1. YAZARLAR

  2. Yavuz Yılmaz

  3. Osmanlıca Tartışmalarının Arka Planı
Yavuz Yılmaz

Yavuz Yılmaz

Analiz
Yazarın Tüm Yazıları >

Osmanlıca Tartışmalarının Arka Planı

A+A-

     Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Osmanlıca ve felsefe konusunda yaptığı açıklamalara çeşitli düzeyde tepkiler geldi. Özellikle Türkçe ile felsefe yapılmasının zor olacağı şeklindeki açıklamasına ulusalcı-sol-Kemalist paradigmadan tepki geldi. Aslına bakılırsa Ulusalcı-Kemalist-sol paradigmayı savunan bilim adamları ve felsefeciler, yıllardır Türkçe ile bilim ve felsefe yapılamayacağını söylüyorlardı. Bunun en son örneklerinden biri eski YÖK başkanlarından olan Kemal Gürüz’ün, Türkçenin bilim dili olamayacağı teziydi. Kuşkusuz Erdoğan’ın birinci derecede ifade etmek istediği şey, Cumhuriyet döneminden beri, Türkçedeki Arapça ve Farsça kelimeleri atmak temelinde oluşturulan dil politikalarının Türkçeyi zayıflattığıydı.

     Tartışma sırasında dile getirilen bazı görüşler Osmanlıca konusunda derin bir bilgisizlik olduğunu da açıkça ortaya koyuyordu. Türkçe ve Osmanlıca farklı dillermiş gibi karşılaştırma yapanlar bile vardı.

     İlk olarak Osmanlıca ve Türkçe farklı diller mi, sorusunu cevaplandırmak gerekir. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Osmanlıca Arapça harflerle yazılan Türkçedir. Şimdiki kullandığımız dilden farkı kelime bazında değil, alfabe bazındadır.

     Kuşkusuz Osmanlıca tartışmalarında temel konu dil -zihniyet arasında kurulan kaçınılmaz ilişkisidir. Her ideoloji kendini anlamlandıracak bir dile ve kavram örgüsüne sahiptir. Cumhuriyeti kuran Laik ve Batıcı elitin amacı, yapacakları devrimlere ilişkin, olabildiğince İslam’ı çağrıştıran kelimelerden arındırılmış seküler bir dil oluşturmaktı. Bunun ilk hamlesi İslam’ın kutsal kitabı olan Kur’an’ın yazıldığı alfabeden uzaklaşmaktır. Bu noktada temel amaç Türk toplumunun İslam’la olan bağını zayıflatmaktır. Cumhuriyeti kuran elit kadro, toplumda İslam’ın etkisi sürdükçe, devrimleri yerleştirmede yeterli başarının sağlanamayacağına inanıyordu.

     Nitekim Cumhuriyet kendini Osmanlıdan radikal bir kopuş olarak konumlandırmıştır. Geleneksel olandan kopuş, kuşkusuz iki farklı zihniyet dünyasının oluşmasıyla sonuçlanmıştır. Bu zihniyetin popüler dildeki karşılığı ilericilik-irtica, çağdaşlık –gelenekçilik, devrimcilik-muhafazakarlık olmuştur.

     Cumhuriyetin dil politikasının arka planında yatan asıl neden kuşkusuz, yaşanan medeniyet değişimini taşıyacak yeni bir dil oluşturmaktır. Tanzimat döneminden sonra gerileyen Osmanlı devletini kurtarmak için ortaya çıkan ideolojilerden Türkçülük ve Batıcılık, devletin resmi paradigmasını oluşturmuştur. Bu dönemde yapılması istenen toplumsal değişiminin temelinde bu iki düşünce biçimi damga vurduğundan dil politikaları da bu bağlamda yürütülmüştür.

     Dilde arılaşma politikası, Türkçeyi yabancı kelimelerden kurtarmak amacıyla ortaya çıksa da, asıl olarak Türkçede yer bulan Arapça ve Farsça kelimelerden arındırılmak üzere uygulamaya konmuştur. Elbette bu,yıllardır Arapça ve Farsça ile ilişkide bulunmuş bir dil olan Türkçeyi oldukça zayıf düşürecekti. Zaman zaman müdahale yoluyla uygulanmaya çalışılan bu sürecin başarı şansı da oldukça azdı.

     Kur’an toplum ilişkisini kesmek ve toplumda İslam’ın etkisini zayıflatmak ne kadar gizlenirse gizlensin dil politikalarının temel amacıydı. Bunu ilk fark eden alimlerden biri Said Nursi idi. Said Nursi, Latin harflerini kullanmaya izin vermesine karşın ,risalelerin dilinin değiştirilmemesi üzerinde ısrarla durmuştur. Çünkü o dil ile zihniyet arasındaki ilişkiyi net olarak görmüş ve Cumhuriyet elitlerinin de ne yapmak istediklerini açıkça kavramıştı. Said Nursi’nin asıl amacı dili koruyarak nesiller arasında oluşabilecek kültürel kopuşu önlemekti.

     Öyle görülüyor ki, “Türkçe Felsefe yapılır mı?” tartışmasının felsefe ile ilgisi yok. Sorun Cumhuriyet devriyle ilgili olarak yürürlüğe konulan dilin Arapça ve Farsça kelimelerden arındırılması ve böylece Türkiye’yi İslam kültürüne bağlayan en önemli bağı koparmakla ilgiliydi. Atatürk sadece Alfabeyi değiştirdi diğerine gücünün yetmesi mümkün değildi. Atatürk’ün asıl hedefi toplumsal hafızayı değiştirip, Türk milliyetçiliği temelinde yeni bir insan modeli yetiştirmekti. Bundan dolayı Osmanlıyı-İslam’ı hatırlatacak her şeyi toplumsal hafızadan silmek istemişti. Nitekim Türkiye’de özellikle tarihsel derinliği olan ve toplum hafızasında yer etmiş, çok sayıda yer adı değiştirilmiştir.

     Cumhuriyet seçkinlerinin uyguladığı dil politikaları sonucunda iki dil ,iki zihniyet,iki kültür oluştu. Bunlardan ilki, tepede ulusalcı Kemalist seçkinler ki dilleri seküler bir dildi; İkincisi ise , halkın kendi hayatını sürdürürken toplumsal hafızada sakladığı ve gündelik hayatını sürdürmek amacıyla kullandığı dil.

     Böylece Cumhuriyet tarihi toplumsal hafıza ile devlet yapılanması arasında zihniyet açısından aşılmaz bir duvar ördü. Bugüne kadar Türk siyasetini derinden etkileyen ana sorun bu bölünme üzerinden yürümektedir.

     Tartışılması gereken asıl soru Türkçenin Arapça ve Farsça kelimelerden arındırma süreci Türkçeyi fakirleştirdi mi yoksa zenginleştirdi mi sorusudur. Daha derindeki soru ise Türkler hangi medeniyet dairesine aittir sorusudur. Türkiye Doğu-İslam dünyasına aittir diyen görüş Osmanlıca, hayır Türkiye Batı dünyasına aittir diyen görüş ise Latin harfleriyle yazılmış Türkçeyi savunmaktadır. Görüldüğü gibi bu bir dil tartışmasının ötesinde bir medeniyet ve bir sınıf kavgasıdır. Sorun bir anlamıyla gelenek-modernlik, bir anlamıyla İslam-Batı arasındaki hesaplaşma ile ilgilidir. Bu tartışmanın en sonunda gelip dayanacağı nokta ise “Biz kimiz” sorusudur.

     Osmanlıca üzerinden yürüyen tartışma aslında dil tartışmasının ötesinde çok daha derin bir gerçekliğe işaret etmektedir.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.