1. YAZARLAR

  2. Azad SERHILDAN

  3. Puthanede İbrahimi Çığlık
Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

Puthanede İbrahimi Çığlık

A+A-

Hiç şüphesiz ki, yeryüzünün her daim en yaygın ve etkin dini putprestlik olmuştur. Putperestlik sadece heykellerle sınırlı olmayıp, canlı ve cansız her türlü özne ve nesneye verilen kutsallıkla genelleşebilen umumi çapta bir dindir. En ilkel dinler olan fetişim, totemizm ve animizmden tutun da günümüzün modern mabudlarına kadar bu din, varlığını çok yakından hissettirmiştir ve hissettirmektedir.

İnsanlığı hidayete erdirmek için gönderilmiş bulunan peygamberlerin temel mücadele alanını, şirk düzenlerine karşı tevhidi söylemi haykırma mesajı oluşturmaktaydı. Saf Allah inancının, hiçbir yaratılan unsurla kirletilmemesi noktasında mücadele eden elçiler, vefat ettiklerinden kısa bir süre sonra, bu inancın müstekbir siyasi otoriteler tarafından kirletilmesine engel olamamışlardır. Her dönemin en gözde sembolik varlıkları, öz dini kavrayışı engelleme noktasında sürekli birer araç olarak kullanılmıştır. Son dönemin en gözde ideolojisi konumunda olan milliyetçilik fikriyatı, kendi değerler manzumesinin araçlarını tapılacak birer obje haline getirerek, yeni bir şirk inanış kültünü vücuda getirmiştir. Bu algılayışın inanç kodları haline gelen vasıtaları, başta toprak olmak üzere bayrak, milli marş, resmi dil gibi unsurlardır. İnsanların bu objeler uğruna kendilerini feda etme aşamasına gelmeleri, onların tapılan birer aygıt haline geldiklerinin en büyük kanıtıdır. İlahi mesajda, insan sadece tek kutsal değer olan din için kendini feda etmelidir; bunun dışında kalan herhangi bir cansız ya da canlı varlık uğruna feda etmesi tamamıyla gayr-i İslami bir girişimdir. Çünkü İslam hiçbir şekilde yaratılan unsurlar uğruna kendini yok saymanın uhrevi bir değeri olmayacağını ısrarla dile getirmektedir. Uğrunda her şeyden vazgeçilecek tek mabudun salt yaratıcı kudret olan Allah olduğunu önemle belirtmektedir. Hangi çağda yaşarsak yaşayalım, bir Müslüman’ın uğrunda ölebileceği tek varlık hiç şüphesiz ki külli irade sahibi olan varlıktır. Yaratılanların yaratılanlar uğruna kendinden vazgeçmesi, insani değer açısından bir düşüklüktür aslında. Ama sadece insanların değil, tüm kâinatın mutlak sahibi olan Allah(c.c) uğruna insanın kendini tüm varlığıyla yok sayması ise, en büyük erdemdir.

Fransız İhtilali’yle birlikte oluşan milliyetçi düşünceler ve bu düşüncelerin harekete geçirdiği duygular, İslam dünyasını da ciddi manada etki altında bırakarak seküler bazda İslam karşıtı devletlerin kurulmasına yol açmıştır. Bu seküler devletlerden bir tanesi de Türkiye Cumhuriyeti devletidir. Kişi kültü üzerine inşa edilen bu devlet, dünya sathındaki milliyetçi argümanları ve sembolleri mihenk taşları haline getirerek varoluşunu biçimlendirmiştir. Yaşamın her alanında milli bir kimlik inşa etme noktasında her türlü olanağını devreye sokarak, sembolik putlarla örülü putprest bir sistemi pratik yaşam sahasına hakim kılma asıl misyonları olmuştur bu düzenin mimarlarının. Sekülarizm üzerine temellendirilen bu düzende, vatan uğrunda ölünmesi gereken bir toprak parçası olarak kabul edilmektedir. Halbuki İslam’da vatan hiçbir zaman amaç haline getirilmemiştir; hep araç olarak kalmıştır. Dine göre vatan, üzerinde İslami hükümlerin hakim olması için korunması gereken bir zemindir. İslam’ın hakim olmadığı vatanı korumak ve müdafaa etmek tamamıyla gayr-i İslami bir girişimdir. Milliyetçi söylemlerin dominant olmadığı dönemlerde bayrak aşiretleri, kabileleri, milletleri ve devletleri tanıtmaya dönük bir araç konumundayken, milliyetçi doktrinin egemenliğinden sonra tapılması gereken bir obje haline getirilerek, namus mefhumuyla özdeş hale getirilmiştir. Bu durum milli marş, dil ve tarih için de geçerlidir. Her halkın kendine has marşı, dili ve tarihi söz konusudur. Bunları bilmek ve öğrenmek elbette gereklidir. Ama milli düzenlerin inşasından sonra, bu unsurlara mistik bir hava katılarak, bir milleti diğer milletlerden üstün tutucu şekilde ve ırki boyutu ön plana çıkarılarak tanıtılmaya çalışılması, putprest düzenin yeni varyasyonları olarak belirgin hale gelmelerine yol açmıştır.

Müslümanların ibadetgâh yerleri olan camiler, putprest düzen tarafından, kendi emellerine alet edilecek mekânlara dönüştürülmüştür. Her cami açılışının Türk bayrağıyla açılması, hatta bazı camilerin içinde Türk bayrağı bile var, Cuma hutbelerinde vatan, bayrak müdafaası yapılması, ölen askerlere şehit denilmesi, küfür ordusuna peygamber ocağı yakıştırmasının yapılması, devlete sahip çıkılması gerektiği gibi söylemler ve durumlar kutsal mekânları putçuluğun önemli ayaklarından biri haline getirmiştir. Bir yandan peygamberin sünnetinden, İslam ahlakından, dini rükünlerden bahseden bir kısım imamlar, öte taraftan seküler devletin putlarına methiyeler dizmekte sınır tanımayacak kadar aşırıya gidebiliyorlar. Eline baltasını alıp puthanedeki putları tek tek deviren İbrahim peygamber, aslında sadece heykel tarzındaki putları değil, iç putları ve diğer sembolik putların hepsini kırıyordu yılmaksızın. Mutlak itaatın ve bağlılığın sadece ama sadece Allah’a yapılması gerektiğini tüm benliğiyle haykırıyordu putprest müşriklere. Öz dini, çeşitli putlarla kutsal mekânlarda lekelemeye çalışan din tüccarları, adeta günümüzün Belam’ı Baura’sına dönüşmüşlerdir. Allah’ın ayetlerini müşrik düzenin lehinde olacak şekilde tefsir eden, onların aleyhinde hiçbir söz ve davranışta bulunmamaya azami derecede özen gösteren diyanet ama özünde hiyanet kokan kurumun temsilcileri, puthaneye dönüştürdükleri birçok camide, despotların mazlumlar üzerindeki sömürüsüne dini bir kılıf uydurarak İbrahimi çığlığı ya gösterilmesi gereken kişilerin dışında afaki söylemlere dönüştürmüşler; ya da bu çığlığı bir daha duymamak üzere o kutsal mekânlarda sükûta dönüştürmüşlerdir.

İslam’ın özgün yapısını içinde yaşadıkları din dışı sistemin göndergeleri ile bütünleştirme gayretinde bulunan Türk-İslam sentezli cemaatler saf bir dindar nesil yerine, putprest sistemin putçulları ile örülü bir dindar nesil yetiştirmektedirler. Cahili rejimin niteliğini üstünkörü tarzda geçiştirip, muhafazakâr özellikteki parti organizasyonuyla reformist bazda değişikliklerle yetinme, bu cemaatlerin temel karakteristik özelliğidir. Bununla beraber kavram karmaşası içinde bulunmaları, onların ruhsal gıdalarını tamamıyla Kuran ve sünnetten almamalarından kaynaklanmaktadır. Putprest düzenin önemli ayaklarını teşkil eden devlet, bayrak, vatan gibi kavramlara birinci çoğul iyelik eki getirerek onlara sahiplenme, zihinlerinin İslam’la beraber dönemin etkin ideolojisi etrafında şekillendiğini dramatik bir tarzda bizlere göstermektedir. Bir yandan dini vecibeleri yerine getiren, öte tarafta İslam dışı sistemin yapı taşlarına tutkuyla bağlı olan dindar bir neslin ortaya çıkması, büyük bir çelişkinin teoriden pratiğe aktarılmasını kendiliğinden oluşturmuştur. Derneklerde veyahut sohbet evlerinde, iman hakikatlerini keşfe çıkan yol göstericiler, müritlerine inancın gereklikleri hakkında malumat vermekle birlikte, tevhidi mesajı söndürerek cahili yaşantı tarzını hakim kılan Kemalist rejim ve onun dayanakları hakkında da ya nötr bir tavır takınmakta, ya da demogoji yaparak onları hakikat gibi göstermektedirler. Kutsallığın sadece dine hasredilmesi gerektiği halde, bu dini öbekler birçok yaratılan ve dinle doğrudan doğruya hiçbir alakası olmayan objelere de mistik bir hava vererek halkın zihninde ve yüreğinde kalıcı izler bırakıp büyük bir vebalin altına da girmiş bulunmaktadırlar.

Dini içerikli seminer ve paneller başta olmak üzere kutlu doğum etkinliklerinin yapıldığı kültür merkezi, kapalı spor salonu gibi mekânlarda çoğu zaman İstiklal Marşı’nın okunduğunu ve büyük Türk bayrağının herkesin görebileceği bir yerde dalgalandırıldığını müşahede etmekteyiz. Peygamberin anıldığı bu tür ortamlarda, din karşıtı ırkçı bir düzenin bağımsızlık sembolü olan ay yıldızın bulunması, peygambere ve onun yaymış olduğu kutsal davaya saygısızlıktır. Bayrağın orda bulunup bulunmamasının fazla önemli olmadığını dile getirenler, putu sadece heykelden ibaret sanıp kendi akıllarınca yanlış bir davranışta bulunmadıkları zannıyla hareket etmektedirler. Aslında bir bez parçası olan bayrağın kendisinde bir problem yoktur. Bayrağa devletin ve halkın yüklemiş olduğu mana, onu modern putlardan biri haline getirmiştir. Bir sistem için, dinin dışında olmazsa olmaz kabul edilen ve kendisine olağanüstü bir vasıf yüklenen her şey birer puttur aslında. Bununla beraber, bayrak gibi özünde bir sorun teşkil etmeyen İstiklal Marşı da, Kemalist rejimin elinde kişi kültünü temsil eden putun önünde saygı duruşu eşliğinde söylenilmeye çalışılarak asli vazifesini ifa etmektedir. Bayrakta olduğu gibi, İstiklal Marşı’nın kendiliğindenlik açısından bir problem teşkil etmediğini iddia edenlere, Lat, Menat, Uzza, Hubel gibi Mekke müşrik düzenindeki meşhur putların da kendiliğindenlik açısından bir problem teşkil etmediğini söyleyebiliriz. Bu putların rivayetlere göre yaşadıkları süre içinde halk arasında itibarı olan değerli şahsiyetler olduğu bilinmektedir. Ama bunlar, daha sonra insanların onlara karşı duymuş olduğu aşırı sevgiden dolayı en etkili putlara dönüşmüştür. Onun içindir ki, canlı ya da cansız herhangi bir öznenin ya da nesnenin çıkış sebebi, her ne kadar aykırılık teşkil etmese de, yaşanılan anda ona verilen konum göz önüne alınarak değerlendirilmeye tabi tutulması gerekir.

Dini ve milli söylemlerin iç içe geçtiği Türk-İslam sentezli öbekleşmelerde kolluk kuvvetlerine yakıştırılan “şehit(!)” ibaresi de öz olarak olumlanması gereken bir kavramken, günümüzün putçu TC rejimi tarafından kirletilmiş bir kavram haline getirilerek kullanılmaktadır. Kuran-i bir ibare olan “şehit” kavramı, inançlı bir insanın herhangi bir maddi ya da manevi karşılık beklemeksizin kendini Allah yolunda feda etmesi şeklinde ifade edilir. Ama günümüzün milliyetçi söylemleri ve sembolleriyle şekillenmiş olan Kemalist düzen, bu kutsi değeri kendi kirli emellerine alet ederek halkı avutmaktadır. Muhafazakâr yönü ağır basan dini yapılanmalar da, bu oyuna alet olarak sistemin ekmeğine yağ sürmektedirler. Türkiye devletinin borazanlığını yapmayı kendilerine hedef olarak seçen bu öbekler, tağuti düzenin sınırlarını muhafaza etmekten başka bir amacı olmayan askerlere şehit etiketini yapıştırmakta bir beis görmemektedirler. Kuran ve sünnetin şehide yüklediği muhteva ele alındığında bu sefer de inançlı asker ile inançsız asker ayrımına giderek yine bildiklerini okumaktadırlar. Askerin bu düzen içinde varoluş gayesini anlamlandırmaktan uzak durup Allah inancına sahip olmasını ve ibadetlerini yapmasını yeterli görmektedirler. Onun niçin askerlik yaptığını, nasıl bir düzenin korumalığını üstlendiğini göz ardı ederek suni bir tanım getirmektedirler bu kavrama. Ve sanki bu ibareye yüklemiş oldukları mana, hakikatte öyleymiş gibi bir izlenimle zihinlere nakşetmeye çalışırlar. Onların bu duruşu, politik açıdan Kuran ve sünnet yerine modern milliyetçi paradigmadan beslenmelerinden kaynaklanmaktadır. Eğer mutlak dayanak noktası olarak Allah’ın kitabını ve peygamberin sünnetini rehber olarak alsalar, o zaman ne kadar büyük bir gaflet içinde bulunduklarını aşikâr bir tarzda göreceklerdir.

Dini söylemlerin ve icraatların dönemin konjonktürüne adapte olmak amacıyla etkin bütüncül fikri ve eylemsel akımlarla iç içe geçirilmeye çalışılması, kirli bir din anlayışını ortaya çıkarmaktan başka bir işe yaramaz. Evrensel özellikteki İslami ifade tarzının, dominant konumundaki üst anlatıların ürünleri olan sloganlara ve sembollere meşru kılıf haine getirilmeye çalışılması hiçbir şekilde uygun değildir. İslam’ın doğasına aykırı olan bu girişim, Allah katında lanetli bir çaba olarak kalacaktır elbette.

Önceki ve Sonraki Yazılar