1. YAZARLAR

  2. Azad SERHILDAN

  3. PKK’NİN TEORİK AÇIDAN ÇÖZÜLÜŞÜ
Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

PKK’NİN TEORİK AÇIDAN ÇÖZÜLÜŞÜ

A+A-

Kuzey Kürdistan topraklarında yirminci yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkıp hızlı bir şekilde büyüyen PKK hareketi(Kürdistan İşçi Partisi), adından da anlaşılacağı gibi hem ideolojik, hem de ulusal bir yapılanmaya sahipti. TC’nin sömürgeci boyunduruğunu parçalamayı hedefleyen örgüt, Sovyet Rusya’nın yıkılmasıyla ideolojik yapısından, liderinin yakalanmasıyla da milli kimliğinden uzaklaşarak var oluş gerekçesine ihanet etmiştir.

Soğuk savaş döneminin sona ermesiyle beraber Marksist, Leninist öğretisinden ve Stalinist şekilselliğinden uzaklaşan örgüt, seküler bir dünya görüşüne ve post modern bir çoğulcu kültüre doğru evrim geçirmiştir. İktisadi açıdan birbirine düşmanlık besleyen TC-PKK kamplaşması kapitalist dünya düzeninin komünist doktrinine olan egemenliğini pekiştirmesiyle zihniyet kutuplaşmasından zihniyet bütünlüğüne doğru bir seyir izlemiştir. İdeolojik birliktelik süreç içerisinde çatışma yerine uzlaşmayı, uzaklaşma yerine yakınlaşmayı beraberinde getirmiştir. Sosyo-ekonomik formasyonlarındaki bu paralellik, yaşamın tüm kategorilerinde özdeşliğe yol açarak örgütün saf söylemlerini resmi ideolojinin kalın çitleri arasında boğmuştur. Hareketin legal alandaki temsilcisi konumunda bulunan DTP’nin, TC’ye karşı hiçbir ideolojik söylem ve tavır geliştirememesinin ardında yatan temel sebep de aynı zihni paradigmanın ürünü olmalarından kaynaklanır. Başta Aysel Tuğluk olmak üzere bazı DTP milletvekillerinin Kemalizm’e sahip çıkma adına yaptıkları talihsiz konuşmalar ve Kürdistan’daki İslami yapılanmalara karşı Türk Silahlı Kuvvetleri ile işbirliğine hazır olduklarını ifade etmeleri gösteriyor ki, değerler dizgesinin ayniliği büyülü bir ortam yaratarak ortak bir payda vücuda getirir.

Sunacakları yaşam tarzı noktasında TC ile bire bir örtüşen PKK, savaşımını ideolojik alandan tamamen soyutlayarak toprak aidiyeti keyfiyetine bağlamıştır. Kürdistan merkezli olan bu aidiyet, ne yazık ki, 15 Şubat 1999 yılında örgüt lideri olan Abdullah Öcalan’ın yakalanmasıyla terk edilerek, Misak-ı Milli sınırları çerçevesinde birlikte yaşama projesi şeklinde köklü bir değişime uğramıştır. Daha yakalandığı andan itibaren devletin hizmetinde çalışmaya hazır olduğunu belirten Öcalan, mahkeme tutanaklarıyla bu teslimiyetçiliği ve tasfiyeciliği son haddine ulaştırmıştır.

3 Nisan 1999 tarihli ikinci savcılık ifadesinde, Kürtlerin özgürlüklerini Türkiye devleti içerisinde bulduğunu, federasyon ve otonominin bir çözüm olamayacağını dile getiren Öcalan, daha da ileri giderek, Kürtlerin devlet kuramayacaklarının ilmen de sabit olduğunu, zaten böyle bir şeye gerek de olmadığını söyleyerek sömürge politikalarına yardımcı bir unsur olarak destek vermiştir ve vermeye devam etmektedir. Hâlbuki aynı Öcalan, Barzani ve Talabani’nin otonomiyi savundukları dönemde onları hainlikle suçlamıştı. Kendisi yakalanmadan önce PKK’nin yapmış olduğu son kongre olan 6. kongrede “TC’nin sömürgeci zihniyetini dışarsamayan ‘bölgesel özerklik’, ‘otonomi’ gibi özünde sömürgecilikle uzlaşmayı gerektiren teslimiyetçi anlayışların teşhir edilmesi ve bunlara karşı kararlı bir mücadele verilmesi gerektiği” belirtilirken; kendisi yakalandıktan sonra 20 Ocak 2000 tarihinde yapılan 7. kongrede “Türkiye’nin siyasal bütünlüğünü ve anayasal yurttaşlık temelinde Türk ve Kürt halklarının asli kurucu üye olarak özgür katılımının gerçekleştiği demokratik siyasal bir sistem geliştirme” kararı alınmıştır. Kürtlerin devlet kurmasının gereksiz olduğunu ve ilmen de sabit olmadığını ileri sürmesi ise, sömürgecinin bilinçli olarak sömürülenin zihnini bulanıklaştırmaya ve sisli bir havaya bürümeye olan istekliliğinin dışavurumudur.  Amaç, sömürgenin kafasına, sömürgeciler giderse barbarlığa ve bayağılığa gömülecekleri düşüncesini sokmaktır. Ayrıca; bağımsız devlet, federasyon, otonomi gibi ezilen ve sömürge bir halk için vazgeçilmez demokratik bir talebin yok sayılması tarihi ve ulusal bilince vurulmuş ciddi bir darbedir.

Mondros Mütarekesiyle belirlenen ateşkes sınırları olan Misak-ı Milli sınırları içinde Türk uluslaşmasını yaratmayı amaçlayan Kemalizm ideolojisi, özünde ırkçı bir niteliğe sahip olup, Türkler dışındaki diğer milletleri Türkleştirmeye dönük külli bir sentezdir. Yakalanmadan önce Kemalizm’i, proto-faşizm(ön faşizm) olarak tanımlayan Öcalan, Kemalizm’le sağlıklı bir hesaplaşma yapılmadan ve Kemalizm’den radikal bir kopuş sağlanmadan Türkiye realitesini aydınlatmanın mümkün olamayacağını sürekli olarak dile getirmişti. Fakat yakalandıktan sonra, Kemalist diktatöryanın ve şovenizminin tavizsiz bir savunucusu rolüne bürünerek gerçekler kamufle etmeye çalışmıştır. Halkların inkârı ve katliamı üzerine kurulan Cumhuriyet, özellikle Kürdistan topraklarındaki muhalefeti bastırmak için, Takrir-i Sükûn kanununu çıkararak Büyük Birader yönetimine zemin hazırlamıştır. Rejimin alt yapısının tamamlandığı 1925–1940 arası dönem, yaşlı, kadın, çocuk demeden on binlerce Kürdün katliama maruz kaldığı ve inkâr politikasının programlaştırıldığı lanetli bir dönem olarak tarihe geçmiştir. Tarihi bir gerçeklik olan tüm bu olup bitmeler karşısında Öcalan, vermiş olduğu mahkeme tutanaklarında, Cumhuriyet’in Kürt karşıtı olmadığını, beki bir Türk’ten daha çok Kürt için bir nimet olduğunu dile getirerek, kendi halk gerçekliğini bir çırpıda yok saymıştır.

Mahkemeye vermiş olduğu tutanağın bir yerinde “Atatürk milliyetçiliğinin ırk-köken milliyetçiliği olmadığını, esasında tarihten süzülen bir kültür ulusçuluğunu esas aldığını” ifade etmiştir. Oysa M. Kemal döneminin Adalet Bakanı olan Mahmut Esat Bozkurt, “Türkiye’de efendi konumunda olanın sadece Türkler olduğunu; Türkler dışında kalanların ise ancak Türklere kölelik yapmak gibi bir hakları olduğunu söylemişti. Yine Mustafa Kemal döneminde, onun bilgisi ve talimatıyla kafatası ölçümlerinin yapıldığı tarihi belgelerle ispatlıdır. Bununla beraber onun sözcüsü konumunda olan Yakup Kadri’nin yazdığı “Ankara” adlı romanda M. Kemal’in düşüncelerinin, uygulamalarının İtalyan faşizmine ve Alman Nazizmine fikir babalığı yaptığı kesin bir dille izah edilmiştir. Falih Rıfkı Atay’ın “Atatürk’ün Doğumundan Ölümüne Kadar” adlı eserinde, Adolf Hitler’e atfedilen, “Mustafa Kemal’in ilk talebesi Mussuloni, ikinci talebesi benim” sözleri de Yakup Kadri’nin bakışıyla paralellik arz etmektedir. Devletin şoven merkezli resmi inkâr ve Türk uluslaşması içinde başkalaşıma uğratma zihniyeti, Yahudileri kendi içlerine kabul etmeyen Alman Nazizminden ve Yahudi doğmadıkça Yahudi olunamayacağı anlayışına sahip olan Semitizm düşüncesinden çok daha korkunç olmasına rağmen, Öcalan tarafından aklanması yanılsamanın varmış olduğu son kerteye işarettir.

İmralı savunmasının bir yerinde 19. yüzyılın başında başlayan ve 1940’lara kadar devam eden Kürt başkaldırılarının başarıya ulaşamamasını “ortak devlet ve vatan” anlayışına bağlayan Öcalan, tarihin çok kaba bir çarpıtmasını yapmaktadır. Kürtler devingen bir ulusal bilince sahip olmamasına rağmen hiçbir zaman ne Osmanlı devletini, ne de Türkiye Cumhuriyetini kendi devletleri olarak kabul etmemiştir. Bir kere Türkler, Anadolu’ya 1071 tarihinde yapılan Malazgirt savaşıyla gelen yabancı bir güçtür. Hâlbuki Kürtler yaklaşık olarak dört bin yıldır bu topraklarda yaşamaktadır. Orta Asya’dan Mezopotamya adı verilen bu topraklara gelen Türkler, Kürtlerin varlığına saygı göstererek onlarla bazı stratejik ve siyasi ittifaklar geliştirmişlerdir. Ayrıca Kürt beylerinin ve aşiret reislerinin yerel otoritesine müdahale edilmemiştir. 1514 Çaldıran Savaşıyla da 16 özerk “Kürt Hükümeti”nin varlığı kabul edilmiştir. İdris-i Bitlisi ile Yavuz Sultan Selim arasındaki bu ittifak ilişkisi, Kürtlerin Osmanlıyı kendi devletleri olarak algılamadıklarının işaretidir. Eğer Kürtler Osmanlıyı kendi devletleri olarak kabul etmiş olsaydı, özerklik talebinde bulunmazlardı. 19. yüzyılın başlarına kadar devam eden özerk yapı, Batı ile olan sürekli savaşların finansmanı için asker ve para gereksinimi artan Osmanlı devletinin merkeziyetçi bir yapıya bürünmesiyle ortadan kaldırılmıştır. Bu durum, Kürtleri yer yer isyanlara yöneltmiştir. Özellikle Emir Bedirhan Bey 1828-1829’dan sonra sultana asker vermemekte direnmiş ve komşusu olan Kürt beylerine de İstanbul’a asker vermemeleri için girişimlerde bulunmuştur.  Ayrıca Van’daki Mahmut Han’ı ve Hakkâri’deki Nurullah Bey’i, Kürdistan’ın bağımsızlığı yolunda mücadeleye ikna etmeye çalışmıştır. Diğer önemli Kürt önderlerinden olan Şeyh Ubeydullah Nehri’nin, hem Osmanlı hükümetiyle, hem de İran hükümetiyle birlikte yaşamak istemediklerini ve kendi iç sorunlarını kendilerinin halletmesi gerektiğini ifade etmesi gösteriyor ki, Kürtlerin iç işlerine müdahale edilmesi başkaldırıların ortaya çıkmasında temel itici güç olmuştur.  Öcalan’ın yakalandıktan sonra resmi tezler ışığında çarpıtmaya çalıştığı bu ayaklanmalar, yakalanmasından çok önceki PKK Manifestosuna tamamıyla aykırı bir ifade tarzıdır. PKK’nin 1978’de kaleme aldığı manifestoda bu direnişler, merkezi otoriteye bağlılığa karşı geliştirilen haklı direnme hareketleri olarak değerlendirilmiştir.

Radikal ilerleme ve dönüşümlerle hızlı bir şekilde değişen yeni dünya düzenine ayak uydurma adına ideolojik tavrından soyutlanan PKK, pragmatist bir kişiliğe sahip olan ve global dünya kurgusunun etkisinde kalan liderinin tutsak düşmesiyle de, Kürdistan özleminden uzaklaşarak negatif yönde köklü bir dönüşüme uğramıştır. Bu dönüşüm, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan; fakat bir türlü bunu başaramayan talihsiz Kürt milletinin dramatik tablosunun sık sık tekrarlanan örneklerinden biri olarak zihinlere kazınmıştır.

Önceki ve Sonraki Yazılar