1. YAZARLAR

  2. Zeki SAVAŞ

  3. Projeksiyon
Zeki SAVAŞ

Zeki SAVAŞ

Zeki SAVAŞ
Yazarın Tüm Yazıları >

Projeksiyon

A+A-

Şahidi olduğumuz evrende her şey hareket halindedir. Sabit gördüğümüz her varlık, gerçekte dinamik bir yapıya sahiptir ve daimî bir değişim ve hareket süreci içindedir.

Toplumsal hayat da tabiattaki bu kurala benzer bir yapıya sahiptir. Toplumu oluşturan insandır ve toplumlar, kendilerini oluşturan insanların fikri yapısındaki değişime bağlı olarak dönüşüm ve hareket halindedir. Dolayısıyla ait olduğu topluma dönük projesi, mensubu olduğu topluma ilişkin programı olanların toplumsal gidişatı, ihtiyacı, gelişimi, değişimi ve eğilimleri zamanında ve doğru okuması, geleceğe ilişkin isabetli kararlar alması gerekir. Aksi halde öncü rolüne talip; ama geriden yürüyen çelişkili bir duruma düşülmüş olunur.

Toplumsal projesi olanlar, şu veya bu oranda toplumsal öncülüğe talip olmuş demektir. Toplumsal öncülük; toplumsal ihtiyaçları, toplumdaki dinamizmi ve yönü, toplamsal kimliği, toplumsal arayışları doğru saptamayı, uygun ve uygulanabilir çözüm yolları ve projeleri sunmayı gerektirir.

Toplum, irade sahibi insanlardan oluştuğu için zor ve tezvirle kendilerine tahmil edilen öncülüğü benimsemez. Bu türden dayatmacı önderlikler de toplumu tekâmüle doğru harekete geçiremez.

Toplum ile toplumsal öncülük arasında interaktif bir ilişki türü vardır. Öncüler toplumu, onun sorunlarını ve ihtiyaçlarını doğru tespit eder ve uygun çözüm önerisinde bulunur. Toplum da kendisine ilişkin bu doğru tespit ve çözüm yollarını benimser ve öncülüğe destek verir. Önderlikteki doğru teşhis, düzgün çözüm, ameldeki cesaret ve sadakat toplumsal kabulü ve bağlılığı getirir. Bu karşılıklı ilişkide zer, zor ve tezvirin yeri olmadığı gibi; tarafların yekdiğerini kutsaması veya küçümsemesi de söz konusu değildir. Doğal, karşılıklı katkıya dayanan bir tür ilişki söz konusudur.

Toplum ve toplumsal öncülük arasındaki ilişkiye dair bu muhtasar giriş, mensubu olduğumuz toplumdaki değişimi doğru anlama çabasıyla ilgilidir. Türkiye’de cari olan bir değişim süreci var. Türkiye’nin siyasal ve kültürel yapısında önemli yer değiştirmelere neden olacak olan ve Türkiye’nin siyasi tarihi açısından “üçüncü dalga” olarak nitelendirilebilecek bir süreci tecrübe etmekteyiz. Bu sürecin yanında yer almak veya karşısında durmak ya da bu sürece ilgisiz kalmaktan çok, bu değişimin nedenlerini doğru analiz etmek, aktörlerini tanımak daha ehemmiyetli sayılır. Olanları sağlıklı kavramak, olabilecekleri öngörmek ve gerekli tedbirleri almak ve de yakın, orta ve uzak geleceğe ilişkin stratejileri tedvin etmek yaşanan süreci savunmaktan veya ona karşı çıkmaktan daha önemli ve daha zordur.

Mezkûr süreçte öne çıkan ve yakın gelecekte etkisini daha somut olarak gösterecek olan gelişmelerden biri toplumdaki farklılıklar ile ilgili kriterlerin değişim halinde olmasıdır.

Cumhuriyet ile birlikte egemen kılınan kültürün önemli özelliklerinden biri farklılıkların çatıştırılması, çatışmaların farklılıkların zıtlaştırılmasından beslenmesi ve farklılıkların düşmanlık nedeni olarak sayılmasıdır.

Cumhuriyet ile birlikte devlet, toplumdan farklılaştı ve bu farklılık üzerine toplumla çatışan bir devlet zihniyeti şekillendi. Toplumdaki farklılıkların her biri tehdit unsuru olarak algılandığı için onlar da birbiriyle çatıştırıldı. Farklılıkların düşmanlık nedeni olarak görülmesi, bir kültür haline getirildi. Egemen kılınan bu kültürden muhalif hareketler de nasibini aldı. Devlete karşı konumlanan hareketler farkında olarak veya olmayarak çatışmacı bir düşünce yapısına büründü, çatışmadan beslenir oldu. Stratejiler, siyasetler ve hatta varlık nedenleri düşmanlık üzerine bina edildi.

Hayat sulh üzerine kurulduğu için, çatışmanın arızî, barışın kalıcı olduğu için çatışmadan yorulan toplumun fikir önderleri, devletin farklılıkları düşmanlık yerine zenginlik olarak görmesi ve farklılıklara adil yaklaşması görüşünü işlemeye başladı. Bu düşüncenin Ak Parti iktidarı tarafından benimsenmesi, düşünürleri cesaretlendirdi ve daha kuvvetli bir şekilde konunun üzerine gitmelerini sağladı. Toplumsal çoğunluğun da bu yaklaşımı benimsemesi ve doğru bulması, hem düşünürleri hem de siyasal iktidarı cesaretlendirdi. Düşünürler, siyasal iktidar ve toplum arasında cereyan eden karşılıklı etkileşim, birçok alanda toplumsal değişim sürecinin fitilini ateşledi. Değişen algıların başında, devletin farklılıkları düşman görmemesi, farklılıklarla barışması gelmektedir.

Devletin etnik, din, mezhep ve düşünce farklılıklarını düşmanlık nedeni olarak görmemesi ve onlara adil yaklaşması kahir ekseriyetin kabulü ve isteğidir. Söz konusu sürece olan toplumsal destek, bu yargının delili hükmündedir. Çünkü istisnai durumlar hariç, toplumsal tercihler genellikle makuldan yana olur.

Farklılıklara ilişkin devlet algısının doğru yönde değişim sürecine girmiş olması olumlu bir gelişmedir. Ne var ki, şekillenmekte olan bu algı, toplumu oluşturan farklı yapılar tarafından da aynen benimsenir ve birbirleriyle olan ilişkilerinde ölçü haline getirilirse, ciddi mahzuriyetler baş gösterir.

Bir defa etnik farklılık ile din, mezhep ve düşünce farklılıklarını birbirinden ayırmak gerekir. Etnik farklılık, insanın kendi tercihi değildir. Etnik yapı doğuştandır, tercih sonucu değildir. Bir Türk, Bir Kürd ve bir Arap doğuştan taşıdığı etnik kimliğini değiştirme gücüne ve yetkisine sahip değildir. Dolayısıyla hem devlet hem de farklı kavimler birbirlerinin etnik yapısını kabullenmeli, bunu Allah’ın ayeti olarak görmeli, toplumsal zenginlik olarak algılamalıdır. Ne var ki aynı yaklaşım ve algı din, mezhep ve düşünce farklılıkları için doğru değildir. Çünkü bunlar doğuştan değil, tercih sonucudur. Her ne kadar din ve mezhep babadan intikal ediyor olsa da insan reşid olduktan sonra bunları değiştirme hakkına sahiptir. Müslüman anne babadan olan bir insan, reşid olduktan sonra da müslüman olarak devam ediyorsa, tercih ve iradesi sonucu müslüman sayılır. Din, mezhep ve düşünce tahmilî değildir, tercihîdir. Tercihî olanla tahmilî olanı önce birbirinden ayırmamız gerekiyor.

Devletin din, mezhep ve düşünce farklılıklarını düşmanlık nedeni olarak görmemesi, onlara adil yaklaşması doğallığın ötesinde bir zarurettir. Peki, farklı din, mezhep ve düşünce farkını taşıyan birey ve topluluklar da bu farklılıkları aynen devlet gibi algılayabilir mi?

Din, mezhep ve düşünce farklılıklarını düşmanlık ve çatışma sebebi olarak görmeme konusunda aynen devlet gibi bir algıya sahip olabilir. Günümüz dünyası, kadim zamanlardaki gibi sınırsız değil ki, herkes istediği yere gidip yaşasın. Herkes bulunduğu ülkede yaşamak zorunda olduğuna ve hayat da barış üzerine kurulu olduğuna göre adı geçen farklılıkların çatışma ve düşmanlık nedeni olarak algılanmaması gerekir. Aksi halde hayat cehenneme döner.

Farklı din, mezhep ve düşünce farkını taşıyan birey ve topluluklar birbirleriyle olan ilişkilerinde adı geçen farkları bir zenginlik olarak algılayabilirler mi?

Zenginlik ne demek?

Zengin bir insanın birden çok farklı evi ve farklı arabası olur. Çok sayıda elbisesi olur. Farklı mal ve mülke sahip olur.

Din, mezhep ve düşünce farklarını zenginlik olarak görürsek, onları mal, meta ve eşya hükmüne indirgemiş olmaz mıyız?

Yani din farkını, konut farkı gibi mi algılayacağız?

Mezhep farkını, araba farkı gibi mi algılayacağız?

Düşünce farkını, giydiğimiz elbise farkı gibi mi algılayacağız?

Farklı dine, mezhebe ve düşünceye sahip olan insan ve topluluklarla ilişkilerimizde farklı ev, araba ve giysiye sahipmişiz gibi mi davranacağız?

Din, mezhep ve düşünce, hayat felsefesi ve yaşam tarzıyla ilgilidir. Evreni algılamayla ilgilidir. İnsan-Allah, insan-insan ve insan-kâinat ilişkileriyle ilgilidir. İnsanın geçmişi, hali ve geleceğiyle ilgilidir. Böylesine önemli mevzuları mal ve mülk farkı gibi basite indirgeyerek değerlendirebilir miyiz? O zaman en ciddi değerlerimizi kendi elimizle sulandırmış olmaz mıyız?

Te’kiden ifade etme ihtiyacı duyuyorum: Bireyler ve topluluklar din, mezhep ve düşünce farklarını düşmanlık ve çatışma nedeni olarak görmemelidir ama zenginlik olarak da göremez.

Tecrübe edilmekte olan süreci ve sonuçlarını dikkate alarak adı geçen üç ana konudaki farklılıkları nasıl yorumlayacağız? Toplumsal ilişkilerimizde bu farklılıkları nereye oturtacağız? Söz konusu farklılıkları tanımlamada ve yorumlamada hangi kıstas ve ölçülere başvuracağız?

Bir diğer konu, farklılıkların düşmanlık ve çatışma nedeni olmaktan çıkarılması, varlıklarını çatışma üzerine oturtan yapıları da yakından ilgilendiriyor olmasıdır. Çatışmadan beslenen yapılar, bu değişim sürecine karşı çok fazla direnemezler. Çünkü toplumsal destek bulamazlar. Dolayısıyla varlıklarını, hedeflerini ve stratejilerini yeniden ama toplumsal talebe uygun bir tarzda yapılandırmak zorundadırlar. Aksi halde varlıkları anlam kaybına uğrar. Yeni dönemde çatışmayı değil, toplumsal ihtiyaçları gidermeyi önceleyenler yoluna devam edebilir. Bu durum Kürd sorunuyla ilgili de geçerlidir. Bundan böyle çatışma yerine Kürd halkının siyasi, kültürel, sosyal ve ekonomik sorunlarını barışçıl yönde çözüme kavuşturmak isteyen hareketler rağbet bulacak.

Yaşanan değişim sürecinde öne çıkan bir başka konu, özgürlük mevzusudur. Bu konuyla ilgili de bir tehlikenin varlığını görmek gerekir. Modern devletler, bilinçli olarak özgürlük konusunu bireysel eksende ele almaktadırlar. Özgürlüklerle ilgili iyileştirmeler yaparken bireyin özgürlüğünü esas almaktadırlar. Modern devletler, insanların özellikle din, mezhep, düşünce ve etnik konularda bireysel hareket etmelerini istiyorlar. Bu konularda örgütlenme, teşkilatlanma, aidiyet hissini oluşturacak cemaatleşme eğilimlerine karşı duruyorlar. Yetmiş milyonluk bir toplumun, yetmiş milyon bireyselleşmiş insanlar halinde olmasını arzuluyorlar.

Devlet her yönüyle örgütlenmiş bir güçtür. Ordusu, polisi, istihbarat örgütü, yargısı, kurumları, bürokrasisi ve ila ahir örgütlü güçleri olan bir teşkilattır. Toplum bireyselleşmiş bireylerden oluştuğu zaman, toplum ile devlet arasında korkunç bir güç farkı doğar. Bir yanda tek bir birey, öte yandan karşısında muazzam manada örgütlenmiş bir devlet gücü. Bu birey bu devlete karşı kendisini tek başına nasıl koruyacak? Birey istediği kadar özgür olsun. Bireysel özgürlük ne kadar fazla olursa olsun, sonuçta herkes bir bireydir. Bireyin özgürlüğü ona örgütlenme özgürlüğünü vermiyorsa, gücü bireyseldir ve kendisi korumasızdır. Modern devletler, bireyi bir yandan özgürleştirirken öte yandan kimsesizleştiriyor, tekleştiriyor, yalnızlaştırıyor. Kimsesiz, tek ve yalnız bir birey, devlete karşı ne yapabilir ve kendi haklarını nasıl koruyabilir?

Özgürlükler konusunun bireysel alana hapsedilmesine şiddetle karşı çıkmalıyız. Din ve düşünce ekseninde örgütlenme hakkının sağlanması için sonuna kadar etkin mücadele etmek durumundayız. Bireysel özgürlükler tuzağına düşmemeliyiz.

Özgürlüklerle ilgili atılan adımlar olumlu ama örgütlenme özgürlüğüyle ilgili yaklaşım kabul edilemez. Din ve düşünce temelindeki örgütlenme özgürlüklerini kazanmadığımız zaman, sonumuz güçlü devletin çelik elleri arasında, özgür ama kimsesiz ve savunmasız bir garibanın akıbetine dönüşür.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.