1. YAZARLAR

  2. Zeki SAVAŞ

  3. Paşanın Bin Yılı ve Millet İradesi
Zeki SAVAŞ

Zeki SAVAŞ

Zeki SAVAŞ
Yazarın Tüm Yazıları >

Paşanın Bin Yılı ve Millet İradesi

A+A-

Bin yıl sürecek denen 28 Şubat darbesinin 15 yıl bile sürmemesi, insana çok şeyi hatırlatıyor ama biz, iki konuyu hatırlatmakla yetineceğiz.

Üstad Bediüzzaman'ın, pozitivist ve ateist düşüncenin Cumhuriyet rejimi tarafından topluma dayatılmasına karşılık iman esaslarını yeni bir dille işlemeye başladığı yazılarının meada ait olan kısmı 'Haşir Risalesi' adı altında toplanmıştır. Bediüzzaman, bu risalede Ahiret hayatını isbat için Kur'an'ın bu konuya ilişkin sunduğu delilleri getirmenin yanında akli ve fıtri delillere de başvuruyor ve bir konuya dikkat çekiyor.

İnsan, doğası ve fıtratı itibariyle zulmün karşılıksız kalmaması gerektiğine inanır. Salim olan hiçbir insan, zalimin yaptıklarından ötürü layüsel kalmasını kabul etmez. İnsan aklı, ortak akıl, zalimin hesap vermesi gerektiği yönünde hüküm verir. Ne var ki, beşer tarihi boyunca nice zalimler, irtikab ettikleri zulümlerin hesabını vermeden ölüp gitmişlerdir. Hayat gerçeği dünya ile sınırlı olursa, insan fıtratı ve aklıyla yaşam gerçeği arasında kabul edilemez bir tezat ortaya çıkar. Çünkü zalimin hesap vermeden ölüp gitmesi ve mazlumun hakkının yerde kalması insan aklı ve fıtratıyla çelişiyor ama bu çelişki bir gerçek. Nice zalim yöneticiler ve nice zalim teşekülleri idare edenler muhakeme edilmeden bu hayata veda ediyor.

Bediüzzaman, bu tezada dikkat çekerek 'öyleyse bir mahkeme-i kübra vardır' diyor ve bu çelişkiyi hayatın devam edeceğine dair bir delil olarak sunuyor. Mead gününde kusursuz bir mahkemenin kurulacağını, bütün ayrıntılarıyla zalimlerin yargılanacağını, zalimlerin yaptıklarının yanlarına kalmayacağını hatırlatıyor. Aksi halde, bütün zalimlerin bu dünyada yaptıklarının cezasını çekmesi gerekir. Çünkü insan aklı ve fıtratı, zalimin mutlaka sorgulanmasını ve yargılanmasını hükmediyor.

Bütün zalimlerin hesabı, mahkeme-i kübraya kalmıyor. Bazı zalimler dünya hayatında iken sorgulanıyor ve yargılanıyor. Ancak unutulmaması gereken bir konu var: Dünya hayatındaki yargı, adaletin bütün yönleriyle tahakkuk ettiği anlamına gelmiyor. Bunun imkânı da yok. Bir zalime verilebilecek en ağır ceza, idamdır. İdam ile bir can alınır. Binleri, onbinleri öldürten ve bazen çok daha büyük rakamlarda insanların ölüm emrini veren bir zalimi idam etmekle onca insanın hakkı alınmış sayılmaz. Yüzbin canın karşılığı bir can olamaz. Bin kişiyi öldüren bir zalim, bin kez idam edilemez; bir kez idam edilir. Çünkü dünya hayatı bundan ötesine imkan sunmuyor. Örneğin bin kişinin hayatını alan bir zalim idam edildiğinde belki bir mazlumun hakkı alınmış olacak. Peki geriye kalan 999 mazlumun ve maktulun hakkı ne olacak? Bu gerçek, bize dünyadaki adaletin mutlak anlama gelmediğini, 'adalet yerini buldu' ifadesinin mutlak değil, dünya hayatında olabilecek kadarıyla kısmi bir anlam içerdiğini, adaletin tamamıyla tahakkuku için yine bir mahkeme-i kübraya ihtiyaç olduğunu kuvvetle ihsas ettiriyor ve bu mutlak adalet talebi varlığını koruyor.

Zulüm, can almakla sınırlı değildir. Çoğu kez, zulmün sınırlarını belirlemek, insanın gücünü aşar. Zulmün kısa, orta ve uzun vadede yol açtığı çok boyutlu tahribatı ölçmek ve bunun hakkını almak beşeri mekanizmaların kudretinin fevkindedir.

Örneğin 1980 darbesine zemin hazırlamak için binlerce insanın birbirini öldürmesi teşvik edildi, silah verildi, emir verildi. Darbe için zemin oluştuktan sonra da darbe yapıldı, bazı insanlar idam edildi, binlerce insan işkenceden geçti, cezaevinde yıllarını verdi, aileler dağıldı, çocuklar yetim ve sahipsiz kaldı.

Haksız yere öldürülen bir gencin annesinin bir hayat boyu çektiği acıyı hangi mahkeme ölçebilecek? Kayıp annelerin acılarının hakkını kim ve hangi mahkeme alabilecek? Faillerin idamı, bu acıların karşılığı sayılabilir mi?

Haksız yere öldürülen bir insanın yetim kalan çocuklarının bir hayat boyu çekecekleri sıkıntıları hangi mahkeme ölçebilir ve buna mukabil bir ceza tayin edebilir? Hakeza eşinin çektiği çileleri ve yakınlarının yüreğinde taşıdığı acıları kim nasıl muhasebe edecek ve buna mukabil bir muhakeme kuracak?

Darbe planlarının ve darbe uygulamalarının yol açtığı can kayıpları hesaplanabilir ama darbelerin sebep olduğu mal kayıpları, aile dağılmaları, yetim çocukların çileleri, anne ve babaların bir hayat boyu yüreklerinde taşıdıkları acıları, maktul ve kayıp yakınlarının yaşadıkları psikolojik sorunları ve ifade edilemeyecek kadar zararları kim nasıl hesaplayabilecek ve bunun hesabını birkaç kişiden sorabilecek?

Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya'nın yargılanmasıyla adalet yerini bulur mu? Ölüme merdiven dayamış bu insanlar ölüme mahkum edilse bile, işledikleri zulümlerin hesabını vermiş mi olacaklar? Dosya burada kapanacak mı?

Zilzal suresinde Allah u Teala, 'Kim zerre miktarı şer işlemişse onu görür' buyuruyor. Bir darbenin yol açtığı doğrudan ve dolaylı zulüm ve zararları zerresine kadar hesaplayabilecek ve bu hesabın karşılığını alabilecek bir mahkeme dünya hayatında imkansızdır.

28 Şubat post-modern darbesinin yol açtığı doğrudan ve dolaylı zararları hiçbir mahkeme hesaplayamaz ve bunun hesabını soramaz.

Dünyadaki sorgulamalar ve yargılamalar, dünya hayatı ölçeğindedir, dünya hayatı imkânları çerçevesindedir ve yapılması gerekir. Darbecilerin burada yargılanması gerekir ama bu, tüm hakların geri alındığı, mazlumların hakkının ödendiği anlamına gelmiyor. Asıl hesap, Hesap Günü'ne kalacak. Asıl adalet, orada yerini bulacaktır.

1980 ihtilalinin ve 28 Şubat darbesinin hesabının sorulması, adalet duygusu açısından çok önemlidir. Zalimlerin yargılanması, dünya hayatı ölçeğinde nisbi olarak adaletin tahakkukuna işaret eder ve mağdurları bir parça rahatlatır. Diğer zalimler için de caydırıcı olur. Zalimlerin yargılanması, insanlara haksızlığın karşılıksız kalmayacağını hatırlattığı gibi, mahkeme-i kübrayı da hatırlamalarına vesile olabilir.

Eski Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu'nun, '28 Şubat bin yıl sürecek' sözünün üzerinden 15 yıl geçmeden bu darbenin ve faillerinin yargılanması, umulur ki zalimlere ders olur ve diğerlerine de ibret. Umarım bin yılın 15 yıl sürmemesinin gerçek nedenlerini paşalar anlar. Bin yıl sürecek dedikleri darbenin millet iradesi karşısında on yıl dayanabilmesi, kendilerini milletin fevkinde gören paşalar için tarihi bir ikaz hükmüne geçer.

Son iki darbenin faillerinin yargılanması, millet iradesinin iktidara yansıması bakımından da çok önemlidir. Çünkü darbeler, millet iradesinin siyasi iktidara yansımasını engelleyen militarist girişimlerdir. Darbeler ve darbe tehdidi olduğu sürece, millet iradesi siyasi yönetime olduğu gibi yansımaz. Dolayısıyla darbe tehdidinin tümden yok edilmesi, milletin iradesi bakımından büyük önem arz etmektedir.

Bunları söylerken millet iradesinin her zaman hakikate tekabül ettiğini iddia edemeyiz. Hakikat ayrı bir konu, Allah'ın verdiği irade hakkını kullanabilmek ayrı bir mevzudur. Kendi iradesini iktidara yansıtmak, her milletin tartışmasız hakkıdır. Bir millet kendi iradesini doğru yönde, hakikat cihetinde kullanırsa, semeresini alır, aksi yönde kullanırsa cezasını çeker. Bu da, hayatın imtihan sahası olmasıyla ilgilidir. Bu imtihan gereği, milletin iradesine ipotek konulamaz. 'Millet doğru teşhis koyamaz' gibi bir delille milletin iradesine engel oluşturulamaz.

Darbelerin yargılanması, din ve düşüncelerin gerçek anlamda kendilerini ifade etmesine ve milletin özgürce tercihte bulunup iradesini yönetime yansıtmasına, hakikate yönelmesine zemin hazırlayacağı için önemli ve müsbet bir gelişme sayılmalıdır.

fitrat.com

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.