1. YAZARLAR

  2. İsmail BEŞİKÇİ

  3. Profesör Kemal Karpat’a Sorular…
İsmail BEŞİKÇİ

İsmail BEŞİKÇİ

İsmail BEŞİKÇİ
Yazarın Tüm Yazıları >

Profesör Kemal Karpat’a Sorular…

A+A-

Prof. Dr. Kemal Karpat’ın, 28 Mayıs 2009 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde, Türkiye’nin aktüel sorunlarıyla ilgili bir demeci yayımlandı. Açıklama, Kürtlerle, Ermenilerle, Yahudilerle, Rumlarla, Türkiye’nin Ortadoğu politikalarıyla ilgiliydi. (Deniz Tatarer’in haberi, “Ermeni siyaseti kana boyanmıştır” başlıklı haber” )

Profesör Kemal Karpat, “Kürt-Türk meselesi son derece tatsız ilerlemektedir. Taviz verildikçe, karşı taraf adım adım daha çok istekte bulunuyor” demektedir. Profesör Kemal Karpat demecine, “Radyo veriyorsunuz, televizyon veriyorsunuz, biraz daha derken talepler artıyor. Bu taleplere son verilmesi gerekir.” diye devam ediyor. Profesör Karpat şöyle diyor: “Hükümet önce talepleri madde madde belirlemeli. Ardından da bu isteklerin Türkiye’nin bütünlüğü ve kimliği ile, bağdaşıp bağdaşmadığı tespit edilmelidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ana dili Türkçe’dir. Burası Türkiye Cumhuriyetidir.”

Prof. Dr. Kemal Karpat, demecinde, şu görüşleri de dile getirmektedir: “Türkiye’de son günlerde, gündemi dolduran Kürt sorunun özünde, bir grup Kürt milliyetçisinin Kürt devleti kurma amacı yatmaktadır.” “Kürtlerin kendi dillerinde konuşması, kültürlerini yaşatma istekleri demokratik bir haktır, ancak, normal demokratik hürriyetlerin siyasi amaçlara dönüşmesi kaygı vericidir.”

Profesör Kemal Karpat, bu konularla ilgili esas düşüncelerini, Marmara Üniversitesi, Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları Derneği tarafından düzenlenen, “Uluslararası Osmanlı dönemi Arap Coğrafyası ve Türk-Arap İlişkileri Sempozyumu’nda yaptığı konuşmada dile getirmiştir.

Görüldüğü gibi Profesör Kemal Karpat, “Kürtlere çok taviz verilmektedir” diyerek yasakları savunmaktadır. Üniversite profesörlerinin iletişim yasaklarını, düşün yasaklarını savunması, dikkate değer bir olaydır. Profesör Kemal Karpat, “yaşadığımız esas süreç, bir grup Kürt milliyetçisinin Kürt devleti kurma çabalarıdır” diyerek hassas çevreleri de uyarmaktadır.

Bu yazıda, Profesör Kemal Karpat’ın, düşünce ve tutumuyla ilgili olarak kendi düşüncelerimi açıklamaya çalışacağım.

Profesör Karpat, bir kısım Kürt milliyetçisinin Kürt devleti kurma çabası içinde olduğunu, bunun önlenmesi için ilgili kurumları uyarıyor. Burada diye getirilmesi gereken esas süreç, “bir kısım Kürt milliyetçisi”nin Kürt devleti kurma çabası içinde olmaları değildir. Ortadoğu’da 40 milyonunun üzeride nüfusu olan Kürtlerin, günümüze kadar, neden bir devlete sahip olamadıklarıdır. Bu konuda neden ısrarlı olmadıkladır. Kendilerine belki on defa hak olan bu işi neden gerçekleştiremedikleridir.

Dünyada bugün 206 devlet vardır. Bu devletlerden 193’ü Birleşmiş Milletler’in de üyesidir. 2008 Pekin Olimpiyatları’na 206 devlet katılmıştır. 2004 Atina Olimpiyatları’na katılan devlet sayısı ise, 204’tü. 2012 Londra Olimpiyatları’na katılacak devlet sayısının 206’yı aşacağı söylenebilir. Bu devletlerden çok büyük bir kısmının nüfusu bir milyonun altındadır. Nüfusu bir milyonun altında olan 40 civarında devlet olduğu söylenebilir. Kürtler bu konuda çok büyük bir nüfusa sahip olmalarına rağmen neden küçücük bir siyasal statüye sahip değildirler? Kaldı ki, Kürtler, 19. yüzyılın başından beri mücadele içindedir. Bu mücadele sürecinde, belki milyonun üzerinde insan kayıpları vardır. Bu ağır kayıplara rağmen küçücük bir siyasal statünün sahibi olunmaması çok dikkate değer bir durumdur... Aşiretlerden, şeyhlerden, feodal kurumlardan söz ediliyor. Aynı kurumlar, örneğin, Araplarda, Farslarda veya Türklerde de yok mu? Bu, bilimin, siyasetin, diplomasinin kavramlarıyla incelenmesi gereken bir konuya işaret etmektedir. Ortadoğu ülkelerinin mukayeseli toplumsal yapıları, mukayeseli siyaset planlamaları, mukayeseli diplomasi pratikleri açısından, Kürtlerin ve Kürdistan’ın nerede durduğu, işlevi, değerlendirilmesi gereken bir konudur.

Kürtlerin ve Kürdistan’ın geçmişinde de bölünmeler, paylaşılmalar vardır, fakat, bugünü belirleyen, esas süreç, 1920’lerde gerçekleşmiştir. 17. yüzyılın ortalarında, Kürdistan’ın, Osmanlı İmparatorluğu ve İran İmparatorluğu arasında ikiye bölünmesi; 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, İran’daki kesimin, Çarlık Rusya’sı ve İran arasında tekrar bölünmesi, kuzey tarafların Rus İmparatorluğu’nun egemenliği altına girmesi, Kürdistan’ın iskeletinin parçalanması gibi bir durum ortaya çıkarmıştır. 1920’lerde, Osmanlı İmparatorluğu denetimindeki Kürdistan’ın ve Kürtlerin bölünmesi, parçalanması ve paylaşılmasıysa, Kürtlerin beynini dağıtan bir süreç ortaya koymuştur.

Kürtlerin ve Kürdistan’ın, bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması, Birinci Dünya savaşı sürecinde ve savaştan sonra gerçekleşen çok önemli bir olgudur. Bu sürecin gerçekleşmesinde, dönemin emperyal güçleri Büyük Britanya ve Fransa’nın büyük rolü vardır. Bu emperyal devletler, bu süreci, şüphesiz bölgedeki, Arap, Türk ve Fars yönetimleriyle işbirliği yaparak geliştirdiler.

Birinci Dünya Savaşı sonunda, Ocak 1919 da toplanan Paris Kongresi’nin en önemli kararı Milletler Cemiyeti adı altında bir örgüt kurulmasıdır. Milletler Cemiyeti’nin amacı, dünyada barışı sağlamak, savaşların önüne geçmektir. Milletler Cemiyeti bu amaç doğrultusunda yoğun bir çaba sarf etmektedir. 1920’lerde çalışmaya başlayan Milletler Cemiyeti’nin ilk işlerinden biri, savaşta yenilen Alman İmparatorluğu’nun ve Osmanlı İmparatorluğu’nun sömürgelerinin yenen devletler tarafından, Büyük Britanya ve Fransa tarafından paylaşılması yolunda karar almış olmasıdır. Bu çaba doğrultusunda, A tipi, B tipi, C tipi mandalar kurulmuştur. Manda, özel bir yönetim biçim olmakla beraber, sömürge karşılığı olarak değerlendirilebilir. A Tipi mandalar, Osmanlı İmparatorluğu’nun egemen olduğu topraklar üzerinde kurulmuştur. Büyük Britanya’ya bağlı Irak, Büyük Britanya’ya bağlı Ürdün, Büyük Britanya’ya bağlı Filistin mandaları kurulmuştur. Fransa’ya bağlı Suriye, Fransa’ya bağlı Lübnan mandaları kurulmuştur.

Burada, temel soru şu olmalıdır: Bu dönemde, Irak, Ürdün, Filistin, Suriye ve Lübnan mandaları kurulurken, neden bir Kürdistan mandası, Kürdistan sömürgesi kurulmamıştır? Kaldı ki o dönemde fiili olarak şöyle bir süreç yaşanmaktadır. Güney Kürdistan’da Şeyh Mahmud Berzenci, kendisini Kürdistan Kralı olarak ilan etmiştir. Şeyh Mahmut Berzenci, Büyük Britanya’dan, kendisini, Kürdistan Kralı olarak tanımasını istemektedir. Büyük Britanya, Şeyh Mahmud Berzenci’nin bu isteğini kabul etmemektedir. Bu yüzden Kürtlerle İngilizler arasında savaş vardır. Milletler Cemiyeti ise, değil bağımsız bir Kürdistan manda (sömürge) bir Kürdistan’ı bile kabul etmemektedir. Kürdistan’ın ve Kürtlerin bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması bu dönemde gerçekleşmiştir. Sömürge elbette bir siyasal statüdür. “ X Devletinin sömürgesi” diye anılır. Sömürgenin her şeyden önce sınırları çizilmiştir. Sömürgede yaşayan halkın ayrı bir halk olduğu emperyal veya sömürgeci devlet tarafından kabul edilmektedir. Bunlardan daha önemli olarak manda (sömürge) yönetimi sürgit bir yönetim değildir. Emperyal veya sömürgeci devlet, idari ve ekonomik bakımdan belirli bir aşamaya getirdiği zaman sömürgeye bağımsızlık verecektir. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Birleşmiş Milletler döneminde, Afrika’daki sömürgeler, emperyal veya sömürgeci devlet ile sömürge arasında gerçekleşen anayasala görüşmeler sürecinde bağımsızlık kazanmışlardır. Afrika’da, sadece, Fransız sömürgesi Cezayir, Portekiz sömürgeleri Gine Bisseau, Angola ve Mozambik silahlı mücadele sonucunda bağımsızlık kazanmışlardır. Bugün Afrika’da 53 bağımsız devlet vardır. Kürdistan ise, bölünmüş, parçalanmış ve yeni kurulan manda (sömürge) devletler; Irak, Suriye ve Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olan Türkiye Cumhuriyeti ve İran İmparatorluğu’nun devamı olan İran Şahlığı arasında paylaştırılmıştır. Bu dönemde, Arapların bölünmesiyle, Kürtlerin bölünmesi arasında çok büyük bir fark olduğu açıktır.

Araplar ve Arap coğrafyası bölünmüş, ama, ayrı ayrı, manda devletler veya bağımsız devletler olarak yeniden organize edilmiştir. Bugün Basra Körfezi’nden, Fas’a kadar 22 bağımsız Arap Devleti vardır. Kürtler ve Kürdistan coğrafyası bölünmüş, fakat Kürtler küçücük bir siyasal statü sahibi edilmemiştir. İnkar ve imha politikalarına, uygulamalarına bu süreçten sonda daha büyük bir güç verilmiştir.

İşte, tarihçilerin ve toplum bilimcilerin ve hukukçuların üzerinde durması, irdelemesi gereken ana süreç budur. Kürtlere karşı böylesine adaletsiz bir düzen nasıl kurulabilmiştir? Dünya barışısın sağlamak için, uluslara arasında barışı sağlamak için kurulan Milletler Cemiyeti Kürtlerin barış ve özgürlük ihtiyacını neden hiç dikkate almamıştır? Bu süreç, her türlü örgütlenme anlayışının ve çözüm önerilerinin dışında akademik olarak, bilimin ve siyasetin kavramlarıyla incelenmesi gereken bir süreçtir.

Bilim insanları, özellikle sosyal bilimciler bu konularda özgürlükçü olmak durumundadır. Düşün yasaklarını, iletişim yasaklarını savunmak, teşvik etmek, bilim insanlarının işi olmamalıdır. Profesör Kemal Karpat’ın bu konuşmayı, Marmara Üniversitesi, Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları Derneği tarafından düzenlenen, “Uluslar arası Osmanlı Dönemi Arap Coğrafyası ve Türk-Arap İlişkileri Sempozyumu”nda yaptığı da dile getirilmesi gereken bir durumdur. Devlet Bakanı Mehmet Aydın ve İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu da sempozyuma katılanlar arasındadır. Böyle bir toplantıda, Osmanlı dönemi Kürt coğrafyası ve Türk-Kürt ilişkileri görmezlikten gelinebilir mi?

Karşılaştırmalar

Avrupa Konseyi’nin 50 civarında üyesi vardır. Bu devletler içinde Andorra’nın, San Mario’nun, Monaco’nun, on bin civarında nüfusları vardır. Liechtenstein 30 bin nüfusa sahiptir. Lüxemburg, Kıbrıs, Malta, İzlanda gibi devletlerin nüfusu bir milyonun altındadır. Slovenya, Estonya, Letonya, Litvanya, Makedonya, Bosna-Hersek, Kosova, Karadağ gibi devletlerin nüfusları 2-3 milyon arasında değişmektedir. Bu devletlerden bazılarının , belki Kürdistan’ın bir beldesi kadar bile toprak genişliğine sahip olmadığı bilinmektedir. Avrupa Konseyi zaman zaman, Kürtlerin geleceğini belirleyen kararlar alıyor. “Ortadoğu’da sınırların değişmesine karşıyız”, “Ortadoğu’da bağımsız bir Kürt Devletinin kurulmasına karşıyız” şeklinde kararlar. Bu kararların Kürtlere karşı alındığı açık. Örneğin bağımsız Filistin devleti, Avrupa Konseyi tarafından da savunuluyor. Avrupa Konseyi Kürtlerle ilgili bu kararları, “Kürtler, yaşadıkları devletlerin sınırları içinde bazı haklara sahip olabilsinler” demek için alıyor. Bu kararların altında yukarıda adı geçen dört devletin, öbür devletlerin olduğu da açıktır. Burada çok büyük bir adaletsizlik yok mu? Nüfusları onbin civarında olan devletler, Ortadoğu’da toplam nüfusu 40 milyonun üzerinde olan Kürtlerin, geleceğini belirleme hakkını nereden almışlar? Bu süreçte siyasi ahlak var mı? Uluslararası nizam, dünya nizamı neden bu kadar Kürt aleyhtarı bir şekilde kurulmuş? 1920’lerde kurulan bu statüko, neden hiç değişmeden günümüze kadar gelebilmiş? Örneğin, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Birleşmiş Milletler kurulurken, neden Kürtler dinlenmemiş, talepleri karşılanmamış? Ulusların kendi geleceklerini belirleme hakkını en çok konuşan Sovyetler Birliği, gerek 1920’lerede, gerek 1945 den sonra, neden Büyük Britanya gibi, Fransa gibi anti-Kürt politikalar izlemiş, Kürtleri ezen devletlerle yakın ilişki içinde olmuşlardır? Bu konular üzerinde düşünmek gerekir. Büyük Britanya ve Fransa gibi devletlerde, gerek muhafazakarlar, gerek solcular, gerek liberaller, her zaman Kürt karşıtı politikalar izlemiştir.

Avrupa Konseyi’ne “Avrupa’nın vicdanı” denilmektedir. Avrupa’nın Vicdanı’nın, Kürtlere karşı geliştirilen bu muamele konusunda bir fikri olmalıdır. Böylesine adaletsiz bir düzen nasıl onay bulabilmektedir.?

Avrupa Birliği 27 üyelidir. 27 üyeli Avrupa Birliği içinde, sadece, Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere, İspanya, Kürtlerin genel nüfusundan fazla nüfusa sahiptir. Belki Polonya’nın nüfusu Kürtlerin nüfusu kadardır. Geriye kalan 21 devletin nüfusu, ayrı ayrı, Kürtlerin toplam nüfusundan çok çok azdır. Avrupa Birliği’ne üye devletlerin aynı zamanda Avrupa Konseyi’ne üye devletler olduğu bilinmektedir. Lüxemburg, Kıbrıs, Malta, Slovenya, Estonya, Letonya, Litvanya dikkate değer özelliktedir. Avrupa Birliği’nin de, Kürtler hakkında, Avrupa Konseyi’nin aldığı kararlara benzer kararları vardır. Kürtler açından bu durum irdelenmek durumundadır. Bu uluslar arası nizam, bu dünya nizamı neden ve nasıl, Kürtlerin bu kadar aleyhine kurulabilmiş ve neden bu kadar doğal karşılanıyor, neden bu kadar “kutsal” sayılıyor?

İnsan olma, insanlaşma

Kemal Karpat gibi profesörler, “Türkiye’nin en büyük tarihçisi”, “dünyada en büyük Osmanlı tarihçisi”, “Ortadoğu’nun en büyük sosyoloğu” gibi ifadelerle tanıtılıyor. Soru-Cevap’ta, kendisiyle röportaj yapan Devrim Sevimay, Profesör Karpat’ı “derya” olarak nitelemektedir. ( bk. Milliyet, 1 Haziran 2009, s. 14) Neşe Düzel’in Profesör Karpat’la yaptığı röportaj da aynı tarihli Taraf’ ta yayımlanmıştır. Prof. Dr. Baskın Oran, 7 Haziran 2009 tarihi Radikal İki’de, Moskova Metrosu başlıklı yazısında, Profesör Karpat’ın bu iki röportajda dile getirilen bazı düşüncelerini, tutumlarını eleştirmiştir.

İnsan olmak, insanlaşmak, “en büyük” olmaktan çok daha önemli olmalıdır. İnsan olmanın, insanlaşmanın tek ölçütü ise, insanın, kendisi gibi insanlara karşı geliştirdiği muamelede ortaya çıkar. Profesör Kemal Karpat, Türklere her türlü hakkı-hukuku istemektedir. Ama Kürtlere, bunların hiç birini layık görmemektedir. “Kürtler radyo istediler verdik, televizyon istediler verdik, daha fazla taviz verilmemelidir” demektedir. Süreci belirleyici olay radyonun ve televizyonun verilmesi değil, günümüze kadar neden yasak edildiğidir. Profesör Karpat’ın, Kürtlerin ve Kürtçe’nin inkar edilmesine, imha politikalarına da itirazı yoktur. Bunları onaylamaktadır. Sadece, “karşı taraf” dediği Kürtlere “daha fazla taviz verilmemelidir” diyor. Profesör Karpat, sanki babasının mülkünden Kürtlere bir şeyler ihsan etmektedir. Profesör Karpat’ın Kürtleri, “karşı taraf” diye tanımladığı da dikkatten kaçmamaktadır. Radyo dediği, haftada yarım saat, sabaha karşı yapılan yayın, televizyon dediği de, TV-6 (TV-Şeş)tir... TV Şeş’in yayına başlaması elbette önemlidir, ama bunun kadar, program sunucusu Rojin’in istifası ve istifa ederken dile getirdiği gerekçeler de önemlidir. Devletin niyetini bu gerekçeler daha iyi ortaya koymaktadır. Kişi olarak, TV-Şeş’in önemli bir adım olduğunu düşünüyorum. Ama, bu istifa sırasında dile getirilen gerekçeler de dikkatlerden uzak tutulmamalıdır.

Bir devletin, vatandaşlarına, kendi dillerinde yayın izleyebilmeleri için ortam hazırlaması temel görevlerindendir. Bu görevi taviz olarak algılamak doğru değildir. Yasaklara hiç ses çıkaramayan Profesör Kemal Karpat’ın, bunları taviz olarak algılaması dikkate değer bir durumdur.

Bir devletin vatandaşlarının güvenliğini, can güvenliğini sağlaması temel görevlerindendir. Ama Kürdistan’da binlerce “faili meçhul” cinayet vardır. Bu cinayetlerin devletin güvenlik gücü, JİTEM tarafından gerçekleştirildiği de bilinmektedir. (Jandarma İstihbarat Terörle Mücadele) Kürtleri kaçırıp işkenceli sorgularda yok etmek, ölüm kuyularına atmak, asit kuyularında eritmek, cesetleri kalorifer kazan dairelerinde yakmak… Bunların hepsi yaşanmıştır. Profesör Kemal Karpat’ın bunlara karşı bir itirazı yoktur. O, sadece, “Kürtlere daha fazla taviz verilmemelidir” diyor. Hassas olduğu konu budur.

Devletin görevi vatandaşlarının güvenli barınaklarda kalması için elverişli bir ortamı hazırlamaktır. Halbuki, devlet, “terörle mücadele ediyorum” diye Kürtlerin yoksul evlerini, köylerini başlarına yıkmaktadır. Onları mağdur etmektedir. Üç milyonu yakın Kürt yerini yurdunu terke zorlanmıştır. Ailelerin terke zorlandıkları alanlarda, su da var, toprak da var. Fakat oralara dönmeleri yasak. “Ancak korucu olursanız köylerinize dönebilirsiniz” deniyor. Halbuki, aileler, korucu olmamak için oraları terk etmişler. şehirlerin varoşlarında, ilişebildikleri yerlerde, son derece ağır, başkalarına muhtaç bir yaşam sürdürüyorlar. Profesör Kemal Karpat’ın bunlara hiç itirazı yoktur. Köylerin yakılmasına, yıkılmasına, milyonlarca Kürdün yerini yurdunu terke zorlanmasına da itirazı yoktur. Profesör Karpat, sadece, “Kürtlere daha fazla taviz verilmemelidir” diyor.

Profesör Kemal Karpat’ın, kitaplarını yakından biliyorum. 1960’lardan beri biliyorum. Kürt karşıtı tutumlarını da biliyorum. Günümüzde, İmge Yayınları arasında, Timaş Yayınları arasında yayımlanan kitaplarını da biliyorum. Profesör Karpat, “Türkiye Cumhuriyeti’nin dili Türkçe’dir. Bu unutulmamalıdır” demektedir. Devletin resmi dili olur, ama devletin dili olmaz. Günümüzde, unutulmaması gereken esas süreç, hukuk, insan hakları, özgürlükler gibi temel kategorilerde, mihenk taşının Kürt sorunu olduğudur. Kürtler görmezden gelinerek, Kürtlerin demokratik hakları yok sayılarak, çiğnenerek, resmi ideoloji esas alınarak toplumsal bilim yapılamaz. Profesör Kemal Karpat’ın şunu da bilmesi gerekir. Oğuz Türklerinin Orta Asya’dan Ortadoğu’ya, Anadolu’ya gelmeleri 11. yüzyıla rastlamaktadır. Kürtler ise, Ortadoğu’nun temel halklarından biridir. En az 5000 yıldan beri kendi toprakları üzerinde, bugün Kürdistan denen topraklar üzerinde yaşamaktadır.

Hukukçuluğuyla övülen bir yargıç vardı. “Çok büyük hukukçu” olduğu vurgulanıyordu. İnsan haklarından, özgürlüklerden yana bir tutumu olduğu vurgulanıyordu. Düşün özgürlüğünü güçlü bir şekilde savunduğu vurgulanıyordu. Yargıcın yazılarından konuşmalarından bu tutum zaten belli oluyordu. Ama Kürt sorununa ilişkin bir “düşün suçu” davasında, öbür yargıçlar gibi mahkumiyet kararını onaylamıştı. Halbuki, aynı yargıç, Kürt sorununa ilişkin olmayan “düşün suçu” davalarında her zaman bir şerhle karşı oy koyardı.

Hukukçuluğun mihenk taşı da artık Kürt sorunudur. Kürt sorunu karşısında benimsenecek tutumdur.

Dil Uzmanı Bir Profesör

1990’ların sonunda, basına şöyle bir haber yansımıştı. Türk basınında, Bir Japon dil uzmanının, dünyanın sayılı dilbilimcilerinden biri olduğu söylenen bir uzmanın, “Kürtçe ilkel bir dildir, Kürtçe bilim dili olamaz” şeklinde bir demeci yer almıştı. Bunun üzerine köşe yazarları, “Bir Japon dilbilimcinin, dünyanın sayılı dilbilimcilerinden birinin de belirttiği gibiKürtçe bilim dili olamaz, Kürtçe ilkel bir dildir” şeklinde yorumlar yapmışlardı. 1990’ların sonunda bu olayı bu kadar biliyordum. Olayın basına yansıdığı kadarıyla biliyordum.

Haziran 2009 başlarında Malmisanij Türkiye’ye geldi. Malmisanij ile çeşitli konular üzerinde sohbet ederken bu olay da gündeme geldi. Malmisanij olayın basına yansımayan bölümlerini de anlattı. Olay şöyle gelişmiş: Bir Japon dil uzmanı devlet arşivinde çalışmak istemiş. Klasik dillerle üzerinde çalışacakmış. Arşivde çalışmak için yöneticilerden izin istemiş. Yöneticiler de ona, “Kürtçe ilkel bir dildir, bilim dili değildir” şeklinde basına bir açıklama yaparsan sana bu izni veririz. Aksi halde, arşive girmeye izin vermeyeceğimiz gibi, seni sınır dışı ederiz” demişler. Uzman kişi, yani profesör de, bu direktife uyarak istenen açıklamayı yapmış… Olayın dikkate değer yönü şudur. Önce dil uzmanı Japon’un ne kadar büyük olduğu, 7-8 dil bildiği, dünyadaki sayılı dil uzmanlarında biri olduğu anlatılıyor. Sonra da “işte bu büyük uzman, Kürtçe denen dil hakkında bunları söylüyor. Bir uzmanın görüşü şüphesiz daha inandırıcı olur. Çok büyük olduğu vurgulana uzman, aslında bilim ahlakına sahip olmayan bir profesördür. Çürük bir duruşu vardır. Diyelim bu uzman, bu profesör 7-8 dil biliyor. On dil de bilse de bunun bir değeri yoktur. Bu tutum bilimi ilerleten bir tutum değildir. “Kürtçe ilkel bir dildir, bilim dili olamaz” önermesi de yanlıştır. Bu uzmanın, bu profesörün, böyle bir demeç veremeden önce Kürtçe’nin neden yasaklandığını sorgulaması gerekirdi. Kürtçe’nin neden yasaklandığın sorgulanmaması, yasakları onaylayan bir tavır olarak değerlendirilebilir. Yasakçılardan yana, ezenlerden yana bir tutum sergilenerek, bu tutum onaylanarak sosyal bilim geliştirilemez.

Vladımır Bartol’un, Fedailer Kalesi ALAMUT (Çev. Atilla Dirim. Yurt Kitap-Yayın, Mart 1998) kitabını okurken, bir tutum çok dikkatimi çekti. Romanda, sık sık Gürcü, Rum, Ermeni, Yahudi, Arap,Türk gibi sözcükler geçiyordu. Ama Kürt sözcüğü geçmiyordu. Halbuki, olayın önemli bir kısmı Kürdistan topraklarında geçiyordu. Örneğin, Selçuklu ordusu Rey’den Bağdat’a gidiyordu, veya Bağdat’dan Rey’e dönüyordu. Bu sırada ordu şüphesiz Kürdistan topraklarından geçiyordu. Ama romanda Kürt adı geçmiyordu. Belki bir-iki yerde geçmiştir. Halbuki, Rum doktor, Ermeni tüccar, Yahudi dişçi, Gürcü hamamı, Arap ev sahibi, Türk atlılar… gibi ifadeler çok sık geçiyordu. Vladımır Bartol’un da bu romanı yazabilmek için Devlet Arşivi’nde bir süre çalıştığını bir yerde okumuştum. Arşivde çalışan yabancı yazarlar, arşiv yöneticilerinden, hassas konularda brifing alıyor olabilirler.

Kazananlar-Kaybedenler

Birinci Dünya Savaşı sonunda, Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğindeki topraklar üzerinde manda (sömürge) devletler kurulduğu belirtilmişti. Osmanlı’nın kaybetmesi Türklerin kaybetmesi anlamına gelmez. Kanımca, Türkler, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan süreçte kazançlı çıkmıştır. Büyük Britanya’dan, Fransa’dan, İtalya’dan daha çok kazançlı çıkmıştır. Kürtler ise dibe vurmadan daha beter bir durum yaşar olmuşlardır. Dibe vurmak, sıfıra inmek anlamına gelmektedir. Halbuki Kürtler, 1920’lerde yaşanan süreçte, iskeleti parçalanmış, beyni dağıtılmış vaziyette sıfırın çok çok altına düşürülmüşlerdir. Devlet ise, çok haksız bu tutumunu Batı’ya onaylatabilmiştir. Avrupa Konseyi gibi, “Avrupa’nın vicdanı” denen kurumlar da bu durumun çok doğal olduğunun kabul eder olmuşlardır. Batı kurumları, bu konuyu yeniden sorguluma ihtiyacını duymamaktadır. Türkiye’nin esas kazancı budur. Bu bakımdan bu Batı kurumları JİTEM’in her türlü vahşetine karşı, devlet terörüne karşı, kördür, sağıdır, dilsizdir. Kürtlerin her türlü etkinliği “terör” kapsamında değerlendirilmektedir. Türkiye’nin “terör” dediğine Batı kurumları da “terör” demektedir. Bütün bunlara rağmen, Kürtlerin, Batı kurumlarını, Batı basınını, üniversiteleri vs. eleştirmeleri sürekli ve dinamik olmalıdır.

Önceki ve Sonraki Yazılar