1. YAZARLAR

  2. Zeki SAVAŞ

  3. Ortak Akıl
Zeki SAVAŞ

Zeki SAVAŞ

Zeki SAVAŞ
Yazarın Tüm Yazıları >

Ortak Akıl

A+A-

Dinin sağlıklı bir şekilde korunabilmesi ve toplumsal hayatta varlığını sürdürebilmesi, dinden neş’et eden ekonomik imkânların, dinde derinleşmeyi sağlayacak eğitim ve öğretim kurumlarının teşekkülü ve toplumun sosyal ihtiyaçlarının giderilmesi yönünde kullanımını gerektirmektedir.

Zekât, humus, infak ve kurban dini temelde gelişen ekonomik imkânlardır. İslam, kendi bekası, varlığı ve misyonu için bu imkânları öngörmüştür.

Maddi imkânların zeminini oluşturan İslam, dinde derinleşmeyi de emretmektedir. Dinde derinleşmek de eğitim ve öğretim sistemine ihtiyaç duymaktadır. Ekonomik imkânların dinin belirlediği hedefler için kanalize edilebilmesi ve eğitim sisteminin kurulabilmesi de din temelinde örgütlenmeyi gerektirmektedir. Bütün bunların toplamı da dini temelde örgütlenme özgürlüğünü kaçınılmaz kılmaktadır.

Örgütlenebilmek, ekonomik imkânları seferber edebilmek ve eğitim imkânını oluşturabilmek, özgürlük şartına bağlıdır. Müslümanlar kendileri için tekalifi şer’iyeden sayılan söz konusu temel sorumluluklarını, ancak gerekli özgürlüklerin sağlanması durumunda yerine getirebilirler.

Adı geçen sorumluluklar, Müslümanlar için farz-ı kifaye hükmündedir. İlgili sorumluluklar belirli bir zaman dilimiyle mahdut edilmediği için vücub-u mutlak sayılır. Farz-ı kifaye hükmünde olan mezkûr görevler için özgürlük bir mukaddimedir. Farz-ı kifayenin mukaddimesi de farz-ı kifaye veya vücub-u akli hükmündedir. Yani akıl, bu mukaddimenin yerine getirilmesine hükmetmektedir. Çünkü bu mukaddime yerine getirilmezse ilgili farz da yerine getirilemez. Farz, kifaye ise ve bazıları tarafından yerine getirilmezse, bütün Müslümanlar sorumlu durumuna düşer.

Bu zaviyeden hadiseye bakıldığında, İslami duyarlılığı olan tüm şahsiyet ve yapıların sözünü ettiğimiz özgürlüğün kazanılması ve bu cihetteki mücadeleyi öncelemesi ve onu mukaddem sayması gerekir. Çünkü tekalif-i şer’i yerine getirilirken silsile-i mukaddimeye riayet edilmesi icap eder. Aksi haldeki çaba ve cehdimiz, bizi şer’i sorumluluktan belki kurtarabilir ama neticeye ulaştırmaz.

Uzun yıllardır dinin hıfzı, rüşdü ve bekasıyla ilgili şer’i tekliflerimizin edası için özgürlüğün ve bu özgürlüğün kazanılması yönündeki mücadelenin mukaddime olduğunu, mukaddem sayılması gerektiğini savunuyor konuya ilişkin kaygı, endişe ve önerilerimi paylaşıma açıyorum. Çünkü değerli insanlara ait kıymetli çabaların usule ilişkin isabetli olmayan teşhislerden dolayı neticesiz kalmasına, kalacağına bigâne kalamıyorum.

Ait olduğum ülkedeki koşulları ve o koşullar içinde var olan İslami cehdi gözlemlediğimde, düşüncelerimi farklı zamanlarda ve farklı örneklerle dile getirme sorumluluğunu hissediyorum.

Bir ülke düşünün ki, orada tıp fakülteleri açmak ve ihtisas alanları oluşturmak yasaktır. Toplumun sağlık sorunları sağlık memurlarına havale edilmiştir. Çünkü o ülkede sadece sağlık liseleri vardır. Az sayıda bulunan pratisyen hekim de kendi imkânlarıyla o düzeye gelmiştir. Çok daha az sayıda bulunabilen uzman doktorlar da ya yurt dışında veya yurt içindeki yarı kaçak yerlerde özel çabalarıyla uzmanlık düzeyine ulaşabilmişlerdir. Toplumun genel sağlığı sağlık memurlarının uhdesindedir.

Sorumluluk duygusuyla dolu sağlık memurları, gece-gündüz demeden çalışıyor, toplumun sağlık ihtiyacını karşılamaya ve sağlıklı bir toplum oluşturmaya gayret ediyorlar. Sağlık memurları olarak bir şekilde örgütleniyorlar, sağlık ocakları açıyorlar, evlerde özel eğitim vermeye çalışıyorlar, birikimleri oranında toplumu bilgilendiriyorlar ve sağlık memuru yetiştirmeye çalışıyorlar. Buna mukabil az sayıda bulanan uzmanlar ise, sorunun esastan çözümü yönünde sorumluluk üstlenmekten ve sorunun çözümüne öncülük etmekten kaçınıyorlar.

Böyle bir ülkede ve böyle bir durumda toplumun sağlığı ne oranda korunabilir?

Sağlık memurları ne ölçüde sağlıklı bir toplum oluşturabilir?

Sağlık memurları genel sağlık konularında bilgi verip hafif hastalıkları tedavi edebilir ama ciddi hastalıkları nasıl teşhis edebilir? Teşhis edebilse bile, nasıl tedavi edebilir?

Uzmanlık alanlarının da dallara ayrıldığını ve bir uzman hekimin ancak kendi branşında verimli olabileceğini ve diğer alanlarda yetersiz kalacağını dikkate alırsak, sağlık memurlarının farklı alanlarda uzmanlık gerektiren hastalıklar karşısında bir şey yapamayacağı bedihiyattandır.

Mezkûr şartlardaki sağlık memurlarının ait oldukları ülkedeki sağlık koşullarını istenilen düzeye getirmeleri mümkün müdür? Bu soruyu duyarlı olan her insan kendine sorsun ve kendisi cevaplasın, aklının ne dediğine baksın. Ortak aklın ne dediğine baksın. Tıp fakülteleri ve ihtisas hastanelerinin açılmasının ve bu yönde yapılacak her türlü örgütlenme ve finans oluşturmanın yasak olduğu bir ülkedeki sağlık memurlarının, o ülkenin sağlık hizmetlerini, gelişmiş bir ülkenin düzeyine çıkartmalarının aklen mümkün olup olmadığına herkes kendi deruni dünyasında karar versin.

Eğer mümkün olmadığı kanaatine varıyorsak, yapılması gereken şey nedir? Ortak akıl neye hükmediyor?

Yapılması gereken ilk iş, tıp fakültelerini açmaktır. Ülkede bulunan az sayıdaki doktor ve uzman ile işe başlamak ve zaruret durumunda yurt dışından da uzman getirterek tıp eğitimini başlatmak ve uzman yetiştirmektir. Bu iş için gerekli finansmanı oluşturmaktır. Ortak akıl, buna hükmeder. Tabi ki bu işi yapabilmek için de önce ilgili yasakların kalkması gerekecektir. O zaman ortak akıl, yasakların kalkmasından işe başlamaya hükmeder. Bu durumda sağlık memurları bir yandan günlük görevlerini yerine getirirken sorunların esastan çözümü için kendilerini kuşatan mahdudiyetlerin kalkmasını birinci dereceden gündeme almalarını gerektirir. İlgili mahdudiyetlerin kalkması için mümkün ve meşru olan her türlü vesileye başvurarak mücadelelerini sürdürmeleri icap eder. Devletin milletin sağlığıyla oynadığını halka izah etmeleri gerekir.

Din ve dini hizmetlerle ilgili bizim ülkemizdeki koşullar ve bu ülkedeki duyarlı ve birikimli Müslümanların durumu, örneklediğimiz ülkedeki sağlık hizmetleri ve sağlık memurlarınkinden farklı sayılır mı?

Dini eğitim kurumları açmak ve bu kurumlarda ihtisas alanları oluşturmak yasak. Bu iş için finans oluşturmak yasak. Geriye imam-hatip liseleri ve ilahiyat fakülteleri kalıyor ki, onlar da sağlık liseleri düzeyini aşmaz. Duyarlı Müslümanların çoğunluğu da sağlık memuru düzeyinde. Kendi çabalarıyla ve zor koşullara katlanarak pratisyen ve uzmanlık düzeyine gelebilen istisnalar da sorunu çözmeye yetmiyor.

Böyle bir ülkede dinde derinleşme nasıl sağlanacak?

Dini ilimlerde uzmanlaşmış şahsiyetler nasıl yetişecek?

İnsanları terbiye edici ahlak ve irfan önderleri nerede ve nasıl yetişecek?

İnsanların ve toplumun ciddi hastalıklarına ve sorunlarına dini temelde doğru teşhisleri ve tedavi yollarını kim nasıl belirleyecek?

Dinin hıfzı, rüşdü ve sağlıklı intikali nasıl mümkün olacak?

Arap dili, Arap edebiyatı, mantık, felsefe, tefsir, tefsir usulü, hadis, hadis usulü, rical ilmi, fıkıh, fıkıh usulü, siyaset fıkhı, ahlak ve irfan gibi temel ilimlerde on-on beş yıl boyunca eğitim görme imkânını kim nasıl ve nerede bulacak?

Bulamayınca derinlik ve uzmanlık nasıl sağlanacak?

Derinliği sağlayan insanlar çıksa bile, nerede ve nasıl hizmet verecek? Çünkü derinlikli hizmet verme imkânları da yok.

Dini eğitim ve öğretim kurumlarının ihdası ve bu kurumlarda dinde derinleşmenin sağlanması için lazım olan özgürlüklerin kazanılması için gerekli olan mücadeleye var olan az sayıdaki dinde derinleşmiş insanların öncülük etmesi gerekirken ne yazık ki, bu nitelikteki şahsiyetler böyle bir sorumluluğu ya duymuyorlar veya böyle bir sorumluluk üstlenmekten dikkatle kaçınıyorlar. Aynen sağlık hizmetlerinin sağlık memurlarına tevdi edildiği bir ülkedeki az sayıda bulunan uzman doktorun sorunun esastan çözülmesi yönündeki sorumluluklardan kaçtığı gibi.

Bu konuları medrese ve ilahiyat kökenlilerin işlemesi gerekirdi. Dinin korunması için lazım olan örgütlenme ve mücadelelere onların öncülük etmesi icap ederdi. Teorik ve pratik mücadele saflarının ön sıralarında onların bulunması doğal olandı. Dini temelde örgütlenmenin motor gücünü onların oluşturması lazımdı. Dinden neş’et eden maddi imkânların dinin bekası için organize edilip harcanmasını onların sağlaması gerekirdi.

Sünni ekole sahip İslam dünyasında bu konu çok ciddi bir sıkıntı kaynağını oluşturmaktadır. Önde olması gerekenler arkada durunca, yürüyüşte bir şeyler ters gidiyor. Zulmün kelime anlamı vaki oluyor. Zira zulmün kelime anlamı, bir şeyi hak ettiği yere koymamaktır. Önde olması gereken öne geçmeyince, arkada durması gereken öne geçmek zorunda kalınca, önderlikte çok ciddi sıkıntılar yaşanıyor ve bazen gerçek anlamda zulmün yaşanmasına yol açıyor. Bunun örneğini acı deneyimlerle iliklerimize kadar yaşadık. Önde olması gerekenlerin, arkada olması gerekenler tarafından zorla öne sürülmesi durumunda da bir şeyler yine ters gidiyor. Çünkü önderlik zorla olmaz, teşvikle olmaz, itilmekle olmaz. Kendiliğinden olur, inanarak olur. Yürekten olur. Ağır sorumlulukları bilgi ve iman temelinde üstlenerek olur. Bundan dolayı her iki durumda da taşlar yerine oturmuyor. Bunun sıkıntılarını da yaşayarak gördük.

İngilizlere karşı mücadele etmesi gereken Ezher Şeyleri oturunca, öğretmen olan Hasan el-Benna bayrağı alır. Onların Hasan el-Benna’yı mücadeleye davet etmesi ve ona sorumluluğunu hatırlatması gerekirken, Şehid Benna onları davet eder ve onlara sorumluluklarını hatırlatır. Tabi ki, istenilen netice alınamaz. Çünkü onlara göre el-Benna bir öğretmendi ve kendileri âlim. Bu doğruydu ama âlimin oturması ve öğretmenin harekete geçmesine ne demeli? Âlim oturursa öğretmen harekete geçer ama bir şeyler ters gider. Burada sorumlu olan geride duran âlimdir.

Çağın ihtiyaçlarına göre tefsir yazması gerekenler yazmazsa, sosyolog olan Seyyid Kutub yazar. Bu defa da “o âlim değildir; yazdığı tefsir, kendisi de müfessir değil” derler ama tefsir yazması gerekenler nerede sorusu cevapsız kalır.

Ulema öz eleştiri yapmayınca Şeriati eleştirir ama bu defa o, Batıda okumuş bir aydın olarak ulema karşıtı diye itham edilir.

Ulema öz eleştiri yapmayınca, ulemayı eleştiren bazı aydınlar, düşmanın kucağına itilir.

Ulema, Allah yolunda her türlü riski ve ölümü göze alarak yola çıkmazsa, geride kalanlar çıkar. Çıkar ama taşlar yerine oturmadığı için bazı şeyler ters gider.

Son yıllarda ülkemizde hak talebi için daha uygun koşulların oluşmasına rağmen ilahiyat çevrelerinde kendini yetiştirmiş şahsiyetlerle medrese kökenli âlimler mücadele sahnesinde yer almaz. Yıllardır süren başörtüsü mücadelesinde kaç tane âlim ve ilahiyatçıyı meydanlarda ve direnen kızlarımızın yanında görebildik? Kaç tane âlim ve ilahiyatçıyı devlet makamlarıyla hesaplaşırken görebildik? Kaç tane âlim ve ilahiyatçıyı yürüyüşlerin en önünde, direnişlerin ön safında görebildik? Diyanette bulunan kaç tane din adamının istifa pahasına bu zulme karşı çıktığına tanık olabildik? Ümmeti ve dini korumak için devlete karşı direnip istifa eden ve mücadeleyi halkın içine girerek sürdüren bir tane Diyanet İşleri Başkanı çıktı mı bugüne kadar? Kaç âlimin, ilahiyatçının dini eğitim ve öğretim hakkının kazanımı için yola çıktığını, duyarlı insanları davet ettiğini, onları örgütlü mücadeleye çağırdığını, milleti devlete karşı korumak için kolları sıvadığını görebildik? Kaç tane âlim ve ilahiyatçıyı Filistin ve Kudüs için halkı mücadeleye çağırdığını, devlete baskı yaptığını, bu alanda mücadele veren derneklere yardımcı olduğunu veya kendilerinin doğrudan örgütlenmeye girdiğini gözlemleyebildik? Ümmeti zalimlere karşı koruma sorumluluğunu hiç mi hissetmezler? Görevleri sadece fıkhi sorulara cevap vermek midir?

Öğrencileri, öğretmenleri, avukatları, doktorları, mühendisleri, esnafı meydanlarda gördük ama meydanlarda bu sayılanlara öncülük etmesi gerekenleri önde göremedik. Hem medresede okuyan hem de ilahiyatta doktor, doçent ve profesör olan nicelerini tanıyorum ama nedense bunlar ümmete karşı sorumluluk üstlenmekten dikkatle kaçınıyor, katıldıkları konferans, seminer, radyo ve televizyon programlarında ümmete karşı sorumluluklarıyla ilgili konulara girmekten özenle uzak duruyorlar. Neden ve niçin? Öte yandan ilahiyat çevrelerinden bazıları ile hoca ve molla geçinen bazı zevatın şov programlarına sefihane bir tarzda katılıp boy göstermesi de ayrı bir acı.

***

Yaşamakta olduğumuz koşullar içinde din adına hiçbir şeyin yapılamayacağı, dinden hiçbir şey öğrenemeyeceğimizi iddia etmiyorum. İletişim teknolojisi sayesinde nasıl ki toplum, genel sağlık konularıyla ilgili kendilerine lazım olan bir takım ön bilgilere ulaşıyorsa, aynı şekilde din ile ilgili de kendilerine lazım olan ön bilgilere ulaşabiliyordur. Ne var ki, bu bilgiler aynen sağlık alanındaki ön bilgiler gibi temel hastalıkları ve sorunları çözmeye yetmemektedir ve yetmeyecektir. Dolayısıyla toplumun sağlığıyla ilgili temel sorunların çözülemediği gibi din ile ilgili de temel sorunlar da ön bilgilerle çözülemeyecektir.

Hayatın her alanında olduğu gibi dini alanla ilgili de bir genel bilgi vardır bir de ihtisasi bilgi. Bir genel terbiye vardır bir de ihtisasi. Dolaysıyla dini alanda da ihtisas kaçınılmazdır ve bu görev, laik devletin uhdesinde olamaz, olmamalıdır. Olsa bile, tanık olduğumuz gibi bu görevi sulandıracak ve düzeysiz hale getirecektir. Bu görev, Müslüman halkın kendisine bırakılmalıdır.

Din de bir ihtisas alanı olduğuna göre bu alanda da mütehassısların yetişmesi ve böylece bilgide uzman, amelde örnek bir sınıfın teşekkülü kaçınılmazdır. Bu sınıfa din adamı veya ulema denir. Böyle bir sınıfın oluşmasına karşı çıkanlar olabilir. Ne var ki, bu karşı çıkış, hayat gerçekleriyle uyuşmamaktadır. Nasıl ki, her meslek dalında bir sınıfın oluşması kaçınılmaz ise dini alanda da uzman bir sınıfın oluşması kaçınılmazdır. Dini, bir mesleğe benzetmek istemiyorum. Din, ekmek kapısı değildir ama bir görevdir, bir ihtiyaçtır. Nasıl ki tüm meslekler beşerin ihtiyacı sonucu şekillenmiş ise, din de insanın en temel ihtiyaçlarından ve görevlerindendir. Dinde derinleşmek görevi ilahi bir emirdir ve uzmanlaşan insanlar tüm hayatını bu işe ayırmak zorundadır ve bir şekilde ihtiyaçlarının karşılanması da aynı şekilde görevdir ve bu görev, dini temelde örgütlenerek aşılabilir.

Nasıl ki, her meslekte bir sınıfın teşekkülünün bazı yan etkileri varsa, dinde de bir sınıfın oluşmasının yan etkileri olabilir ancak; bu yan etkiler, böyle bir sınıfın oluşmamasını gerektirmez. Yan etkileri esas alırsak doktorlar, avukatlar, hukukçular, mühendisler ve ila ahir tüm meslek ve sınıfların da oluşmasını engellememiz gerekir ki, böyle bir yaklaşım, hayat gerçekleriyle uyuşmaz. Netice olarak İslam Dini’nde din adamı veya ulema diye bir sınıf yoktur ve olmamalıdır yaklaşımı, bir yandan dinde derinleşmeyi gerektiren ayetle çelişirken öte yandan da hayat gerçekleriyle bağdaşmamaktadır. Böyle bir yaklaşım aynı zamanda İslam tarihi boyunca gelişen birikime ve izlenen yöntemlere de ters düşmektedir.

Bağımsız dini eğitim ve öğretim kurumlarının ihdası ve bu kurumlarda ulema sınıfının yetişmesi, dinin bekası ve toplumun salahı için zaruridir.

***

Ulemanın ve müçtehitlerin bağımsız bir şekilde örgütlenmesi gerekir. Devlet ve ülke yönetiminde doğrudan görev almaktan ise kaçınmalıdırlar. Onlar toplumu devlete karşı korursa daha başarılı olur. Yönetmek yerine korumayı öncelemeleri tercih edilir. Toplumu devlete karşı korumaları, devleti de adalet, özgürlük ve hizmet ekseninde kalmaya zorlamaları dinin sağlıklı bir şekilde yaşanmasına daha uygun imkânlar sunar. Çünkü ulemanın ümera olması, büyük bir risktir. Ümera olan ulema, yönetimde başarısız olur veya ifsada sürüklenirse, hiçbir düşmanın veremeyeceği zararı İslam’a verir.

İslam tarihi boyunca sahih İslam’ın bağımsız ulema ve bağımsız irfan ehli tarafından korunduğu, geliştirildiği ve gelecek kuşaklara aktarıldığı gerçeği üzerinde durmamız gerekiyor.

İnsan doğasıyla devlet doğası arasındaki interaktif ilişkinin zararlı sonuçları üzerinde derinlikli düşünmemiz ve çalışma yapmamız önem arz ediyor.

Bu konuya ilişkin tarihi ve çağdaş örnekleri ciddi biçimde analiz etmemiz icap ediyor.

Bu alanlardaki veriler dikkate alınırsa, ulemanın ümera olmaması yönündeki görüşün, peşin red ile karşılık bulmak yerine daha verimli bakış açılarının geliştirilmesine küçük bir kapı aralayabilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.