etkisini hissettirdiği aşikâr bir gerçektir. Camilerde okunan Kuranlar, getirilen salâvatlar, kılınan teravih namazları her ne kadar öz itibariyle istenilen sonuca ulaştıramasa da şekilsel olarak bütüncül bir atmosferin varlığını yakından hissettirmektedir. Tek tek bireylerin duygu dünyasında meydana gelen inanç kıvılcımları, ramazan ayında umumi bir hal alarak kuşatıcı bir vasfa bürünür. Bununla beraber aç kalınan süre içinde derin düşüncelere dalma, iç muhasebeye girişme elzem bir hal alır. Yaratılış gayesine anlam verme, yeryüzüne gönderilişindeki hikmeti kavrama, gelecek dünya için hazırlık yapmanın gerekliliği, ölümü duyumsama sık sık irdelenen meseleler olarak güncelliğini korur bu ayda. Dini sohbet ortamlarının daha sık oluşturulduğu, dine ilgi ve alakanın fazlalaştığı, hararetli dini vaazların ve tartışmaların ayyuka çıktığı bu kutlu günlerde, her zamankinden daha çok sükûnetin ağırlığını hissettirdiği gözlemlenir. Kargaşa, gürültü, huzursuzluk yerini sakinliğe, sessizliğe ve huzura bırakır. Yaratıcıya karşı edep ve erkân seviyesine daha bir önem verme, ona yakınlaşma isteğinin tutku düzeyine yükselmesi ve ona dair sorumluluklarının oluşturduğu ağırlığın bilincine erme iliklere kadar hissedilir. Gerçekten de insanın kendisini yaratıcısına karşı mesul hissedip onunla bütünleşme arzusu, bu ayda maksimum düzeye ulaşır. Bu durum onun yaratıcısına karşı yapması gereken ibadetlerine daha fazla yoğunlaşmasına, yaratıcısının istediği özellikte bir fert olma noktasında elinden geldiğince gayret göstermesine ivme kazandırır.

 İslam’ın beş şartından biri olan orucun tutulduğu ramazan ayında, Müslümanlar arası birlik ve beraberliğin ehemmiyet noktasında değeri, daha bir kıymet kazanır. Müslümanların gündelik yaptığı namaz ibadetine ek olarak orucun da gündelik hale dönüşmesi, kendi aralarında empati duygusunun katmerli bir düzeye çıkmasını sağlar. Duygudaşlık ilkesi, bu tür kolektif eylemlerde ön plana çıkan temel ilkedir. Aç olan bir insanın açlığını hissetmek için, aç olması gerekir. Tok bir insan açlık hakkında ne kadar malumata sahip olursa olsun, uzun bir süre aç kalmış bir insanın fiziki ve ruhsal açıdan hissettiklerini hissedemez. Tok insan, açlığın sınırına dayanmış birini duyumsamak istiyorsa, kendisini onun yerine koymalı, onun gibi açlığın son kertesine kadar aç kalabilmelidir. İşte ramazan ayında tutulan orucun en büyük hikmetlerinden biri de, açlığın insanın dengesinde yol açacağı travmanın varacağı boyutu kendi üzerinde denenmesini sağlamaktır. Bir şeyleri okumak ya da anlatmak, hiçbir zaman o şeyleri yaşamanın yerini tutamaz. İnsan yaşadıkça insani ilişkilerinde duygu doygunluğuna erişir ve insanileşme projesine elle tutulur teorilerde ve pratiklerde bulunabilir. Yüce Allah, Müslümanlara bir aylık orucu mecburi hale getirerek, onlar ile açlıkla mücadele eden büyük kitleler arasında duygu birlikteliğini sağlamak istemiştir büyük ihtimalle. Böylelikle dinin sadece düşünceden ibaret olmadığı, düşünce kadar duygunun da dinin oluşumunda etkili bir unsur olduğu gözler önüne serilmek istenmiştir. Aynı zamanda yoksulluk ve açlıkla özdeşleşen kalabalıklara deva olma noktasında yapılması gerekenlere dair özverili girişimlerde bulunma edimi de, diğer önemli bir amaç olarak kabul edilebilir.

Ramazan ayı, içten başlayıp dışa doğru gelişen bir direniş ayıdır. En büyük direniş, kişinin kendi istek ve arzularına set çekme girişimidir. İşte, ramazanda tutulan oruç bu en büyük direnişin bir göstergesidir. İç devrimini layıkıyla yerine getiremeyen biri, dış baskılara rahatlıkla boyun eğer. Tutulan oruç, dıştan gelecek her türlü bela ve musibete karşı bir kalkan vazifesi görür adeta. İlginçtir ki, oruç sadece dindar insanlar tarafından tutulan bir ibadet değildir. Dini inanç sistemiyle ciddi manada problemi olan insanlar bile oruç tutmaktadır. İslam topraklarında bu şekilde oruç tutan insanlar, ya geleneksel bir ritüele dönüştüğü için, ya da çevrenin baskısından dolayı bu ibadeti yerine getirmektedirler. Fakat Müslümanların yaşadığı coğrafyaların dışında olup tamamıyla farlı ideolojik mantalitelerin, özellikle sol düşüncenin, etkisinde olup değişken koşullarda bu eylemi yerine getiren çok sayıda insan mevcuttur. Onların bu ibadeti yapmaları, Allah’ın istemi doğrultusunda gerçekleşmemektedir şüphesiz. Gönüllü olarak bu fiili gerçekleştirmelerinin sebebi, kendilerine uygulanacak her türlü fiziki ve psikolojik baskılara karşı bir direnç kültü oluşturmaktır. Özellikle cezaevlerinde farklı siyasi ve ideolojik düşüncelere sahip insanlar, can simidi olarak bu ritüele sımsıkı bağlı olmaya çalışırlar. Buradan, oruç ibadetinin sadece iç kontrol mekanizması işlevine sahip olmadığını, aynı zamanda dış kontrol düzeneği fonksiyonuna da sahip olduğunu müşahede etmekteyiz.

Oruç her ne kadar fizyolojik bir terbiye ve direniş eylemi olsa da, dolaylı yoldan politik bir başkaldırı bilincini de oluşturmaktadır. Uzun süre aç kalma hali, açlık sınırında yaşayan ve kıtlık sonucu ölen insanlarla empati kurulmasını sağlayarak, onlarla birlikte siyasi bir direniş kültü oluşturma zeminini de oluşturmaktadır. İnsanların açlıkla mücadele etmesi, tamamıyla bir insanlık ayıbıdır. Vicdanları körelmiş, kendi egolarını tatmin etme uğraşında olan, başkalarının kanı üzerinde rant sağlama telaşını taşıyan mahlukların oluşturmuş olduğu yapay düzen, böylesi trajik bir durumu ortaya çıkarmaktadır. Dünya ölçeğinde hegemonyasını tesis eden kapitalist üretim sisteminin ortay çıkardığı bu görüngü, kimi insanların konfor düzeyinin yükselmesine mukabil; kimi insanların da açlıktan ölmesine sebebiyet verir. İnsanların yaşaması için insanların ölümü, normal bir hal almıştır artık. Üstün kabul edilen ırkların, insanlığa hem sanatsal alanda, hem de fen ve teknik noktada daha iyi hizmetler ortaya koyması için daha fazla zenginleşmeleri, buna karşın insanlığa hiçbir fayda sağlayamayacak bazı ırklarında gerekirse bu üstün ırkların ortaya koyacağı ürünler için ölüme terk edilmesi gerekir(!) İşte, tutulan oruç aynı zamanda bu lanetli zihniyete karşı devrimsel bir tepkiye dönüşecek kadar ulvi bir ibadettir. Açların kendilerini o hale getiren toklara karşı nefret hissiyle dolup taşmaları ve bu hissi fiziki zemine aktarması oruç edimiyle daha net bir görünüm kazanır. Kazanılan bu görünüm, Müslüman toplumlar ile açlıkla burun buruna getirilen toplumlar arasında duygudaşlığa temel oluşturarak, kendilerini üstün ırk kategorisine oturtup her türlü lanetli çaba içerisinde bulunan konformist düzenlere ve toplumlara karşı sağlam bir mücadele geleneği vücuda getirir.

Oruç ibadeti, bireyin direkt bedensel istemlerine dönük bir fenomen olduğu için, diğer ibadetlerden daha fazla bir tesir alanına sahiptir. Maddi yan, insanoğlunun yaşam arenasında kalabilmesi için olmazsa olmaz tek bölmedir. İnsanların büyük çoğunluğu, manevi atmosferin içine hiçbir zaman girmeyip sadece maddi yaşam sahasını soluyup bu dünyadan göçmektedir. Hayatta kalabilmek için, ruh güzelliği ya da zihinsel bir gayrete ihtiyaç yoktur. Estetik ve tefekkür sahibi olmak, insanı hemcinsleri arasında sadece değer noktasında güçlü bir kimlik tesis etme fonksiyonuna sahiptir. Elbette böylesi bir kimlik, var oluşsal bilinci tesis etme itibariyle ulvi bir öneme haizdir. Bu kimliğin oluşmasında tutulan orucun büyük bir önemi vardır. Oruç ibadeti bedeni arzuların dışarsaması yoluyla belli bir süreliğine de olsa ruhsal ahengi ve deruni düşünmeyi sağlar. İnsanın hakikati tam manasıyla algılamasının önündeki en büyük engel olan bedeni tutkuların dizginlenmesi, var oluşsal tasavvuru daha net bir şekilde duyumsamayı beraberinde getirir. Elbette, tüm bu içsel güzelliğin inşası, öylesine tutulan bir oruçla hiçbir şekilde tesis edilemez. Oruçlu olunan sürede, normal zamanlarda yeme içme dışında yapılan etkinliklerin aynısının yapılması, kişinin o manevi hazdan istifade etmesini ciddi manda olumsuz yönde etkiler. Hâlbuki değil sadece sahur ile iftar arasındaki vakti, ramazanın ılık havasının estiği bir ayın tamamında, Allah’ı hatırlatacak her türlü fiili işlemeli, buna karşın Allah’ı unutturacak her türlü eylemden de uzak durulması gerekir. Böyle yapıldığı takdirde, ancak istenilen manevi iklimin kodlarındaki bereket, tüm veçheleriyle gün yüzüne çıkar.

Ramazan ayı, insandaki iç dinamikleri harekete geçirme babında diğer aylardan çok üstün bir aydır şüphesiz. Salt bedensel arınmadan ibaret olmayan bu ayda, toplumsal ve siyasal teori ve pratikler de ortaya koymak mümkündür. Bununla beraber, uçsuz bucaksız kâinatın belirsizliği karşısında ürperen insan ruhuna dinginliği ve huzuru; insan zihnine ise ulvi anlamlar ve değer yargıları yükleyecek kadar da kıymete layık bir aydır.

Önceki ve Sonraki Yazılar