1. YAZARLAR

  2. Müfid YÜKSEL

  3. Orta Doğu ve Türkiye
Müfid YÜKSEL

Müfid YÜKSEL

Yenişafak
Yazarın Tüm Yazıları >

Orta Doğu ve Türkiye

A+A-

Bilâd-ı Rum olarak nitelendirilen, Anadolu ve Mezopotamya'nın ya da Küçük Asya'nın, Bilâd-ı Arab ve Bilâd-ı Acem olarak nitelendirilen coğrafya ile olan alakası aslında hiçbir tarihte inkıtaa uğramamıştır. Hitit-Mısır savaş ve anlaşmalarından beri böyle olagelmiştir. Zaman zaman Anadolu merkezli medeniyet ve topluluklar güneyde yer alan coğrafyaya hükmetmiş, zaman zaman da Mısır ve Mezopotamya'da bulunan topluluk ve güç merkezlerinin (Eyyubiler ve Memlüklüler gibi) kuzeye doğru gelişme gösterdiği görülmüştür. Bu coğrafyaları birbirinden bağımsız addetmek, birbirinden koparmak temelde mümkün olmadığı gibi bu tür bir durumun varlığı son yüzyıldaki gibi ârızi/geçici olur.

Osmanlı Devletinin son dönemlerinde gelişme gösterip hızlanan Batılılaşma ve Ulus-Devlete dönüşme süreci, 93 Harbinden itibaren maruz kalınan ağır savaş yenilgileri ve hızlı toprak kayıpları; I. Cihan Harbi'nin ardından Osmanlı bakiyesi üzerinde, geçmişin/mâzinin reddine/inkârına dayanan yeni bir devletin tesisi ile neticelendi. Bu yeni devlet, ideolojik olarak aynı zamanda katı pozitivist bir Batıcılık sâikiyle Orta Doğu coğrafyası, Arap ve İslâm coğrafyası ile tüm bağlarını koparma ilkesi üzerinden yükseldi. O dönemlerde, ağır savaş yenilgileri, hızlı toprak kayıpları, Mekke-i Mükerreme Emiri Şerif Hüseyin Paşa ve taraftarlarının ayaklanması gibi olaylar gerekçe/bahane olarak gösterilmişse de, günümüze olan faturası çok ağır olmuştur. Bu bilinçli/ideolojik ilişki kopukluğunun getirdiği birikimin olumsuz sonuçları ülkemize ve coğrafyamıza bundan sonrasını da etkileyecek bir fatura yüklemiştir. Batılılaşma ve modernleşme namına dayatılan bilinçli ilişki kopukluğu; Türkiye'yi Batılı devletlerin ekonomik ve toplumsal hayatına katılmasını sağlayamadığı gibi; Sykes-Picot mutabakatının oluşturduğu yapay sınırlarla büyük bir potansiyel ve uzun zamana dayalı fırsatlar heba edilmiştir.

1989-90 sonrası, İki Kutuplu Dünya düzeninin; Sovyet blokunun inkırâzı, Soğuk Savaş döneminin kapanması Türkiye'yi çevresi ile ilgili yeni bir dönemece sokmuştur. Ancak, Türkiye'nin eski alışkanlıklarından, Resmi İdeolojinin dayattığı sınırlamalardan sıyırılması kolay olmamaktadır. Büyük zaman kaybı yaşanmakta, fırsatlar bir bir gözden ırak hale gelmektedir. Orta Doğu/Arap âlemi ise yüzyıllık Batı sömürgeciliği, işgalller ve Nâsırcı, seküler askeri idareler mârifetiyle bir hayli hırplanmış, az da olsa kalan enerji ve dinamizmi sıfırlanmış durumda.

Son 30 yılda gelinen nokta, adı geçen coğrafyaları, havzaları artık bir birine mecbur ve mahküm hale getirmiştir. İlkin ekonomik alanda ilişkilerin geliştirilmesi ile başlayan yakın münasebetler, siyasi alana yönelince ciddi krizler ve maniâlarla karşılaşılmıştır. Bölgeye, Anglo-Saxon merkezli uluslar arası güç odaklarının müdahalelerinin artarak süregelmesi; Arap Baharı dalgasının oluşturduğu kaos, Suriye'de süregelen iç savaş; Yemen'de halihâzırdaki savaş sağlıklı bir ilişkiler ağının teşekkülüne mania teşkil etmektedir. Yüz yıla yakındır, Rumeli kökenli batıcı elitler eliyle bölgeye yabancılaştırılan Türkiye, alt yapı oluşturulamaması dolayısıyle son 25 yılda bölgeye yönelik uzun vadeli ilişkiler ağı oluşturamadı.

Türkiye'ye yönelik son yıllarda, bölgede Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın şahsında oluşan sempati ve popülarite, önemli bir aşama olsa bile; Arap sokağının algı zemini esas alındığında yeterli gelmemektedir. Arap Sokağının Türkiye algısının, Hasan Şaş, Kıvanç Tatlıtuğ, Polat Alemdar vs. gibi futbolcu ve dizi sanatçılarıyla özdeşleşen magazinel bir zemin üzerinde olması, geleceğe ilişkin umutların yeşermesini engellemektedir. Magazinel bir algı zemini üzerinde oluşan siyasi bir popülaritenin orta/uzun vadede nasıl bir güvenilirlik arzedeceği tartışılır.

Ayrıca, önceden bölgeyi, ilgi ve alakayı tümü ile kesmeyi öngören Resmi ideolojiye karşılık, son yıllarda bölgeyi sadece Müslüman Kardeşler Hareketi ve literatürü üzerinden okuyup, sadece bu bakış açısı ile ilişki ağı geliştirilmeye çalışılması, Türkiye ile bölge arasında oluşan son dönemdeki krizin başlıca nedenlerindendir. Mısır'da ne kadar haklı zeminde olursa olsun, hak ve hukuku çiğnenmiş olsa da, Müslüman Kardeşler hareketinin; güçlü/donanımlı kadroların olmaması ve strateji yoksunluğuna dayanan ideolojik bakış açısı ve halkın dindarlığı ile örtüşmeyen/barışmayan yapısı bölgede kapsamlı bir siyasi ve toplumsal zemin oluşturmasına mani olduğu gibi, İslam'ın gelişmesi anlamında da maalesef bir katkı sunmamaktadır. İhvan Hareketi'nin ideolojik çerçevedeki bakış açısı halkın dindarlığı ve İslami birikimi ile değil örtüşen, aksine nerdeyse, 'cahiliye' suçlaması ile toptan redde dayalı bir çatışma zeminine dayanmış olması; dindar halkla bir bağ/diyalog oluşturmalarına dahi engel olmaktadır. Bölgede, İhvan dışında mevcut nizam/rejimlere alternatif olabilecek siyasi bir potansiyel bulunmamakla birlikte; İhvân'ın örgüt ve ideolojik/siyasi yapısı itibarıyla, güçlü kadrolardan yoksun olması dindar halktan kopuk olması ve kitleselleşememesi bu yönde bir umut oluşturamamaktadır.

Ancak, şu da açık ki, Türkiye ve bölgenin/coğrafyanın diğer ülkeleri bir birine mecbur ve mahkümdur. Hele, Yemen'deki savaşla zirveye çıkan son kriz ve dirilen fay hatları; bölgeyi daha fazla Türkiye'ye mecbur hale getirmektedir. Mısır Ve Hicâz'da edindiğimiz intibâ da bu yönde. Her iki ülkede Türkiye 'ye yönelik bu talep artık yetkili çevrelerce de dillendirilmektedir. Türkiye, uluslararası diplomasi/siyaset anlamında, Yemen üzerinden bölgeyi kapsayacak Mezhep çatışmalarını önlemeye mâtuf arabulucu olabilme imkanına sahip olduğu gibi, toplumsal vs. alanlarda bölgede varlık gösterebilme şansına da sahiptir. Hatta, bu alanlar uluslararası diplomasi ve siyaset alanından çok daha güçlü ve daha kalıcı fırsatlar ve zeminler oluşturma imkanına sahiptir. Sadece Türkiye'nin Hicâz'a/Haremeyn-i Şerifeyn'e açılması bile çok önemli bir zemin ve imkanlar sunacaktır. Türkiye'deki bir kısım uluslararası yardım kuruluşlarının Haremeyn'deki fukara kesimine,- özellikle Hint alt kıt'ası asıllı-, elini uzatması ile yapılacak bir başlangıç dahi önem arz etmektedir. Hele, Osmanlı döneminde, Sultan II. Bayezid devrinde kurulan, Osmanlı'nın en büyük vakıf müessesesi olan Hicâz'a/Haremeyn-i Şerifeyn'e yönelik 'Haremeyn Evkâfı'nın ve bunun yanısıra Nakîbu'l-Eşraflık kurumunun Türkiye'de yeniden ihyâsı/canlandırılması bile orta ve uzun vâdede Türkiye'nin tekrar sağlıklı bir zeminde bölgenin merkezinde yer almasının yolunu açacaktır.

Mekke-i Mükerreme'den Herkese Selamlar.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.