1. HABERLER

  2. MAKALELER

  3. Paris ve Beyrut saldırılarına yaklaşım farkı
Paris ve Beyrut saldırılarına yaklaşım farkı

Paris ve Beyrut saldırılarına yaklaşım farkı

Lübnanlı gazeteci Habib Battah, Al Jazeera için kaleme aldığı yazısında, Paris'teki saldırıların kurbanları için yas tutarken Lübnan'daki bombalı intihar saldırılarında ölenleri niçin kategorize ettiğimizi sorguluyor.

A+A-

Habib Battah

Lübnan toplumu, Avustralya'nın en eski ve en büyük göçmen gruplarından biri olduğundan, yerel bir haber sitesinde çıkan haberde olduğu gibi, Lübnan bayrağını Sidney'in simgelerinden sayılan Opera Binası'nın üzerine yansıtılmış olarak görmek büyük bir sürpriz olmazdı.

Ancak geçtiğimiz hafta Beyrut'ta gerçekleşen bombalı saldırıların ardından Lübnan halkına dayanışma mesajı veren bu görüntünün dijital olarak değiştirilmiş, sahte bir resim olduğu ortaya çıktı, ki bu da bu tür saldırıların kurbanlarına tüm dünyanın üzüldüğü efsanesinin altındaki çifte standardın altını çiziyordu.

Lübnanlı blog yazarları ve Twitter kullanıcıları, Cuma günü Paris'te düzenlenen saldırıların kurbanları için dünyanın dört bir yanında anıt ve binaların Fransız bayrağı renklerinde ışıklarla donatıldığına, oysa bir gün önce Beyrut'ta yaşanan intihar saldırılarının kurbanlarına benzer bir saygı gösterisinde bulunulmadığına dikkat çekti.

Bu tuhaf durum, Avustralya basınından bazılarının da dikkatinden kaçmadı. Ülkedeki Lübnan asıllı Avustralyalıların sayısının Fransız asıllı Avustralyalıların üç katı olduğu, ancak Başbakan Malcolm Turnbull'un Twitter mesajında "Avustralyalıların yürekleri, duaları ve dayanışmaları ile Fransız halkının yanında olduğunu" söylediği halde Lübnan'dan hiç bahsetmediğinin altı çizildi.

New Matilda isimli haber sitesinden Chris Graham, konuyla ilgili yazısında şöyle diyordu: "İnsan eğer kendimizi birileriyle özdeşleştirecek olsak, bu Lübnan asıllı Avustralyalılar olurdu diye düşünüyor. Sonuçta bu ulusun en sevdiği isimler arasında bir sürü Lübnan asıllı vatandaş var. Birçoğunun kamusal hayata muazzam katkıları olmuş."

Öte yandan, Washington cephesinde ABD Başkanı Barack Obama Paris'teki bombalı saldırıları "tüm insanlığa yönelik bir saldırı" olarak nitelendirirken, Lübnanlı ünlü akademisyen Saree Makdisi'nin Twitter'da yazdığı gibi, Beyrut'taki saldırılar "bahse değer bulunmamıştı."

Katliamları sulandıran manşetler

Ancak Beyrut'taki saldırıların uluslararası arenada göz ardı edilmesinden daha rahatsız edici olan, Batı kaynaklı birçok haberde, Lübnanlı kurbanlara üzülmek yerine onları kategorize eden bir dil kullanılmasıydı.

Fransa'daki saldırılarla ilgili ilk manşetler, duyguları paylaşır bir havada veya objektif bir açıklama niteliğindeydi. New York Times, "Paris'teki Saldırılarda 100'ün Üzerinde Ölü Var, Sınır Kontrolleri Sıkılaştırıldı" başlığını kullanırken, Reuters haberini "Militanların Katliam Yaptığı Paris'te Şüphe ve Panik" manşetiyle duyurdu.

Oysa Beyrut örneğinde, sokakta yaşanan şiddet ve acının tasviri tek başına yeterli olmadı. Manşetlerde kullanılan ifadeler, kurbanları yaşadıkları yere ve siyasi kimliklerine dair varsayımlara göre yaftalayarak katliamları sulandırıyordu.

New York Times'ın manşeti "Ölümcül Patlamalar Beyrut'un Güneyinde Hizbullah'ın Kalesini Vurdu" şeklindeydi. Reuters ise "İki İntihar Bombacısı Lübnan'da Hizbullah'ın Kalesini Vurdu" manşetini kullandı.

Paris ile ilgili haberlerin ilk paragraflarında Reuters ve New York Times kurbanların insanın kanını donduran ifadeleriyle süslü korku dolu sahnelere ve polisin teröristleri yakalamaya yönelik çabalarına yer veriyordu.

Haberlerin ilerleyen bölümlerinde Fransa'nın Suriye'ye yönelik askeri müdahalesine şöyle bir değinilip geçiliyor. Beyrut ile ilgili haberlerde ise, bunun aksine, askeri ve jeopolitik detaylar haberin tam merkezinde yer alıyor. Neredeyse her paragrafta Hizbullah'ın Suriye'de konuşlanması ele alınıyor. Kurbanların ifadelerine hemen hemen hiç yer verilmiyor ve "terör" kelimesi nadiren kullanılıyor.

Paris haberlerinde saldırıların gerçekleştiği konser salonu ve stadyum ayrıntılı bir şekilde tasvir edilirken, Beyrut'ta patlamaların tahrip ettiği alışveriş merkezinden, camiden ve okuldan neredeyse hiç bahsedilmiyordu.

Haberde, yaşanan bir trajedi askeri çatışma kapsamında mantığa büründüğünde, tek boyutlu klişeler çoğaltılarak ve dolayısıyla uzak coğrafyalarda acılar yaşayan insanlar "ötekileştirilerek" hem kurbanlar kişiliksizleştirilmiş, hem de saldırganların amacına hizmet edilmiş oluyor. Bu tür söylemler, sağcı, yabancı düşmanı ya da İslamofobik siyasi görüşleri beslemekle kalmayıp, ana akım yayınların okuyucu ve editörlerinin algısını da saptırıyor.

Örneğin, Beyrut'taki saldırıların üzerinden henüz 24 saat geçmeden Huffington Post'ta yayınlanan bir analizi ele alalım. Washington merkezli düşünce kuruluşu Atlantic Council'in bir üyesi tarafından kaleme alınan analizde, düpedüz bu trajedinin beklenen bir şey olduğu öne sürülerek "Lübnan'ın başkenti Beyrut'un Hizbullah denetimindeki Dahiye bölgesinde yaşayanların tekrar bombalı bir saldırıya maruz kalmaları an meselesiydi" deniyor.

Paris'teki bombalı saldırılardan bir gün sonra, Avrupalıların katledilmesinin sadece bir "an meselesi" olduğunu iddia eden bir makale yayınlandığı düşünülebilir mi?

Huffington Post'ta yayınlanan yazı, intihar bombacılarının acımasızlığına odaklanmak yerine esasen kurbanları sorguluyor. Ağırlık verilen konu, terör hücreleri veya bunlara finans desteği sağlayanlar değil, "Şii toplumunun içinde bulunduğu çıkmaz", "liderleri tarafından daima esir tutulacak, sıkışıp kalmış, rehin alınmış bir halk"tı. Yazarın değişim yönündeki tek umudunu ise şu cümle anlatıyordu: " Lübnanlı Şii Müslümanlar, belki de Hizbullah'ın Suriye'deki misyonunu sorgulamaya birkaç bombalı intihar saldırısı ve masumun canı kadar uzakta."

Huffington Post'un Paris'teki saldırıları Parislilerin içinde bulunduğu bir "çıkmaza" bağlayan benzer bir yazı yayınladığını bir düşünün. Masum insanların liderleri onları yüzüstü bıraktığı için öldürüldüğünü ya da Fransa halkının emperyalist askeri politikalarla rehin alındığını öne süren bir makale mesela? Böyle bir yazı manşetten mi verilirdi, yoksa Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) propagandası diye editörler tarafından geri mi çevrilirdi?

Ya birileri çıkıp Paris'in "Fransız hükümetinin Ortadoğu politikalarını sorgulamaya birkaç bombalı intihar saldırısı ve masumun canı kadar uzakta" olduğunu yazsaydı? Huffington Post editörleri, yaşanan trajedinin üzerinden henüz 24 saat geçmişken böyle bir yazıya onay verir miydi?

Öyle bir durumda okuyucuların ve hatta belki siyasetçilerin nasıl da anında Huffington Post'a saldırıp siteyi bombacıların sözcüsü olmakla suçlayacaklarını gözünüzün önüne getirebiliyor musunuz? Benzer şekilde, 12 Eylül 2001'de, yani Dünya Ticaret Merkezi kulelerini çökerten saldırılardan bir gün sonra bir haber sitesi, Manhattan halkının 'yanıltılıp yanıltılmadığını" sorgular nitelikte bir makale yayınlasaydı tepkiler ne olurdu, düşünün.

Beyrut örneğinde ise, saldırıların coğrafi ya da siyasi açıdan mantığa bürünerek açıklanmasından daha da sorunlu olan şey, yaşananların sebebinin mezhep bağlamında, yani "Şii toplumunun bir sorunu" olarak ele alınması. Bir kilise, sinagog ya da belli bir "etnik" mahalleyi hedef alan bir saldırı da benzer biçimde Hıristiyanların, Yahudilerin sorunu veya etnik bir problem olarak izah edilseydi yaşanacak haklı öfke patlamasını hayal edebiliyor musunuz?

Önümüzdeki günler ve aylar boyunca Paris saldırılarının kurbanları daha ayrıntılı bir şekilde haberlere konu olmaya, saygılı ifadelerle anılmaya devam ederken, Beyrut, Bağdat, Humus ve diğer yerlerdeki kurbanlar daha da unutulacak.

Fakat teknoloji, toplumun kıyısındakilerin giderek daha fazla sesi oluyor ve haber kuruluşlarının da sosyal medya ve alternatif platformlarda gündeme oturarak görmezden gelmesi zorlaşan şikayetlere cevap konusunda üzerlerindeki baskı artıyor.

Örneğin New York Times, Beyrut saldırıları ile ilgili haberinde " Ölümcül Patlamalar Beyrut'un Güneyinde Hizbullah'ın Kalesini Vurdu" şeklindeki başlığını, gelen öfkeli Twitter mesajları ve paylaşımlar nedeniyle önce "Ölümcül Patlamalar Hizbullah Bölgesini Vurdu", sonra da "Ölümcül Patlamalar Kalabalık Mahalleyi Vurdu" olarak değiştirdi.

'Manşetlerde değil zihniyette değişim'

Haberi kaleme alan New York Times Beyrut büro şefi Anne Barnard, sorulara Twitter üzerinden verdiği yanıtta manşet değişikliğinin okurların değil kendi talebi üzerine yapıldığını söyledi. Ancak özel bir mesajda, kendisini değişiklik yapmaya sevk eden şeyin "öfkeli bir tweet" olduğunu da kabul etti. Barnard, "Ben zaten her durumda o manşetin değiştirilmesini talep ederdim. Fakat sosyal medya beni uyararak süreci hızlandırmış oldu."

Beyrut'un güneyindeki patlamalarla ilgili olarak 2013 ve 2014 yıllarında yayınlanmış diğer New York Times haberlerinin başlıklarında da "Hizbullah'ın kalesi" ibaresi geçiyor. Peki bu son manşet değiştirme vakası, gelecekteki haberler için örnek teşkil edecek mi? "Hizbullah'ın kalesi" terimini kullanmaya devam eden Reuters, CNN, MSNBC, Fox News ve İngilizce yayın yapan diğer yüzlerce gazete ve web sitesi üzerinde etkili olacak mı?

Durumun yarattığı neticeler, Lübnan'ın da, manşetlerin de ötesinde bir şey. Söz konusu olan, bütün bir haber merkezi ve de gazeteci ve editörlerin dünya görüşleri. Yorumcu Rula Jebreal'ın da dediği gibi, "New York Times'ın manşet değil, zihniyet değiştirmesi gerek".

Gazeteciliğin ötesinde, bölgede pek çokları, Sidney Opera Binası'na ya da dünyanın başlıca diğer abidelerine Suriye'nin, Yemen'in, Filistin'in, Irak'ın veya Fransa'dan çok daha fazla defalar yara almış sayısız ülkenin bayrakları ne zaman yansıtılacak, merak ediyor. Belki de o zamana kadar o şehirlerin kurbanlara yönelik daha kapsayıcı bir dayanışmanın nasıl olması gerektiğini gösteren Photoshop'lu görüntülerle kandırılması lazımdır.

Habib Battah, Lübnanlı araştırmacı-gazeteci, Beirut Report haber blogunun kurucusu ve baş editörü.

Kaynak: Al Jazeera

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.