1. YAZARLAR

  2. Zülfikar Furkan

  3. ÖZGÜRLÜĞÜN ESARETE DÖNÜŞÜ
Zülfikar Furkan

Zülfikar Furkan

Yazarın Tüm Yazıları >

ÖZGÜRLÜĞÜN ESARETE DÖNÜŞÜ

A+A-


Gündemin çok hızlı bir şekilde değiştiği bu günlerde insanların birbirine olan güven ve samimiyeti de günden güne azalmaktadır. Doğal afetler, virüsler, düşük yoğunluklu çatışmalar, insani ve ekonomik krizler gibi olaylar peş peşe sıralanmış durumda. İnsan ölümlerinin sıradanlaştığı, krizlerin derinleştiği bu kaotik ortamda hiç kimse kendisini güvende hissetmiyor.

Herkes kendisini güvendiği hissedeceği kişi, kurum veya araçların hakimiyeti altına girmek için çaba sarfetmektedir. Bu durum çoğu insanın zamanla farklı yollara yönelmesine yol açabilir. Çoğunluk, korku, umut, kaygı vb. saiklerle kendileri gibi aciz durumda olanları kurtarıcı olarak görüp onların boyunduruğu altına girmekte herhangi bir beis görmezler. Efendi-köle şeklinde her iki tarafın da razı olduğu ilginç bir ilişki olarak sürüp gider.

Hürriyetine sahip olmayan, başkalarının hükmü altında bulunan ve para ile alınıp satılan kişiler köle olarak adlandırılmıştır. Köle kelimesi yerine Türkçede bazen kul, bende, halayık, esir ve kadın köle için de cariye veya odalık tabirlerinin kullanıldığı görülmektedir[1].

Ve biz istiyoruz ki, yeryüzünde ezilip horlananlara bağışta bulunalım, onları önderler yapalım, onları mirasçılar haline getirelim. Ve yeryüzünde onlara imkân ve kudret verelim. Firavun'a, Hâman'a ve onların ordularına da korkmakta oldukları şeyleri gösterelim.” (Kasas suresi 5-6)

Ezilip horlananların kendilerinden daha güçlü ve kudretli gördüklerine karşı sergiledikleri bağlanma, itaat etme, boyun eğme gibi davranışlar tarih boyunca sürekli uygulanagelen bir alışkanlık haline gelmiştir. Toplumda ezilen (çoğunluk) sınıfın ezen (azınlık) güruha karşı duyduğu aşağılık hayranlık tutumunu Kur'an şöyle tasvir ediyor.

“Şu da bir gerçek ki, Karun, Musa kavmindendi. Onlara karşı şımarıklık/azgınlık yaptı. Ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını taşımak, dayanışma içinde kuvvetli bir ekibi bile zorluyordu. Kavmi ona şöyle demişti: ‘Şımarma, çünkü Allah, şımaranları sevmez! Allah'ın sana verdikleri içinde âhiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma. Allah'ın sana güzel davrandığı gibi sen de güzel davran/Allah'ın sana lütufta bulunduğu gibi sen de lütufta bulun. Yeryüzünde fesat isteyip durma, çünkü Allah, fesat peşinde koşanları sevmez."

“O dedi: ‘Bu servet bana, bendeki bir ilim sayesinde verildi.’ Peki, o bilmedi mi ki Allah, önceki nesiller içinden ondan kuvvetçe daha zorlu, sayıca daha çok olanları bile helâk etmiştir. Günahlarının ne olduğu, günahkârlardan sorulmaz.”

“Karun, süsü püsü içinde toplumunun karşısına çıktı. İğreti hayatı amaçlayanlar şöyle dediler: ‘Ah, Karun'a verilenin bir benzeri bize de verilseydi! Gerçekten o, çok nasipli bir adam!’ Kendilerine ilim verilmiş olanlar şöyle demişti: ‘Yazıklar olsun size! İman edip barışa/hayra yönelik iş yapan kişi için Allah'ın vereceği karşılık daha üstündür. Ama buna, sadece sabredenler fark edebilirler."

"Akşam onun mevkiine/konumuna imrenenler sabah şöyle diyorlardı: ‘Vay be! Allah, kullarından dilediğine rızkı açıp yayıyor, dilediğine de ölçüyle veriyor/kısıyor. Allah bize lütufta bulunmasaydı, vallahi bizi de batırmıştı. Demek ki, gerçeği örten nankörler asla iflah olmuyor." (Kasas, 76-82)

Toplumda reaya sınıfı. işte bu şekilde bir zihin yapısıyla/psikolojisiyle kendisinden güçlü gördüğü iktidar ve servet sahiplerine karşı kayıtsız şartsız bir itaat içerisine girmektedir. Kendilerine efendileri tarafından verilen küçük imkanlarla hayatları boyunca müreffeh bir yaşam kuracaklarının hayali ile yaşarlar. Ne kadar itaat, o kadar imkân ve itibar. Kendilerine lutfedilen küçük çıkarlar, mevki ve makamlarla mutluymuş gibi bir hava yaratılarak ömürlerini heba ederler. Güç, servet ve iktidar sahiplerinin hesapları ise bambaşkadır. Servetlerine servet katmak, hakimiyetlerini sürekli hale getirmek için kendilerine bağlı bir reaya sınıfına ihtiyaç duydukları için, sahip oldukları devasa güç ve servetlerinin çok az bir kısmını bunlarla paylaşırlar. Sürekli ilerlemek, büyümek, ihtişamlarına ihtişam katmak için de yapmayacakları hesap, harcamayacakları kişi bırakmazlar. Küçük küçük imkanlarla kendilerine kul köle kıldıkları kalabalıkları istedikleri gibi kullanıp harcarlar. Köle olan ezilen sınıf ise köleliliğinin farkında olmadan o da kendisini bu egemen sınıf tarafından itibarlaştırılanlardan görmeye başlar. Yakın kılınanlar içerisinde, kendilerinin en büyük danışman, akıl hocası, işgören, yardımcı vb olarak görürler. Kendileri olmazsa, toplumdaki çoğu şeyin yolunda gitmeyeceği, aksayacağı veya yok olacağını zannederler. Sahip oldukları bu olağanüstü yetenekleri(!) sayesinde efendilerinin kendilerini tercih ettiklerini düşünüp dururlar. Bu yüzden toplumdaki daha alt seviyedeki basit ve küçük(!) insancıklardan çok daha yetenekli ve akıllı olduklarına inandırılmışlardır. Efendilerinin her türlü sözü onlar için kayıtsız şartsız yerine getirilmesi gereken emirler olarak algılanır. Efendileri onları yedirir içirir, koruyup kollar. Özgür olduklarını zannederler, halbuki aslında kul ve köledirler. Karşılıklı memnuniyet içerisinde ebediyen yaşayacakları vehmine kapılırlar. Krallarının kendileriyle işleri bitince hiç acımadan kapı önüne bırakalacakları gerçeğiyle karşılaşacakları ana kadar bu durum devam eder. Efendi- Köle, Rab- Kul ilişkilerini akıllarının ucuna getirmek istemezler. Ama eninde sonunda şu hakikatle karşılaşacaklardır.

"Akşam onun mevkiine/konumuna imrenenler sabah şöyle diyorlardı: ‘Yay be! Allah, kullarından dilediğine rızkı açıp yayıyor, dilediğine de ölçüyle veriyor/kısıyor. Allah bize lütufta bulunmasaydı, vallahi bizi de batırmıştı. Demek ki, gerçeği örten nankörler asla iflah olmuyor."(Kasas,82)

İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur). Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren O’dur. Beni yediren, içiren O’dur. Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur. Benim canımı alacak, sonra beni diriltecek O’dur. Ve hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum O’dur.” (Şuara; 77,82)

Bu ayette Rab sıfatı, kefil olan, yaratan ve öldüren, tekrar diriltecek olan, terbiye eden, nimet veren, şifa veren gibi vasıflarla açıklanmıştır. O halde bize bahşedilen sınırlı dünya hayatında tek otorite ve güç kaynağı olarak Allah’ı görmek gerektiğini aklımızdan çıkarmamalıyız. Asıl özgürlük o zaman ortaya çıkar. Diğer şekilde bizim gibi yaratılmışların sahip oldukları sınırlı gücü olağanüstü görüp peşlerine düştüğümüz takdirde öncelikle özgürlüğümüzü daha sonra da her şeyimizi kaybedeceğimizi aklımızdan çıkarmamamız gerekir. Bizler özgür olarak yaratıldık. Korku, umut, kaygı, hırs vb saiklerle başka tanrıların peşine takılmamalıyız. Böyle yapanların özgürlüğünden bahsetmek mümkün değildir. Bunlar özgürlüklerini kendi elleriyle esarete çevirdiklerini görmek ve anlamak istemezler. Cahiliye Arapların taptığı Lât (Otorite) Uzza (Güç) ve Menat (Para) olduğunu unutmayalım. “Lât ve Uzza’yı ve diğer üçüncüsü Menat’ı gördünüz mü?” Onlar gerçekte Sizin ve atalarınız taktığı bir takım isimlerden başka bir şey değildir. Yine onlar zanna ve nefeslerinin arzularına tabi oluyorlar” (Necm; 19-23)

Kısaca vurgulanmak istenen şey, kayıtsız şartsız, menfaatsiz, ve pazarlıksız olarak sadece Allah’ a kul köle olmazsak, iç dünyamızda biriken arzu, heves ve hırsların sonucu otorite, güç ve para peşinde koşuşturup Alemlerin Rabbi dışında başka şeylere kul köle olacağımızın/olduğumuzun, gönüllü olarak kendi irademizle özgürlüğümüzün esarete dönüşme gerçeğinin kaçınılmaz olacağıdır.

1. Bayarslan, Hüseyin. “Osmanli Devleti’nde Köleleştirme Ve Azat Etme Yöntemleri”. ulakbilge 5. 10 (2017): 439-452.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.