1. HABERLER

  2. MAKALELER

  3. Politik, Toplumsal ve Epistemolojik Sünnilik/Erkan BAYSAL
Politik, Toplumsal ve Epistemolojik Sünnilik/Erkan BAYSAL

Politik, Toplumsal ve Epistemolojik Sünnilik/Erkan BAYSAL

A+A-

 

السياسة متعة

İslam’la ilgilenen herkesin belki de “ilk” ve “en çok” karşılaştığı kavramlardan biri “Ehl-i Sünnet”, "sünnet" ve “Sünnilik”tir. Çünkü İslam tarihinde ilimlerin kurumsallaşmaya başladığı günden itibaren bu kavramlar ve muadilleri “merkezi rol” oynamıştır. Elbette tarihi süreç içerisinde kendini "geleneksel Ehl-i Sünnet"ten addetmeyen veya Ehl-i Sünnet tarafından reddedilen bir sürü fırka ortaya çıkmıştır. Ancak onların birçoğu ya günümüze kadar ulaşmamıştır ya da Ehl-i Sünnet gibi akide, usûl ve fıkıh alanlarında kurumsallaşmamıştır. Günümüzde İslâmî fırkalar arasından geleneksel Ehl-i Sünnet'e muhalif olan ve güçlü bir yapıya sahip “Şiilik” ve nahif de olsa “Selefilik”tir. Özellikle Şiilik, geçmişte ve günümüzde birçok alanda kurumsallaşmış, doğru veya yanlış, yerinde olsun veya olmasın varlık, bilgi ve değere ilişkin yaklaşımını felsefi argümanlarla inşa etmeyi başarmıştır. Müslüman ülkeler arasında felsefe geleneğinin gerek teorik gerekse pratik olarak en fazla İran’da yaygın olması bunun bariz bir sonucudur. Her halde Tûsî, (ö. 1274) Mir Damad,(ö. 1631) Mola Sadra, (ö. 1640) Sebzevârî (ö. 1872) ve Tabataî’nin (ö. 1981) gibi filozofların yetiştiği ve neşvu nema bulduğu bir coğrafya ve kültür ilmi olarak küçümsenemez. Ancak buradaki asıl amacımız, mezhepleri “hak” veya “batıl”, “fırka-ı nâciye" (kurtuluşa eren fırka) veya “fırka-ı dalle” (dalalete giden fırka) olarak kategorize etmek değildir. Buna gerek olmadığı halde İslam Dünyası olarak yüz yüze kaldığımız siyasi, ekonomik, askeri ve toplumlar sorunları dikkate alındığında bu kategorinin bize pek fayda sağlamayacağı da ortadadır. Temel amacımız her hangi bir ekol veya mezhebe toptancı yaklaşmanın risklerine az da olsa dikkat çekmektir.

Günümüzde gerek "küçümsemek" gerekse "ıslah etmek" ve "eksikliklerini gidermek" amacıyla Ehl-i Sünnet ile ilgili toptancı bir yaklaşım sergilenerek ilmi bir yanlışın yapıldığı görülmektedir. Özellikle Hasan Hanefi gibi önemli düşünürlerin politika ile epistemoloji arasında sürekli kurdukları ilişkiden bu durum açıkça görülmektedir. Söz konusu ilişkinin tamamen yersiz olduğu söylenemez. Ancak tarihte Ehl-i Sünnet olarak konumlandırılan büyük kitlenin “epistemolojik”, “toplumsal” ve “politik” olarak kategorize edilmesi ve değerlendirmenin olabildiğince bunun üzerinden yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Aksi takdirde bazı ilmi ve tarihi hatalar kaçınılmaz olacaktır. Elbette bu konuda farklı tasnifler ve değerlendirmeler de söz konusudur. Ancak Ehl-i Sünnet ile ilgili okumalarımız böyle bir tasnifin yerinde olduğunu teyit etmektedir.

1) Politik Sünnilik: Tarihsel olarak politik Sünniliğin Muaviye ile başladığını söylemek mümkündür. Ondan öncesi gerek Hz. Peygamber gerek dört halife dönemindeki politik anlayışı “Sünnilik” olarak değerlendirmek “tahmil/anakronizm”den öte bir şey değildir. Elbette her iki dönem arasında “benzerlik” ve “girişkenlikler” vardır. Ancak İslam tarihi boyunca kendini babadan oğula geçen hilafet ve saltanat uygulamaları ile konumlandıran politik bir tarzın, Hz. Peygamber ve dört halife döneminde “şura”, "adalet" ve “liyakat”a dayanan sistemi sahiplenmesi ve ona intisap etmesi dini “meşruiyet” arayışları dışında başka bir şey değildir. Aslında bunu sadece politik sünniler değil, politik şiiler ve selefiler de yapmaktadır. Oysa asıl durum bütün bunlardan çok farklıdır. Her üç politik anlayış da Hz. Peygamber’le başlayan insan, toplum ve devlet anlayışına "darbe yapan", ilk dönem "İslam mirasına konan" ve "meşruiyet arayan" politik kurnazlıklardır. Her halde sahabe arasında meydana gelen politik kavgada Hz. Ali kazanmış olsaydı kurumsal olarak ilk döneme ayrı bir politik anlam yüklenecekti. Çünkü hiç değişmeyen bir kural olarak politik ve askeri kavgalarda kazanan kendi hukukunu da kurar. Kaybeden ise "hain" damgasını yemekten hiçbir zaman azade olmamıştır. Buradaki asıl amacımız sahabe arasında cereyan eden kavgayı tekrar gündeme getirmek ve bu yarayı deşmek değildir. Akademik ve ilmi çalışmalara konu olması dışında bu durumun farklı şekillerde gündeme taşınmasının bize pek fayda sağlayacağını da düşünmemekteyiz. Çünkü ne olursa olsun ilk neslin “siyer” ve "nasları" bize aktarması açısından "epistemolojik bir boyutu" da vardır. Ancak bununla birlikte o dönemden sonra ve o zamanki kavgaların gölgesinde oluşan kavram ve ilkelerin mutlaka irdelenmesi gerekir. Çünkü her ilke ve kavram, ne kadar teorik olursa olsun içinde doğduğu ve tekâmüle erdiği pratikten bağımsız değildir. Buna bir örnek verecek olursak "Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir" (Nisa/59) ayeti doğrudan "politika" ile ilgilidir. Bu ayetin asıl odak noktası "itaat"tan daha çok idarecilere "muhaleffet"tir. Çünkü birinci şıkta "Allah", "Peygamber" ve "ulu'l-emr"/idareciler geçmektedir. Ancak ikinci şıkta ise ulu'l-emr düşmektedir. Bu durumda ayet, açıktan ulu'l-emre muhalefetin meşru zeminini oluşturmaktadır. Her hangi bir muhalefette nihai karar mercii ise anayasa konumunda olan Allah ve Peygamber olacaktır. Ancak bazı alimler bu ayetin ya sadece "itaat" kısmını dikkatte almış ya da "ulu'l-emr"i farklı yorumlamıştır. Sözgelimi bazı alimler, ulu'lemri "müctehidler" olarak yorumlamışlardır. Oysa ayette yer alan "تنازع"/çekişme ifadesinin ilim ehli arasında cereyan eden "ihtilaf"lardan daha çok siyaset ve toplumsal ihtilaf ve çekişmelerde kullanıldığı aşikârdır. Bu sadece bir örnektir. Buna benzer onlarca örnek daha söz konusudur. Bu durumda bize düşen tarihte meydana gelmiş kavga ve savaşları tekrar hafızalarda canlı tutmak değil, bilakis onların gölgesinde tekevvün etmiş ilke ve kavramlarımızı tekrar gözden geçirmektir.

Politik Sünniliğin kavramsal dünyası, halife, sultan, saray, biat, kılıç, hilafet, saltanat, islam diyarı, küfür diyarı, cihat, mühür ve liva gibi hakimiyet ifade eden kavramlar ekseninde oluşmaktadır.

Emevilerle başlayan politik Sünnilik, Osmanlı’nın yıkılması ve hilafetin ortadan kaldırılmasına kadar varlığını bir şekilde sürdürdü. Ancak her hangi bir hareket veya uygulamayı ele alırken "ilim", “adalet” ve "tahkik" vasfından ayrılmamak gerekir. Politik Sünniliğin tarihsel süreçteki yanlış ve hataları belirmemize pek gerek yoktur. Çünkü Müslüman coğrafyasının hali pür melali büyük ölçüde onun eseridir. Ancak onun aşağıda yer alan hususlarda Müslüman coğrafyasına katkısının olduğunu da yadsınamaz;

a) Politik Sünniler, yakın zamana kadar Müslüman coğrafyasını her türlü saldırı ve işgalden korumaya çalıştı ve büyük ölçüde korudular.

b) Saraya dokunmadığı sürece doğru veya yanlış, eksik veya tamam İslam hukukunu uyguladılar. Bu şekilde toplumsal istikrarı sağladılar.

c) Doğrudan saray, halife ve sultana dokunmayan toplumsal dinamiklerin gelişmesine mani olmadılar. İslam tarihinde kurumsallaşan büyük fıkıh, hadis, kelam ve tasavvuf yapıları bu anlayışın bir sonucudur. Hatta saraylarda ilmi tartışmalar icra edilerek buna teşvik edildi.

d) Halife, sultan ve haşiyeleri birçok yanlış şeylere teşebbüs ettikleri halde toplumu veya toplumları buna zorlamadılar.

Elbette dünya siyaset tarihinde olduğu gibi politik Sünni geleneğinin içerisinden de azımsanmayacak kadar zalim ve despot liderler çıkmıştır. Fakat kurumsal olarak politik Sünniliğin İslam tarihinde yukarıda ifade ettiğimiz misyonu yüklediği de inkâr edilemez.

2) Epistemolojik Sünnilik: Bundan kastımız İslam tarihi boyunca İslam’ın varlık, bilgi ve değer anlayışını oluşturmaya çalışan Ehl-i Sünnet ekolüdür. Onun kavramsal dünyası, vahiy, nübüvvet, risalet, mucize, delil, kitap, sünnet, kıyas, icma, emir, nehiy, akıl, nakil, medrese ve cami gibi dini açıdan bilgi kaynağı ve yeri ifade eden kavramlar ekseninde oluşturmaktadır. Tarihsel olarak bu misyonuusul âlimleri, Mürcie, Küllabiye, Eş’ârîlik ve Matürîdilik üstlenmiştir. Elbette fıkıh ve bazı hadis ulemasının da Sünniliğin epistemolojik inşasında katkısı olmuştur. Ancak asıl katkıyı usulcular, Mürcie, Eş’ârîlik ve Matürîdilik yapmıştır. Onun kurucu isimleri el-Fıkhü'l-ekber'in yazarı Ebu Hanife, (ö.767) er- Risâle'nin yazarı Şafiî, (ö.820) Eş’ârî (ö.935) ve Matürîdî’dir (ö.944). İlk iki isim aynı zaman toplumsal Sünniliğin de kurucularındandır. Epistemolojik Sünniliğin, politik Sünnilikle kesişim noktası kelam kitaplarının sonuna konulan “imâmet” bahsinde ortaya çıkmaktadır. Onun dışında epistemolojik Sünnilik çoğu zaman kendine has kavram, mefhum ve tartışmalarla varlığını sürdürmüştür. Çünkü söz konusu gelenekte tartışılan mevcut, madûm, cevher, araz, varlık, mahiyet, cevher-i ferd ve benzeri konuların bir ucu siyasetle ilgili olsa da epistemolojik Sünniliğin bir bütün olarak siyaset eksenli oluştuğunu söylemek haksız bir yargı olduğu açıktır.

3) Toplumsal Sünnilik: Bundan kastımız ise İslam tarihi boyunca topluma, toplumun dinî ve ahlâkî değerlerine öncelik veren Ehl-i Sünnet âlimleridir. Bunun politik ve epistemolojik Sünnilikten tamamen ayrı değerlendirmek elbette doğru değildir. Ancak bu kısımda yer alan Ehl-i Sünnet âlimlerinin politika ve epistemolojiden daha çok topluma yöneldikleri açıkça görülmektedir. Onun kavramsal dünyası ise helal, haram, icma, cemaat, hayır, itaat, şeyh, mürid, tekke, zaviye, biat, rabıta, zikir ve suluk gibi doğrudan topluma yönelik kavram ve uygulamalardır. Kanaatimizce kurumsallaşan dört mezhep ve imamlarının gayretleri de bu alana müteveccihtir. Bilahare tasavvuf kurumsal hale gelince fakihlerle birlikte mutasavvıflar da bu misyonu icra ettiler. Böylelikle Abdülkadir el-Keylani, (ö. 1166) Ahmet Yesevî,(ö. 1166) Behâüddîn en-Nakşebendî,(ö. 1389) İmam Rabbânî (ö. 1624) ve Mevlana Halid eş-Şehrezûrî (ö. 1827) gibi tasavvufun otorite şahsiyetleri de topluma ve toplumsal olana odaklandılar. İslam düşünce ve felsefesini az çok okuyanlar, tarihi süreç içerisinde ilmi ve dini açılardan en fazla "tahrif/bozma" ve "tadlil/saptırma"ın olduğu alanlardan biri felsefi ve ameli tasavvuf olduğunu görecektir. Bununla birlikte İslam tarihi boyunca, özellikle Malezya ve Endonezya gibi İslam ordularının ayak basmadığı topraklarda mutasavvıfların önemli hizmetler icra ettiklerini, insanlar arasındaki ilişkilerin iyileşmesine katkıda bulundukları da gözden kaçırmamak gerekir.

Sonuç olarak asırlar boyu devam eden politik, epistemolojik ve toplumsal Sünnilik kurumsallaşarak günümüze kadar varlığını sürdürdemeyi başardı. Mezkûr üç yapı arasında zaman zaman “tedahül/iç içe geçemek” ve “tefarük/ayrılma” olmuştur. Sözgelimi her biri diğerinin ismini kullanmaktan imtina etmemiştir. Bazı âlimlere “sultanü’l-ülemâ/âlimlerin sultanı” dendiği gibi sultanlara “imâmü’l-ümmet/ümmetin imâmı” denmiştir. Bazı mutasavvıflar, tasavvuf otoritelerine “sultan” lakabını kullanırken fiziki dünya ile yetinmemişlerdir. Onlara “sültânü’l-ebdânive'l-ervâh/beden ve ruhların sultanı” meyanındaki ifadeler kullanmışlardır. İslam Dünyası’na yönelik dış veya iç bir tehdit hasıl olduğunda “halife/sultan”, (politik sünnilik) “mütekellim ve usuli”,(epistemolojik sünnilik) “kadı ve şeyh” (toplumsa sünnilik) birlikte onunla mücadele ederlerdi. Tehlike bertaraf edildikten sonra her biri büyük ölçüde kendi yöntem ve pratikleri ile varlığını sürdürmeye çalışırdı. Buradaki en önemli husus, Ehl-i Sünnet veya Sünniliği değerlendirirken ifade ettiğimiz kuramsal çerçeveyi gözden kaçırmamak gerektiğidir. Aksi takdirde ilim ehlinin meziyetleri sultanlara, sultanların günahları da İzzİbnAbduselam (ö. 1262) gibi siyasetle hiç barışık olmayan, Ebû Hanife, Şafiî ve Ahmet İbnHanbel gibi sarayın hışmına uğrayan isimlere yüklenecektir.

Günümüzde belki de yapmamız gereken en önemli vazife tekrar "epistemoloji" ve "toplumsal" olana öncelik vermemizdir. Çünkü politikada bütün dünyanın şahitliğinde kıyılan her türlü izdivaç doğası gereği “mu’ta”dır. Oradaki itifaklar, anlaşmalar, ilişkiler ve kavgaların tamamı geçicidir. Elbette onun tamamen “kötü” ve “gereksiz” olduğunu ileri sürmek doğru değildir. Çünkü ne olursa olsun الإنسان مدني بالطبع “insan doğası gereği medenidir” ilkesi gereğince siyaset kurumu bir şekilde varlığını idame ettirecektir. Bu nedenle siyasetin kalıcı olmadığını, insanı asıl dönüştürecek olanın bilgi, iman, vicdan, felsefe ve ahlak olduğunu belirtmek istiyoruz. Politika ancak "inşa edici olan epistemoloji" ile "dönüştürücü olan ahlak"la birlikte "koruyucu" ve "yaşatıcı" rollerini üstlenirse kalıcı bir misyonu ifa etmiş olacaktır. Aksi takdirde kavgalar, tartışmalar ve geçici faydalar dışında pek bir işlevi olmayacaktır. Bu da Muhammed Abduh'un (ö. 1905) أعوذ بالله من ساس يسوس فهو سائس/ (Siyaset yaptı, yapıyor ve o siyasetçidir gibi siyasetin tüm versiyonlarından Allah'a sığınırım) ve ÜstadBediüzaman'ın (ö. 1960) أعوذ بالله من الشيطان والسياسة(Şeytan ve siyasetten Allah'a sığınırım" sözünü haklı çıkaracaktır. Her halde İbn Haldun'a ait olduğunu duyduğum "alimden siyasetçi çıkamaz" düşüncesi de bu meyanda değerlendirilmelidir.


يجب أن نتركّز على العلم ونتوجّه الى المجتمع وأمّا السياسة فمتعة

(İlme odaklanmamız ve topluma yönelmemiz gerekir. Politika ise mut'adır)

 

Etiketler : ,
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.