1. YAZARLAR

  2. Sedat Doğan

  3. Ölüm Oruçlarına çare bulamamak insanlığımızı öldürür.
Sedat Doğan

Sedat Doğan

Hekib - Heybe
Yazarın Tüm Yazıları >

Ölüm Oruçlarına çare bulamamak insanlığımızı öldürür.

A+A-

                                                                                                                                                                     -Ölüme yatanlara

 Gencecik bedenlerini ölüme yatıranlara en insani duygularımla…

Açlık grevi veya başka bir yol ile ölüme yatan tek bir insanı dahi ikna edip bundan vazgeçirebilirsem dünyanın en mutlu insanı ben olurum. Hele bu ölüm bir zulüm ve haksızlığa karşı bir isyan sonucu ortaya çıkabilecekse bu mutluluğumu daha da arttırır.

Kürtçe anadil ve  Kürtçe savunma talepleri analarımızın ak sütü kadar helal bir haktır, buna bütün yüreğimle inanıyorum. Analara saygısı olmayanlar ne sizleri ne de beni anlarlar. Bunu da çok iyi biliyorum.

Çünkü buna dair küçücük bir saygıları olsaydı, bu insani taleplerinizi makul karşılayıp, ucu ölümünüze kadar gidecek, zalim ve merhametsiz bir yola kapı aralamazlardı. Zira analara ve onların konuştukları dile gerçekten de saygısı olanlar sizlerin an be an ölüme gitmenize asla razı olmazlar. Buna göz yummazlar. Yumamazlar.

Ve insanlar,hele mahkumlar üzerindeki tcridin kaldırılması da son derece insani bir taleptir.

Ben insanım diyen herkesin,bu talepleri makul karşılayıp yerine getirmeleri gerekirki bu eylemin sonu  ölümle bitmesin.

Hangi buyruk bu isteğin kabulünün veya reddinin  karşılığı olarak bu gencecik bedenleri ve güzel yarınları istedi. Top yekûn ölümleri istedi?

Asıl bunu sormak gerek. Ve kutsallık boyutuyla bir hakkı aramanın bu kutsallığa gölge düşürmeyecek yani ucunda ölümün olmadığı,  farklı bir yolu veya yolları mutlaka vardır. Bu yolların ne kadarı aşındı ki, sonu gelip genç bedenlerin illa, ancak ve mutlaka ölümüne takılıp kaldı?

Esas bunu sorgulamamız gerek.

Biz bu insanların bütün taleplerini yanlış bulabiliriz.Eylem tarzlarını da.Derdimiz bu değil.Asıl sorunumuz bu insanların durumlarının çok kritik bir eşiğe gelmiş  oluşudurBunun da .geri dönüşü olmayan sonuç ve travmlara yol açacak oluşudur.Derdimiz bir an önce bu ölümlerin önüne geçmemiz olmalı.

Onlar öldükten sonra bütün bunların ne anlamı kalacak. Vicdanı kirlenmemiş hangi Kürt, insani açıdan bu ölümlerin bir karşılığı olarak bu hakkı kullanmaya yeltenecek?

Çünkü onlar ölürlerse bu haklarını hiçbir zaman kullanmamış olacaklar. Çünkü onlar giderlerse bu dil ile bir Stran, bir Kılam söylemeyecekler. Kimseye bir daha bir Çirok anlatamayacaklar ki. Asıl isyanım bunadır. Siz ölülerin Kurân okuduklarını veya bir Şarkı söylediklerini hiç duydunuz mu?

Ve diyorum ki:

Kara kurtçuklar kanatlarına üşüşmesin Beyaz kelebeklerin

Bütün civan çocuklar benim yüreğimde

Sıcacık bir bahar güneşinin haleleri arasından süzülerek,

Gökyüzünde raks eden beyaz kelebeklerdir.

Kara kurtçuklar o rengârenk kanatlarına üşüşüp yere savurmasın,

o güzelim endamlarını.

 

Gölgelerinden daha kara despotların

Ölü sevici kindar temrinleri

 Zamansız ölümlere göndermesin

Civan kelebekleri.

 Çalmasın umutlarını ve hayallerini

Uçmaya kurgulu uçarı kelebeklerin.

 

Cansız bedenlerini sarmalayarak

Soğuk ve kara bir toprağın altına gömmesin

Yaşanılası güzel yarınlarını.

 

Ne olur hep birlikte isyan edelim hepimiz

Kelebeklerin bütün katillerine

En asil duygularla isyan edelim.

Kelebekleri vurmasınlar.

Kelebekleri öldürmesinler.

 

Kara kurtçuklar kanatlarına üşüşüp

Ölümün karabatağına gömmesinler beyaz kelebekleri.

Bu mazlum coğrafyanın bahtı kara, yoksul Kürt çocuklarının değil bedenlerinin vahşi bombalarla paramparça, kalleş kurşunlarla delik deşik oluşları. Değil sonu ölüm oruçlarına çıkan açlık grevleriyle en çaresiz bir şekilde yavaş yavaş intihara sürüklenişleri… Pervasız bir zulmün gözlerinden akıttıkları bir damla gözyaşı bile yüreğimin bütün dengelerini allak bullak eder…

Bu nedenle ucu ölüme çıkmayan bir hak arama ve hak istemenin farklı bir yolu veya yolları mutlaka vardır diye düşünüyorum.

Ben anlamampencereleri kalın perdeli karanlık odalarda üretilen stratejilerden. Loş ışıklar altında yapılan politik hesaplardan. Ne güç ve itibarının sarsılacağı, ne kırmızıçizgilerinin yalama olacağı kutsal bir devletim ne de otoritesinin zayıflayacağı kutsal bir ikon veya kültüm var benim.

Bu nedenle ben  anlamam konjüktürün gencecik bedenler üzerinden getireceği kısa günün getirilerinden.

Ben Âdemin, ibrahimin, Nuhun, Musa, isa ve Muhammedin insan için hak olarak getirdikleri bütün hakların kendilerine iadesini istiyorum.

Ve diyorum ki:  Allah, Âdem ve Havvayı bir uyarıyla,  çocuklarını ise adaklarıyla yani kurbanlarıyla sınadı. Sonra babamız ibrahimi sözü ve yüreğiyle yani ismail ile sınadı.

Âdemin çocuklarından olan Habil sınavını güzel bir şekilde verdi. Kabil ise cimrilik ederek sınavı veremedi. Kıskançlık ve hasetten dolayı yeryüzünün ilk kanını akıtarak yeryüzünün ilk kardeş katili oldu. Ve Allah, Eyyubu’da onca zenginliğe rağmen hastalıkla sınadı. Sabırla kazandı sınavını Eyyub peygamber.

Sonra Allah, ibrahimi sınadı. ibrahim güzel bir teslimiyetle sınavı kazandı. İsmaili Allah için kurban etmeye niyetlendi. Sonsuz merhamet sahibi olan Allah kendisi için bile ismailin yani bir insanın kurban edilmesini istemedi. ibrahimi uyardı. Bu uyarı üzerine İbrahim,ismailin yerine bir koç yani bir hayvanı kurban etti.

Biz ise Allahın kendisi için dahi onaylamadığı, istemediği bir şeyi, yeryüzünün en kutsal varlığı olan insanı, kendimiz gibi ölümlü varlıklar için, arızi isteklerimiz, devlet maslahatlarıı veya ideolojiler, kült ve ikonlarımızın maslahatı için kurban seçiyoruz. Bu aciz ve sonlu varlığımızla Allahın iradesini aşarak ondan üstün bir görüntü vermeye çalışıyoruz sanki… Hangi cehennem bizi bu suç için kabul edecek? Doğrusu bilemiyorum.

Dört duvar arasında, pek çok özgürlüğü zaten kısıtlanmış olan bir insanın ölümüne açlığa yatması veya yatırılması onun kurban edilmesiyle eş anlamlıdır. Onun bu haline duyarlılık göstermemek, taleplerini dinlememek onun kurban edilişiyle eş anlamlıdır. Bunun adı hak araması veya bir isyan bile olsa yeryüzünün en acımasız hak arama ve isyan yöntemi olsa gerek. Nitekim Zeynep Çiftçi yazısında şunları yazıyordu:

“Açlık Grevlerini destekleyen “tok” insanlara gelince; eğer bir davada bazılarının ölmesi bazılarının da yaşaması gerekiyorsa o dava adaletsiz bir temel üzerine oturmuştur.

Hiç bir dava birilerinin ölümü üzerinden anlam ve haklılık kazanamaz. Davası ne olursa olsun; bir dava uğruna ölmeyi göze alanlar elbette ki cesur, yürekli insanlardır.

Fakat süresiz açlık grevinde adım adım ölüme giden tutsaklara “pes etmeyin, siz kahramanca bir şey yapıyorsunuz, devam edin!” demek, onlara destek olmak demek değildir. Onlara destek olmak demek; bu eylemi durdurabilecek güçte olanlara çağrıda bulunmak ve baskı yapmak demektir. Kahvaltısını yapıp, ardından açlık grevindekileri kutsamak için söylemler üretenlerin vicdanlarını yoklamaları, samimiyetlerini sorgulamaları çağrısında bulunuyorum.

Yüzlerce insan, ölüm orucunda kritik eşiği aştı, herkesin gözü önünde ölüme doğru gidiyorlar.

Bir yanda; sayıları binleri bulan açlık grevinde ölüme yaklaşmış tutsaklar.

Bir yanda; onları görmezden gelen medya.

Bir yanda; onları duymaktansa ölümlerini izlemeyi tercih eden devlet.

Bir yanda da; onları ne gören, ne duyan, ne de konuşan duyarsız bir toplum. İktidarıyla, muhalefetiyle, medyasıyla, toplumuyla hal-i pür melalimiz.

Hani bir insanın ölümü bütün insanlığın ölümü gibiydi?

Peki ya ölmeyi göze alan mahkûmlar açısından durum nedir?

Gerçekten bu insanlar ölmek mi istiyor?

Ölüm oruçları deyince ilk aklıma gelen isimlerden biridir Behiç Aşçı.

Aşçı, F tipi cezaevlerindeki tecride dikkat çekmek için, 2006 yılında 293 gün süren Ölüm orucu eylemi

Yapmıştı. Aşçı, Yeni Şafak Gazetesi’nden Mehmet Gündem’e verdiği röportajda:

“Ben ölmek değil, yaşamak istiyorum, İntihar etmek isteseydim kendimi camdan atardım, çünkü açlıkla her gün ölüme yürümek, camdan atlamaya göre çok daha fazla acı veriyor. Her ölüm orucu eylemdir ve ben ölmeden eylem bitecek, bende şunları şunları yapacağım diye başlar, hayaller sürüp gider...”  demişti.

Evet, ölüm orucunda olan mahkûmlar ölmek istemiyor, yaşamak istiyorlar ve birilerinin onlar ölmeden bu eylemi bitirmelerini umud ediyorlar…” (*)

 Seydi Fırat ise yaşadığı açlık grevi deneyimlerini şöyle aktarıyor:

Açlık grevinde en yoğun kilo verilen günler genellikle ilk günlerdir. 30'lu günlerle beraber tekrar ve düzenli kilo veriş başlar. 40'lı günler ise artık eşiktir. Doktorlar bilir; açlık grevlerinde önce vücuttaki yağlar enerji kaynağıdır ve ilk olarak onlar gider. Sonra sıra kaslara gelir. Kaslar erimeye başlar. Vücut yeterince enerji üretemediğinden 40'lı günlerde ise organlar iflas etmeye başlar. Vücut gerekli olan enerjiyi beyinden sağlamaya başlamıştır artık.

İşte Wernicke Korsakoff diye bilinen hastalığın ölüm oruçlarındaki seyri de budur. Önce beden sonra bedenle beraber organlar ve beyin tükenir. Artık geri dönülemez noktaya gelindiğinde ise bedende ve beyinde hasarlar kalır. Kimileri ömürlerinin geri kalanı boyunca denge problemi yaşar ve yürüyemez, kimileri ise bedensel problemlerin yanı sıra zihinsel problemler yaşar son 10 yılını hatırlayamaz mesela.[1]

50'li günlere gelindiğinde geri dönülmez bir yola girilmiştir artık. Vücut kendisini tüketmeye başlamıştır. Direnişçilerin bazıları yataklarından kalkamaz duruma gelir. Artık eskisi gibi su içemez, şeker alamaz duruma gelirler. Vücut kabul etmemeye başlar. Dışarıdan baktığında, dokunduğunda görür, hissedersin; kurudur artık derileri, bir kâğıt, ince bir zar gibi gergin ve hassastır. Isladığımız havlularla vücutlarını siler, incitmekten korkarak hafif hafif masajlar yapardık. 50'li günlerin sonlarına doğru yatakta hareket etmek bile zorlaşmaya başlar. Bu ayrı bir zorluktur direnişçiler için çünkü hep aynı pozisyonda kalmak da zordur. Tüm kemiklerini, hissederler. Vücutlarındaki her bir kemik, bir saban olmuş artık erimiş olan bedenlerine batmaktadır.  Bu yüzden belli aralıklarla ve oldukça dikkatli bir şekilde vücutlarını yatakta çevirmek gerekmektedir. Ya tecrittekiler ne yapacak?

Şimdi 40'lı günlerdeyiz. Geri dönülmez günlerin eşiğindeyiz. Açlık grevindeki mahpusların tecrit edildiği, kendilerine B vitamini verilmediği yönünde bilgiler ulaşıyor hapishanelerden dışarıya. Açlık grevi, ölüm orucu mahpusların son çare olarak başvurduğu bir direnme yöntemidir. Artık başka çare kalmadığında başvurulan yöntemdir. Bu nedenle bu yöntem üzerine tartışanlar dahi tartışmayı bir kenara bırakıp talepler üzerine, açlık grevlerinin uzlaşmayla sonuçlanabilmesi üzerine düşünmeye başlamalıdır. Çok geç olmadan...”  (**)

Çünkü sayıları 700’ü bulan insan, hepimizin gözlerinin önünde gözlerimizin içine bakarak, an be an ölüme gidiyor. Ve hiç kimsenin kılı kıpırdamıyor. Tam tersine bazılarımız belki farkına varmadan onları bu işi sonuna kadar götürmeleri için cesaretlendiriyoruz. Sonu ölümle biten bir hak arayışının veya eylemin bunu yapan açısından nasıl bir anlamı olacak? Doğrusu anlam vermek çok zor.Belki birilerimiz sırf ayıbını örtmek için onlara şehid diyecek… Ama bu aşamaya girmiş insanlara olan hürmetimden dolayı bu tartışmaya girmeyeceğim.

Bu nedenle, İçinde vahşi bombalarla parçalanan bedenlerin, kahpe kurşunlarla delik deşik edilmiş civan bedenlerin olmadığı; ölüm oruçları, açlık ve sefaletler sonucu bir elif kadar süzülmüş, kemikleri harf harf hece hece okunabilen canların, an be an intihara sürüklenen fidanların olmadığı. Başı dik ve zalimin, gaddarın yüreğine yumruk gibi oturabilecek bir hak arama ve isteme yolu mutlaka vardır. O yolları yürümeden, intihara yol açabilecek yöntemlere girişmenin mantıklı olamayacağına olan inancımı ifade etmek isterim.

Yeterki bu canın bize bir emanet olarak verildiğini, üzerinde ne bizim ne de bir başkasının tasarruf hakkının olmadığı gerçeğini hatırlayabilelim. Bu cana farklı yol ve yöntemlerle kıymak isteyenlere karşı özgürce isyan edebilme gücümüzü ortaya koyabilelim…

Ve tekrar ediyorum. Ölüme yatan tek bir insanı dahi ikna edip bundan vazgeçirebilirsem dünyanın en mutlu insanı ben olurum. Hele bu ölüm bir zulüm ve haksızlığa karşı bir isyan ölümü ise bu mutluluğumu daha da artar.

04.11.2012

--------------

(*) Zeynep çiftçi-Adil medya -Açlık Grevleri ve Üç Maymun-23.10.2012.www.ufkumuz.com

(**) Seydi Fırat- Ölüm Orucundaki Beden Neler Yaşar? 26.10.2012.www.ufkumuz.com

[1] Seydi Fırat-1982, 1984 ve 1996 Ölüm Oruçlarında yaşanan süreç böyle gelişmişti. 2000 yılında başlayan Ölüm Orucunda ise B vitamini kullanıldığından, beden enerjiyi beyinden değil, dışarından alınan B vitamininden karşılamaya başlamış ve organların iflas ettiği süreç daha da uzun bir zamana yayılmıştı. 

UFKUMUZ.COM

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.