1. YAZARLAR

  2. Cihan AKTAŞ

  3. Örtbas kültürü
Cihan AKTAŞ

Cihan AKTAŞ

Yazarın Tüm Yazıları >

Örtbas kültürü

A+A-

2009 yılında Mahir Kaynak, yeraltındaki cesetlerle ilgili gerçeklerin üzerine gidilmesi durumunda ciddi bir faturayla karşılaşılacağını söylemişti. Binlerce cesedin gömüldüğü mezarların açılması memleketin hayrına olmayacaktı, Kaynak böyle düşünüyordu. Şimdi geldiğimiz noktada yüzeysel bir bakışla Kaynak’ın haklı olduğunu düşünenler çıkabilir. Çözüm süreci konusunda tatlı bir rüya gördüğümüz hissine kapılıyoruz bazen. Oysa yaşananlar gerçekti, o yüzleşmeye zorunluyduk, “biz”, o çukurlar, tarlalar, kuyular, mazlumların âhları kendi haline terk edildiği sürece asla rahat bir uykuyu hak etmiş olamazdık.

“Biz” olmak sürekli yenilenmesi gereken bir hal. Her “Biz”, kendi içinde kırılmaya açık fay hatlarına rağmen uzlaşmalara ihtiyaç duyan bir yapıdır ki aynı şey tabii, “ben” için de geçerli. Toplumsal planda “Biz” varlığı tazelenmedikçe, devlet denilen gayrişahsi yapının “elde olmayan” bir köşesi, fay hatlarında meydana gelen çatlağı derinleştirmekte tereddüt etmiyor.

“Geleceğiniz için bunları bilin, ama çıkarmayın”, demişti Mahir Kaynak. Bu mümkün olabilir miydi? Muhasebe yapamayan sürekli yas ikliminde yaşar. Kadınlar, çocuklar, hiç olmazsa gidip de dönmeyenin kemiklerine ulaşmayı istediler. Kaybolanın keyfi bir şekilde geçip gitmediğini biliyor, hiç değilse bir mezarı olsun diye aramayı sürdürüyorlardı.

Ergenekon Davası sürecinde Güneydoğu’da terörle mücadele ettikleri söylenen çeşitli isim ve semboller bir süredir gündemimize yeniden dâhil oldu. Tarihi başka bir açıdan okurken, diğer kısmı büsbütün ihmal ederek çözüme ulaşamıyoruz. Çözüm süreci olarak isimlendirdiğimiz engebeli yürüyüş engellere takılmamak ve bulunması gereken yerde geriye düşmemek için geçmişin hatalarından uzak durmalıydı. Faili meçhuller konusunda kolektif hafızada yer tutan sembol ve isimlerin söylemsel planda bile geriye dönmemesi için ne kadar titizlik gösterilse az.

***

Diyarbakır’a gittiğimde sıklıkla karanlık bir cinayetle vefat eden Gaffar Okkan’ın bahsi geçer katıldığım toplantılarda, konuk olduğum evlerde. Bir buçuk yıl önce, Kapalıçarşı’da esnafla yaptığım konuşmalarda da Gaffar Okkan’ın hatırası yankılanıyordu: Okkan Diyarbakır’da, polisin halka insanca/kardeşçe muamelesinde çığır açan faili meçhul kurbanı emniyet müdürü. İsmi geçtiğinde yüzler yumuşuyor, herkesin onunla ilgili anlatacağı güzel hatıraları var. Güneydoğu şehirlerinde her türlü memur Okkan kadar düzgün, nazik, iyilik ve sevgi dolu olmalı. Çözüm süreci belki de Okkan Diyarbakır sokaklarına devletin insanca muamele tarzını götürdüğünde başlamıştı ve kimi odaklar bundan hoşlanmadı.

Faili meçhullerin kararttığı 1990’larda düşünceli insanların umudu olan gelişme, kamusal alanda hiçbir engelin bastıramadığı söyleşi ortamlarıydı. Bizim kutuplaşma sebeplerini değil ortak değerlerimizi öne çıkaran söyleşi ortamlarına ihtiyacımız var. Oysa son otuz yılı bile görmekte zorlanan bir okumayla malul, yorumlarımız. Kaba saba bir ırkçılığa özgü konuşmalar yapıp sonra da Müslümanlığımızla övünüyoruz. Kutuplaşmanın ortaya koyduğu şiddetli saldırı ve savunma hali içinde hakikatin hatırını gözetmeye zorunluyuz. Âli İmrân suresinin 104. ayeti işte bu hakikati gözetecek bir kesimin öneminin altı çiziliyor: “Sizden, hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun.”

Şiddetli kutuplaşmanın mazur gösterdiği pek çok sorun arasında varlığımızı “biz” kılan nice anlamı yitirmek öyle kolay olur ki… Yüzeysellik abartıya mahkum çünkü, abartı da yüzeyselliğe zorunlu.

***

Kürtçenin yaşayan dil olarak inkârı, Kürt sorununu derinleştiren bir başlangıç. Derrida’nın Alfabe Devrimi için sarf ettiği “darbe” sıfatı, Kürtçe için de geçerli. “İlk Kürkçe dil yasağının (gerçi bunun kapsam geniştir; Arapça, Ermenice, Rumca, Süryanice, Lazca, Gürcüce, Çerkezce vd. dilleri de kapsar) başladığı 1913 yılından bugüne, yani İttihat Terakki’nin ilk Şark Islah Planı’ndan itibaren, Kürtlerin insani, doğal ve hukuki hakları sürekli gasp edilmiştir. Sadece Dersim’de 60 bini aşkın insan öldürülmüştür”, diye anlatıyor Sadık Yalsızuçanlar, Bilge Adam dergisinin Aralık 2008 sayısında yer alan “Cümle Varlığın Birliği ve Kardeşliği” başlıklı yazısında.

Kimin hangi sebeple öldürüldüğü, niye kaybolduğu belirsiz. Düşmanca muamele ve tehdit dili nedeniyle nice çocuk dağa kaptırıldı. İslamcılar Kürt meselesine gecikti, sol fraksiyonların tek önerisi ise –sürekli devrim adına- sürekli yastı; neticede kuşaklar nereye tutunacağını bilemez hale geldi. Bütün bunlar büyük bir hoyratlıkla yaşandı ve on yıllık umutlu bir aranın ardından bugünlere getirdi bizi.

Şimdilerde hiç beklemediğimiz ölçüde bir “devletleşme” sarsıntısı yaşıyoruz. Ne kadar devlet, nereye kadar devlet olabiliriz? Kuşkucu, tedirgin, yorgunuz. Müslümanlığımız kul hakkı konusunda sürekli bir sorgulama hali içinde olmamızı gerektirmiyor mu? Tarihe gömülmesi beklenen katliamlara itiraz için mecalimiz, yüzümüz olsun istiyoruz. Ne çok Gaffar Okkan’a ihtiyacımız var!

Silvan'da duvarlara yazılan "Türksen övün, değilsen itaat et" şeklinde yazı, okunmuş nice kitapla, yazılmış nice yazıyla varılan düzeyi yalanlayan bir etki uyandırıyor. Söz konusu cümle, Silvan’ı öz yönetim fantezisi uğruna kana boyayan zihniyetle el ele bir büyük yarayı kanatarak kanıksanmış çözümsüzlüğe, yani bir tür örtbasa zorluyor. Bir arkadaşım Paris’te yaşanan terör hadiselerinin hemen ardından, “işin doğası bu, görmüyor musun, Paris’te de Fransızlar aynı duyguyla milli marşlarını okuyarak çıktı stadyumdan” diye yazdı.

“İşin doğası”, Mahir Kaynak tarafından dile getirilen örtbas mantığının gerekçesi olarak öne sürülüyor hep. Başka türlü olamayacağına, sistemin ve dünyanın kendimize özgü bir dille sorgulanamayacağına inanmamız bekleniyor. Sanki bütün haklılık payımız ötekinin hatalarından ibaretmiş gibi sürdürülen laf yarışında hakikatin gerekçeleri nasıl gözetilebilir, mülkün temeli olarak adaletten nasıl söz edilebilir? Muhafazakarlaşma, ayaklarımıza dolanıyor ve paradigma şaşırmasına özgü sloganlar dilimizin dolaşmasına sebep oluyor.

Aliya, “İtaatin mutsuz felsefesi”nin Müslüman toplumlarda sebep olduğu çöküntüyü anlatıyordu İslam Deklarasyonu’nda; dönüp dönüp okunması, hatta okullarda okutulması gerekir kitabın o bölümünün.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.