1. YAZARLAR

  2. Azad SERHILDAN

  3. ÖZGÜRLÜK MÜ DEDİNİZ(!)
Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

ÖZGÜRLÜK MÜ DEDİNİZ(!)

A+A-

Hemen hemen her dilde karşımıza çıkan özgürlük kavramı, yaşantı sonucu elde edildiğinden dolayı zihinlerde farklı çağrışımların uyanmasına yol açmıştır. Soyut ve göreceli bir kavram olan bu devinimin somutlaştırılması ve ortak bir paydaya indirgenmesi ise, kaotik bir ortamın oluşumuna zemin hazırlayıp, iletişimin boyutlarında kapanması mümkün olmayan gedikler açarak sağırlar diyaloğunun her tarafa yayıldığı bir toplumun inşası yolunda güçlü bir adımın atılmasına neden olmuştur.

Genel olarak herhangi bir kısıtlamaya ve zorlamaya bağlı olmadan hareket etme ve her türlü iç ve dış etkiden bağımsız olarak karar verme devinimi olarak tanımlana gelen özgürlük düşüncesinin biraz irdelenirse ütopik bir kavram olmaktan öte bir şey ifade etmediği görülecektir. Bir dayatmaya maruz kalmayan, hevesinin telkinlerine riayet etmeyen ve çeşitli putların ya da yüce mutlak güç olan Allah’ın emirlerini yerine getirmeyen bir tek insanın bile yeryüzünde bulunmaması bunun kanıtıdır. Bazen bunlardan sadece birinin emirleri direktifinde hareket eden insanoğlu, bazen de birkaçının istemlerini yerine getirmeye mahkûm olur. Bu durum, insanın fıtratı gereği köleliği meyilli bir varlık olduğunu gösterir. Heves kategorisine giren; fizyolojik ihtiyaçlar(yemek, içmek, cinsellik), sevgi ihtiyacı, ait olma ihtiyacı gibi gereksinimler kişinin kendinden bir parça olan arzularının esiri olduğunun göstergesidir. Bununla beraber devlet, aile, okul, medya, arkadaş çevresi gibi kurum ve şahısların telkinleri de bireyin şekillenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Ya insanoğlunun insanüstü bir güç olarak algıladığı, inandığı, arzuladığı Allah’a karşı aldığı pozisyona ne demeli? Kendisine şartsız bir şekilde itaat edilmesini isteyen bu küllî irade kendi dudağından çıkan her sözü derhal uygulayan, eli-kolu bağlı uysal bireyler yaratarak adeta insanın köleliğini perçinlemektedir.

Daha doğduğu andan itibaren köleliğin nefesini soluğunda hisseden insanoğlu, “Her şey zıddıyla daha iyi anlaşılır” zihniyetinden hareket ederek, yapay bir kavram olan özgürlük devinimini ilkin işgal altında bulunan zihninde tesis edip, daha sonra pratik hayatına yansıtmaya çalışmıştır. Böyle bir çaba zihin farklılığından dolayı süreç içerisinde çok anlamlı bir hüviyete bürünüp çok anlamsız bir son ile neticelenmiştir. Bir türlü kökenine ve gelişim sürecine inilmemesi ve üstünkörü bir tarzda analiz edilmesi sonucu adeta “Bir deli kuyuya bir taş atmış; kırk akıllı çıkaramamış” misaline dönüşmüştür. Kim bilir, belki de pratik hayata yansıması olmadığından dolayı hiçbir zaman popülaritesini yitirmemiş ve ilk çıktığı anda olduğu gibi canlılığını bugün de korumaktadır. Bu tür bakış tarzlarıyla hareket edildiği sürece de etki seviyesini düşürmeden gelecekte de devam ettirecektir.

Sürekli olarak içimizi yakan özgürlük tasarımının hiçbir zaman gerçekleşmeyeceği ıstırabına nasıl tahammül edeceğiz? Uçsuz bucaksız bu kâinatta özgürlüğün titreşimini hissedebileceğimiz bir an, bir mekân acaba olacak mı? Katı bir nedensellik yasasının geçerli olduğu bu dünya içinde insan özgürlüğün tadını soluyacak bir olanağa ne yazık ki hiçbir zaman sahip olamayacak. Zaman-mekân çerçevesinin dışına çıktığı anda, yani bu dünyadan sıyrıldığında belki o havayı teneffüs etme imkânına sahip olacaktır. Kölelik ile özgürlük arasında Araf’ın işlevini görecek olan bu olgu ölüm trajedisidir. İyi de ölümden sonra özgür oluşun garantisi verilebilir mi? Acaba cennette özgürlük diye bir şey olacak mı? Şunu unutmamak gerekir ki, istem halinde bulunduğumuz sürece, yani bir şeyleri sürekli olarak arzuladığımız vakit,  ‘ister dünyada olalım, ister ahirette olalım’ köleliğe müptela olmuşuz demektir. Kuran’ı Kerim’de ve diğer kutsal kitaplarda cennet tasvirlerine ve teşbih sanatına baktığımızda, verilecek olan nimetlerin maddî bir yapıya sahip olduğu görülecektir. Maddenin hâkim olduğu mekânlar ise, maddi özelliklerle donatılmış bireylere ihtiyaç duyar. Sahip olunan niteliklerin mekânın ve zamanın değişmesiyle değişime uğramaması, insanın gerekirci bir paradigmanın kuşatıcılığı karşısında “serbesti” kelimesini kullanmasının yersizliğini gösterir.

Kölelik ise tarihin durmaz akışında değişik biçimlere bürünerek günümüze kadar var ola  gelmiştir. İnsanoğlu zayıf, sınırlı, eksik bir varlık olduğundan dolayı sürekli olarak kendinden daha güçlü, daha yetkin ve daha mükemmel bir varlık arayışına girmiş ve bu arayışı sonucunda yüce olarak kabul ettiği bir varlığın veya nesnenin tasalluatı altına girmiştir. Dinlerin ve ideolojilerin çeşitliliği durumu ise, inanılan süjenin veya objenin de çeşitli olmasına yol açmıştır. Bu çeşitliliğe karşın ortak kanı, inanılan varlığa karşı şartsız bir itaatin gerekliliğidir. Bununla beraber tutkularının sesine kulak verenler bambaşka bir köleliğin koyu zincirlerini boyunlarına geçirmişlerdir. “kendinin kölesi olma” şeklinde özetlenebilecek olan bu kölelik biçimi, insanın bir parçasının bütününe egemen olması anlamına gelir. Nefsin bir insanı şekillendiren diğer önemli unsurlar olan; akıl, irade ve duygu üzerinde kurmuş olduğu sulta, süreç içerisinde kendi içinde bölmelere ayrılarak yeni tapılacak mabutlar üretmiştir. Bu mabut, sermaye olabileceği gibi, kadın, iktidar, futbol, ideoloji gibi kişinin kendi özüyle alakalı olmayıp, tamamıyla dış çevre ile ilgili olan yapay unsurlar da olabilir.

Köleliğin yularını daimi bir şekilde boynunda hisseden insanoğlu için boyunduruk altında kurtulmanın tüm yoları kapanmıştır. Kölelikten başka çaresi kalmadığından dolayı ki ilahi kadere rıza göstermelidir. Burada şöyle bir soru akla gelmektedir. Mademki kölelikten azat olamayacağız; o halde kime karşı ve nasıl bir şekilde emre amade bir birey olarak yaşamımızı devam ettirelim? Bitmez tükenmez isteklerimize mi, devasa boyuttaki terörizm hareketlerine girişen devlet aygıtına mı, iştah kabartan ve yürek hoplatan kadınlara mı, kişiyi kendisi olmaktan alıkoyan ideolojilere mi, kapitalist sistemin en çok kâr ettiği alan olan ve kitleleri peşinden sürükleyen günümüzün moda akımı olan futbol putuna mı, yoksa varoluşumuza sebebiyet veren, bizi bizden daha iyi tanıyan ve bu tanışıklıktan dolayı kendi özümüzü kavramamıza yardımcı olan her şeyin maliki olan yüce yaratıcı Allah’a mı kölelik yapalım? Peki, köleliğini kabul ettiğimiz özneye veya nesneye nasıl bir paradigmayla yaklaşıp, itaat etmeliyiz? Aklımızı, duygularımızı, istemlerimizi, hayallerimizi hiçbir ön şart koşmaksızın emirlerine amade kılınacak bir tarzla mı, yoksa verdiği emirleri mantık süzgecinden geçirip, duygu taşkınlığına izin vermeden analiz edecek yetkin bir bakış tarzıyla mı? Bu sorulara verilecek cevaplar kişinin uzun yol haritasında hangi menzilde konakladığının ipuçları olacaktır.

Netice itibariyle özgürlük kendiliğinden var olan bir şey değildir. O, insanoğlunun kendine varma ve kendinden uzaklaşma süreci içinde icat olunan kategorilerden biridir. Hiçbir zaman gerçek olmamış ve hiçbir zaman da gerçek olmayacak bu devinim, bir düş olarak zihinlerde canlılığını koruyacaktır. İhtimal dışı bir kavram olduğundan dolayı ona nispeten yapılacak her eylem kölelik olacaktır. Özgürlüğü ararken köle olmanın yaratmış olduğu bu dramatik tablo, seyircilerin trajikomik bakışları arasında gerçeğin önündeki perdeyi kaldırarak tedirgin ve hüzünlü bir ortamın yaratılmasına neden olur. Bu noktadan itibaren birey özgürlük için değil de en ideal kölelik için meşaleler yakar ve sonsuzluğun ötesine tuhaf bir gülümseyiş fırlatır.

Önceki ve Sonraki Yazılar