1. YAZARLAR

  2. Azad SERHILDAN

  3. RADİKAL İSLAM’IN HANDİKAPLARI
Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

RADİKAL İSLAM’IN HANDİKAPLARI

A+A-

İslam dininin sadece kültürel alanda yaşanan bir din olmayıp, başta politik olmak üzere iktisadi, toplumsal, hukuki amaçlara dönük geniş boyutlu bir çehreye sahip olduğunu dillendiren İslami kesime radikal İslam denilmiştir. Her ne kadar bu ayrımsal tanım bir bütünlük teşkil eden İslam dininin ruhuna aykırı görünse de, onu kültürel formla sınırlayan Müslümanların da potansiyel olarak var olması böyle bir tanımlamayı genel-geçer kılmaktadır.

Sosyal yapıyı İslami normlar üzerine bina etme hedefiyle hareket eden radikal İslam taraftarları, gayr-i İslami tüm tutum ve davranışları dinselleştirme gibi çok ağır bir misyonun sorumluluğuyla var oluş gayelerine hizmet etmeye çalışırlar. Darül harp olarak nitelendirilen toprakların darül-İslam’a dönüştürülmesi yolunda çeşitli stratejilerle beraber farklı taktiksel yollara başvurarak asıl ulaşılması gereken nihai gayeye doğru adım adım yaklaşma çabası içine girerler. Kuran ve sünneti ana iki referans kaynağı olarak alan bu akımın teorik dayanaklarını oluşturan fikir adamları ise, Hz. Muhammed’in Mekke’deki on üç yıllık acı ve sabırla bezenmiş mücadelesini günümüzdeki yaşantıyla özdeşleştirerek zamansal boyutu asgari seviyeye indirger. Bu indirgeyiş, aradan geçen bin dört yüz yıllık süreye rağmen, sahabeler ile günümüzün radikal Müslümanları arasında zeminsel bazda birliktelik ruhunu oluşturur. Peygamberin söylemlerini ve uygulamalarını bir bütün olarak alıp, ona göre hayatlarına çeki-düzen vermeye çalışan bu hareket, her ne kadar sahabelerle aralarında tinsel açıdan kolektif birliktelliği vücuda getirmiş olsa da, birkaç hastalığın bünyesinde taşınmasına engel olamamıştır.

İslam tarihini yalnız siyasi boyutla irdeleme çabası içinde bulunma, radikal İslam’ın en büyük zaaflardan biri olarak göze çarpmaktadır. Okunan siyasi kitaplar bu hareketin destekçilerinde her ne kadar politik bir bilinç ve aksiyon meydana getirse de, ilmi noktada onları boşlukta bırakmıştır. İslam’ın gelişim süreci boyunca vücuda getirilmiş bulunan bilimsel gelişmelerden, felsefi ekollerden, iktisadi açılımlardan, klasik edebi yapıtlardan bihaber yaşayan radikal İslamcılar, adeta kültürel açıdan mazilerine set çekmişlerdir. Geçmişle olan bağlarını hiçbir zaman koparmadıklarını sürekli olarak dillendirmelerine rağmen aslında onların geçmişle olan münasebeti sadece siyasi vakalarla sınırlıdır. Sühreverdi’nin İşrakilik ekolünü, İbn-i Sina’nın tıp alanına getirmiş olduğu yenilikleri, Gazali’nin İhya-ı Ulûmid-Din’ini, Hafız’ın şiirlerini tasavvuf erbabının vahdet-i vücut anlayışını, İbn-i Haldun’un Mukaddimesini acaba kaçı okuyup anlama uğraşı içine girmiştir? Yirminci yüzyılın politik İslam düşünürleriyle kendilerini besleyip bin üç yüz yıllık geleneksel dini birikimden de siyasi pasajlar içeren kısımları alıp gerisini bırakan bir zihniyet, bir yerlere monte olma çabasında olan topluma ne vaat edebilir? Bununla beraber öbek öbek olup, her bir öbeğin farklı dinsel alanlara meyilli olduğu toplumsal arenada, ısrarla herkesi dinsel politik anafora çekme uğraşını biricik hedef olarak gören bu akımın taraftarlarının tavrı, hem dini hem de insani doğaya aykırı değil midir? Böyle bir çaba, tüm Müslümanları kucaklayabilecek kadar geniş bir havzaya sahip olan İslam dinini daracık bir sokağa hapsetmek değil de nedir?

İslam’ın içsel tarafını temsil edip cismani tarafını yadsıyan tasavvuf ekolüne karşı yıkıcı tarzda ifadelerin kullanılması da gayet normal olarak karşılanmaktadır radikal İslamcılar arasında. Yüzyıllar boyunca halkın dini moralitesini ayakta tutup yaşatan ve onları manevi hazzın doruklarına taşıyan bu geleneği, bir çırpıda yok saymak büyük bir insafsızlık örneğidir. Tasavvufa karşı olan bu düşmanlıklarının başlıca sebepleri ise, kendilerince sofilerin pasif olan siyasal duruşu, kullanmış oldukları batini sözler ve göstermiş oldukları kerametler hakkındadır. Radikallere göre sofiler, cihadı nefisle olan mücadeleden ibaret görmektedirler. Buradan hareket ederek onların zulme, sömürüye, asimilasyona karşı nötr bir tavır takındıklarını iddia ederler. Bunun böyle olmadığını Necmedin-i Kübra’nın Moğollara  Şeyh Şamil’in Ruslara , Şeyh Sait’in Türk devletine, Ömer Muhtar’ın İtalyanlara, Senusilerin Fransızlara karşı olan direniş, özgürlük ve başkaldırılarında görmekteyiz. Batıni sözler mevzusuna gelince, başta Hallac- Mansur olmak üzere birçok sofinin kullanmış olduğu ve salt akılla anlaşılması mümkün olmayan, ilk bakışta rahatlıkla küfür olarak nitelendirilebilecek ifadelerin mistik ve gizemli anlamlarla yüklü birer mecazdan ibaret oldukları; ancak sezgi vasıtasıyla kavranılıp içselleşeceğini sofilerin kendileri söylemektedir. Bu yolun yolcuları onlar olduğu için, kullanmış oldukları sırlı ifadelerin ne olduğunu ve ne amaçla söylendiğini elbette en iyi bilecek olanlar yine kendileridir. Kendilerinin dışında kalanların ise, onların söylemlerini tartışmaya açmadan önce içinde bulundukları ruh hallerini ve ortamlarını anlamaları gerekir. Keramet hususuna baktığımızda ise, tam bir sadakatle peygamberin sünnetini yerine getiren mümin şahıslarda keramet olgusunun gözlenebileceğini söyleyebiliriz. Bunda garipsenecek bir durumun söz konusu olmaması gerekir. Hz. Zekeriya’nın, Hz. Meryem’in yanına her gidişinde yiyecek bulması, Hz. Meryem’in keramet sahibi olduğunu gösterdiği gibi, sofilerin akla hayale sığmayan ve halk arasında popüler özelliğe sahip olan bazı fiillerini de keramet olarak nitelendirmek, imkânsız bir vakaymış gibi algılanmamalıdır.

Çok kısa sürede çok büyük işler başarma anlayışıyla hareket etmeleri de, önemli bir eksiklik olarak durmaktadır önlerinde. Duygunun her zaman düşüncenin önünde olduğu bu kesimde, bir anda kitleye yayılıp seküler bazdaki devlet tipiyle hesaplaşma içine girmeleri sıradan bir işmiş gibi gözükmektedir. Saatler boyu süren hararetli tartışmalar neticesinde, idaresi altında bulundukları din dışı devleti yıkıp yerine İslami ahkâmın egemen olduğu din merkezli bir devlet inşa etme çabalarının sadece kendi zihin dünyalarından ibaret bir hülyadan ibaret olduğunu geç de olsa fark etmeleri onları dayanılması güç ruhsal bir acıyla baş başa bırakmıştır. “Ne kadar az yüksekten uçarsan, düştüğün zaman o kadar az incinirsin.” diyen Tibetlilerin bu sözüne paralel olarak radikal İslamcılar çok yüksekten uçtular ve düştükleri zaman çok fena incindiler. Maksimum düzeyde kendini hissettiren beklentilerin bir türlü gerçekleşmemesi, yaprak dökümü misali onların da tek tek dökülmesine ve bireysel takılmalarına yol açtı. Eğer beklentiler asgari seviyeye indirgenebilseydi ve daha gerçekçi projeler üretilebilseydi böyle trajik bir durum söz konusu olmayacaktı. Fakat onlardaki coşkun hissiyat ve agresif tavır, daha sağlıklı ve sağduyulu bir duruş sergilemelerine engel olmakla birlikte, konjonktürel şartları geniş ölçekli bir perspektiften analiz edip çözüm yolları geliştirmelerine de mani oldu.

Geleneksel İslami yaşantıya karşı olan keskin duruş da, radikal İslamcıların iç sıkıntılarından biri olarak göze çarpmaktadır. Dini sadece ibadetler manzumesi şeklinde algılayıp haramlardan kaçınan bu öbeği, ısrarla siyasileştirmeye çalışma onları kendilerinden uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramamıştır. Bunun sonucunda sırf dinin siyasi boyutuna yanaşmadıkları için, başta müşrik olmak üzere, münafık, kâfir, tağut gibi dini terminolojiye ait hassas kavramlar bunlar için kullanılmaya başlanmıştır. Başta kendi ailelerinden olmak üzere akrabalarına, oradan arkadaşlarına, oradan da yaşamış oldukları şehrin insanlarına karşı bu kavramlarla hücuma geçen radikal İslam taraftarları, çok geçmeden küçük bir azınlık dışında kalan herkesi İslam dairesinin dışına doğru itmişlerdir. Kullandıkları bu tür dinsel içerikli politik sözcüklerin, tam olarak ne olduğunu ve kimler için kullanılabileceğini idrak etmekte güçlük çeken olan bu zevat, çoğu yerde Müslüman halkını karşısına alıp çarpışmaktan çekinmemiştir. Hâlbuki negatif yöndeki aykırı sözcüklerle itham altında bırakmış oldukları Müslümanların başta ibadetleri olmak üzere günahlardan sakınma noktasındaki titizlikleri göz önüne alındığında, onların kendilerinden çok daha ileri düzeyde olmadığını hangi radikal İslamcı ispatlayabilir? Bu noktada radikal İslamcıların başkalarıyla uğraşmadan önce kendilerine bakmaları gerektiği ve kendilerinin dışa yansıyan tavırlarının özleriyle ne kadar uyumlu olduğunu irdelemeleri daha makbule kaçmaz mı?

Ulus ötesi keyfiyetteki İslami söylemin ulusun kalın çitleri arasında boğulma gerçeği, radikal İslam’ın istemlerini şüpheli bir konuma doğru sürüklemiştir. Özellikle Ortadoğu coğrafyasında birikmiş bulunan bu zihniyete endeksli cemaatlerin, bazen milli çıkarlarını dini anlayışlarının önüne geçirdiklerine şahit olunmaktadır. Hatta ülkelerinin menfaatlerine olan bağlılıkları, onları zaman zaman karşıtı oldukları devlet sistemine esnek yaklaşılması gerektiğini ortaya koymuştur. Bununla beraber üzerinde yaşamış oldukları ve mücadele ettikleri toprak parçasının dışında kalan yerlerde aktif konumda bulunan fikirdaşlarıyla ciddi bir diyalog ve temas süreci geliştirememeleri, sınırların, masumiyetlerini ve saflıklarını kirlettiğini gösterir. Bu durum, evrensel kimliğiyle ön plana çıkan İslam dininin hükümranlık noktasında taşıyıcılığı konumunda bulunan radikal İslami cemaatlerin, var olan şartların dayatması sonucunda ideallerinin zihinlerinde nostalji olarak kalışını ortaya çıkarmıştır. Böylelikle sınırların önemsenmeyip inananların kardeşçesine bir çatı altında bir arada yaşayacakları tezini ortaya atan radikal İslamcılar, bunun bir rüyadan ibaret olduğunu hayatın gerçek yüzünü kavradıktan sonra anlamış olsalar gerek.

Radikal İslam, gerek kendi içinde barındırmış olduğu çeşitli hastalıkları yüzünden, gerekse de tarihin zorlayıcı koşullarından dolayı asıl varılması gereken nihai hedefine bir türlü varamamıştır. Eğer, yukarıda ifade edilmiş bulunan dâhili hastalıklarını bertaraf ederse ve tarihsel planda da dünya şartları farklı bir mecraya doğru kayarsa, ulaşılması istenen en üst düzeye varma ihtimali yüksek olur.   

Önceki ve Sonraki Yazılar