1. YAZARLAR

  2. Oral Çalışlar

  3. Ölüm oruçları ve Öcalan'a tecrit
Oral Çalışlar

Oral Çalışlar

Radikal
Yazarın Tüm Yazıları >

Ölüm oruçları ve Öcalan'a tecrit

A+A-

 

Çabaları başarısızlıkla sonuçlanmış bir görüşmeci olarak, neler yapılabileceği konusunda, kara kara düşünüyorum.

Hangi ülkede ölüm oruçlarının bir tarihi var? Bizim ülkemizde var. Ülkemizin 1990’lar sonrasının tarihine kısaca bir göz atalım.

1996 ve 2000’de, iki ölüm orucunun yakın takipçisi oldum, ölümleri engellemeye çalışan grubun örgütlenmesinde aktif rol oynadım. Her iki süreçte de felaketi önleyemedik, genç insanların ölümüne engel olamadık. 1996’da 60. günden sonra 12 genç insan yaşamını yitirince bir protokol imzalandı. Bizler de bir baskı grubu olarak protokolde yer alan koşulların takipçisi olacağımıza söz verdik.

Ne yazık ki takip ile başa çıkamadık. 2000 yılında, yeniden ölüm orucuna başlayacaklarını açıklayan tutuklu ve mahkûmların davetiyle Bayrampaşa Cezaevi’ne gittim. Engel olmak istedim. Siyasi ortama bakarak kötü şeyler yaşanacağını düşünüyordum.

60. günden sonra yeniden bir çözüm üretebilmek amacıyla harekete geçtik. Bir uzlaşma sağlanamadı ve 20 cezaevine birden operasyon düzenlendi. Bugün Ergenekon davasından yargılanan bazı jandarma komutanlarının o vahşi operasyonda etkili rol aldıklarını biliyoruz. Operasyonda 30’dan fazla insan yaşamını yitirdi. İstanbul Bayrampaşa Cezaevi’ndeki kadınlar koğuşu gazlı bombalarla yakıldı. Bir kısmı ağır yanıklarla kurtulurken bir kısmı hayatını kaybetti. 
Medya, yalan ve yanıltıcı yayınlarla ‘operasyoncular’ın vahşi katliamına ortak oldu. Medyanın o günlerdeki felaket tutumunu, yıllardan beri, fırsat bulabildiğim ölçüde, köşemde hatırlatmaya çalışıyorum. Birçok köşe yazarı, tutuklu ve hükümlülerin nakledildiği F tipi cezaevlerinin ‘5 yıldızlı otel konforu’nda olduğunu yazdı. Onlardan bazı isimlerin şu an Silivri Cezaevi’nde tutuklu veya cezaevi koşullarını köşelerinde eleştirmekte olmaları ise, kaderin bir cilvesi olarak değerlendirilebilir.

40. gününü geçen bir ölüm orucuyla karşı karşıyayız. Ölüm sınırına yaklaşılıyor. Sayının giderek arttığı bir direniş bu. Devletin bazı adımlar atmasını istiyorlar. Bu kez konu eski ölüm oruçlarından farklı olarak tamamen Kürt meselesinin bir parçası olarak yürüyor. Geçmiş ölüm oruçlarına PKK’lılar katılmamıştı. Ölmeye yatanlar, Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılmasını istiyorlar. Anadilde savunma ve anadilde eğitim talebinde bulunuyorlar. Cezaevlerindeki koşulların insani hale getirilmesini istiyorlar. Şu ana kadar BDP dışındaki partilerden ve hükümetten pek bir ses çıkmadı. Medyanın büyük bir kesiminin de olaya seyirci kaldığını görebiliyoruz.

Çabaları başarısızlıkla sonuçlanmış deneyimli bir görüşmeci olarak, neler yapılabileceği konusunda, kara kara düşünüyorum. Hükümet ilgisiz kalmayı tercih ediyor. İlgilenmesi için bir kamuoyu baskısı yaratılmalı. Sonra da görüşmelere başlanmalı. Öcalan’ın sorunun çözümünde rol oynayabileceğini düşünmeyi sürdürenlerdenim. Hâlâ tecrit kaldırılmış değil. Sanki kaldırılıyormuş gibi bir hava yaratıldı. Kardeşi, “Ben ağabeyimle görüşeyim, sorunun çözümüne faydası olur” dediğine göre, ailesine bile tecrit uygulandığı anlaşılıyor. Sorunun çözümü için yararlanabileceğimiz önemli olanakları görmemek -ki bana göre Öcalan da bu olanaklar arasında değerlendirilebilir- çözüm istemeyenlere özgü bir refleks. “İmralı’yla görüşülebilir” diyen Başbakan var. Ölüm oruçları konusunda ve “Tecrit kalksın” talepleri karşısında neden sessiz kalıyor? Kolayca kabul edilebilmesi mümkün olan insani taleplerin, ölümlere yol açmaması için hepimizin bir şeyler yapması gerek.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.