1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Örf, istishab ve evrensel değerler!
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Yazarın Tüm Yazıları >

Örf, istishab ve evrensel değerler!

A+A-

“Örf”, İslam hukukunun hem akli hem de şer-i anlamda güzel kabul ettiği şeydir. Örf tabiatı ve tanımı gereği şeriata, fıtrata ve akla uygun olmalıdır. Dünyanın her yerindeki toplumların örfünde doğru olan bizce de doğrudur. Örf, Allah’ın insanın fıtratına yerleştirdiği ve beşeriyetin kültüründe devam eden bir takım evrensel değerlerin her birine veya toplamına denir. “Cahiliyye’nin faziletleri ile amel etmek”ten söz edilir. Akidesi itibariyle merdut olmasına rağmen cahiliyenin de faziletleri ve erdemleri vardır. Cahiliyede yapılmış anlaşmalara riayet, misafirperverlik, ahde vefa, emanetin korunması, mazluma yardım, eman (himaye) müessesesi, Peygamber Efendimiz tarafından devam ettirilmiştir. Öte yandan, kız çocuklarının öldürülmesi, kadınların aşağılanması, zayıfın ezilmesi, kölelik gibi, örf sayılmayacak kötü tutum ve davranışlar Peygamberimiz tarafından yasaklanmıştır.

Burada dikkat edilecek husus şudur: Efendimiz (s.a), bir “entegrist” veya bir “radikal” değildi. Entegrist, var olan toplumsal kültürü, gelenek ve görenekleri olduğu gibi kabullenip yücelten, aklî eleştiriden uzak tutana denir. Örneğin “Benim ülkem ve burada yaşanmakta olan her şey iyi ve güzeldir” demek veya Eyüp Sultan Camii’ne gidip horoz kurban etmeyi doğru bulmak veya atalarımızın din anlayışını dinin referansı yapmak entegrizmdir. Entegrizmde söz konusu olan geleneğin ve yerel-yöresel –aynı zamanda milli/ulusal kültürün- yüceltilmesi, mutlaklaştırılmasıdır. Radikalizm ise arazi temizliği olup entegrizmin tam zıddıdır. Radikale göre toplumda kültürel ve geleneksel olan her ne varsa temizlenir, arazi dümdüz edilir ve bu arazi üzerinde yepyeni bir bina inşa edilir. Radikalın arazi temizliği tarihte İslam adına her ne konulmuşsa mirasın tamamını temizleyip ilk günlere dönmektir. Peygamber Efendimiz bunların her ikisini de yapmadı; ne geleneği olduğu gibi yüceltip mutlaklaştırdı ne de kökten bir arazi temizliği yaptı. 

Efendimiz gelenekler konusunda üç yaklaşım sergiledi: Kabul, ret, ayıklama  

Kabul ilkesine göre Efendimiz bir geleneksel unsuru olduğu gibi kabul etti. Mesela cahiliye Arapları misafirperverdi, Efendimiz bunu değiştirmedi, överek devam ettirdi. Çünkü misafirperverlik hakikai itibariyle İbrahim aleyhisselamın hanif geleneğidir. O misafirleri ağırlayan sofrasıyla meşhurdur ki, bugün buna “Halilurrahman sofrası” deriz.

İkincisi, bazı töreleri tümden reddetti. Mesela kız çocuklarının diri diri gömülmesini şiddetle menetmesi gibi. Yine ismi Abdülşems (güneşin kulu) olanların ismini Abdullah (Allah’ın kulu) şeklinde değiştirdi. Prensip olarak bir ismin anlamında şirk yoksa isim değiştirilmez; Peygamber Efendimiz de değiştirmedi. Ömer ömürden gelen bir isimdir, muhtevasında yanlışlık yoktur. Efendimizin bir eşinin ismi Marya idi, Marya Meryem’den bozmadır, Efendimiz ona Marya diye hitap etti; çünkü Maria, zaten Meryem demektir. Bu bize şunu gösteriyor, eğer biri Müslüman olacaksa, öncelikle onun ismine bakmak gerekiyor, isimde şirk yok ise devam ettirilir, şirk var ise değiştirilir. Bir ismin illaki Arapçalaştırılması veya Türkçeleştirilmesi gerekmez. Eğer adamın adı Josef ise bunu değiştirmeye gerek yok; çünkü Yusuf’tan gelir. İsmin Müslüman’ı, gayrimüslimi olmaz; Batı dillerinde de isimlerin büyük bir kısım dinidir, John’un Yahya olması gibi.

Üçüncüsü, bir geleneksel unsuru ikiye böldü. Mesela bir unsurun yarısı tevhide uygundur, yarısı değildir. Bu türden olanı ikiye böldü, tevhide uygun olanı devam ettirdi, uygun olmayanı reddetti. Müşrikler Ka’be’yi çıplak olarak ve ıslık çalıp, el çırparak tavaf ederlerdi. Efendimiz çıplaklığı, ıslık çalmayı ve el çırpmayı kaldırdı; tavafı etmeyi devam ettirdi. Efendimiz, şirk ve bozulmuş olanı attı, tevhide uygun olanı devam ettirdi.  

Bilindiği üzere Arapların “haram” kabul ettiği aylar (Haram aylar) vardır: Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb. Biz bunu bir Arap geleneği mi, yoksa bütün Müslümanların örfü mü kabul etmeliyiz? Araplardaki haram aylar, çok öncelere muhtemelen Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’e dayanır. Meselenin iki yönü var: İlki, haram ayları belli bir topluma özgü kabul ettiğimiz zaman,  haram aylara girildiğinde o toplumun savaşmaması gerekir. Çünkü yasak o toplumu bağlar. Nasıl ki, Mescid-i Haram’a girildiğinde, orada insan öldürmek, kavga etmek, hatta otları yolmak bile yasaksa, işte bunun gibi o bölgenin kadim bir örfünden dolayı, haram aylara girildiğinde savaşılmazdı. İkincisi, Allah bunlar “haram aylar” (9/Tevbe, 36-37) diye isimlendiriyor; Allah’ın -Arap geleneği olsa da- haram olarak isimlendirdiği aylar, bütün Müslümanlar için de haramdır, yani bu Arap örfü özü itibariyle evrenseldir. Haram aylara girildiğinde bütün dünyada, Müslümanların başını çektiği bir barışın olması gerekir.

Peki, Resulullah zamanında yaşanan bir olay, Kuran’da geçiyor diye, bütün Müslümanları  bağlar mı? İbrahim aleyhisselamın sünneti olup örf değerini kazanmışsa bağlar. Bu konuda, İslam bilginleri açık bir tanım getirmişlerdir. Örf ve adet birbirinden ayrıdır. İyi adet olabilir, kötü adet olabilir veya güzel adet olabilir, çirkin adet olabilir. Fakat örf tanım gereği tevhide ve şeriata uygun olmalıdır. Bir şey örf ise, zaten her halükarda dine aykırı olamaz, muhkemdir.

Ancak şu da bir gerçek ki, toplumdan topluma örfler değişebilir; bir bölgede örf olan şey, başka bir bölgede örf olmayabilir. Hatta mahalli bir örften bir kültür meydana gelmiş olabilir. Bir kültürde örf olan şey, başka bir kültürde örf olmaması hasebiyle geçerli olmaz. Araplara özgü “haram aylar”ın dışında “zıhar”ı örnek verebiliriz. “Zıhar” mahalli bir örf olması dolayısıyla hakkında hüküm konulmuştur, bazılarına göre Kur’ani hükümlerin tarihselliğine apaçık örnek teşkil eder. İngiltere’de zıhar bilinmiyor; denebilir ki hükme mesnet teşkil eden örf, orada söz konusu olamaz. Ancak, hükme “makasıd” açısından baktığımızda hükmün, maksadı itibariyle geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Bir insanının hanımını, annesi ile aynı kategoriye sokması ensesttir. Zıhar’da da hükmün maksadı, ensesttir ve bu hükmün maksadı İngiliz müslümanlar için de söz konusudur. Ancak ne Fransa’da ne de İngiltere’de, hükmü örf ile bina edemeyiz; çünkü onlar bunu bilmiyor. Örf, tanımı gereği, şeriata, uygun olandır; öyleyse yaşayabilirliği nispetinde ebedidir, doğrudur, referanstır ve aynı zamanda muhkemdir; bu özelliğiyle hakim örfü esas alır. Her şey yazılı hukukta yer almayabilir. Diyelim ki, hakimsiniz, Van’a gittiniz; orada öyle bir ihtilafla karşılaştınız ki, bunun yazılı hukukta karşılığı yok. Ne yapacaksınız? Tabii ki, örfe başvuracaksınız. Oranın bilirkişilerini toplar, bu meselenin nasıl çözüldüğünü sorarsınız, alacağınız cevap oranın örfüdür, siz de örfe göre amel edecek veya hüküm vereceksiniz.

Bir de fıkıhta “istishab” vardır. Her ne kadar geçmişt e sabit olan bir hükmün, sonradan değiştiği bilinmiyorsa veya değiştiğine dair bir delil bulunmuyorsa, aynı kalmasına hükmetmek şeklinde tarif ediliyorsa da, aslında anlam çerçevesi daha geniştir. Dini hükümler ve şeriat esasları itibariyle istishaba hizmet eder. Bu da geçen yazıda “eşyada asıl olan ibahedir” ilkesinden hareketle elde edilmiş temel bir yaklaşımdır ki, istishab özgürlüklerin ve serbestilerin esas alınıp yasakların istisnai konular için konulmasını gaye edinir. Yazık ki modern zamanlarda yasamanın meclislere verilmesi ve devletin kanun devleti olarak tanımlanması suretiyle biz bunu tersine çevirdik; “Şeriat gelecek, bütün toplum tepeden tırnağa yeniden yapılandırılacak” diye korkutucu ve aynı zamanda radikal bir söylem geliştirildi. Bu söylem her hareket ve tutum için bir kanun konulacağını varsaydı, böylelikle İslam şeriatından muazzam bir totalitarizm projesi üretildi. Halbuki Şeriat temelde özgürlükleri temel alır, yasakları istisnai hallerde devreye sokar ki, bu istishabtır. Zira insan ruhunda mevcut olan evrensel değerlerin kaynağı evrenseldir, fıtridir, selim sıfatına sahip olduğu sürece aklidir, Allah tarafından yerleştirilmiştir ve örf olarak tarihe ve kültüre sirayet etmişlerdir.

Bir değer hikmete dayalı, ahlaki ve iyi olduğu için kabul edilir. Hikmetin, ahlakın ve iyiliğin kaynağı Allah’tır. Nasıl yüce Allah “hayy” olduğu için biz hayat sahibiysek, hayata ilişkin her türlü iyi ve güzel değerin kaynağı da Allah’tır. Bu manada dinin/şeriatın dışında evrensel değer yoktur.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.