1. YAZARLAR

  2. Muhsin KIZILKAYA

  3. Ölüm meleğiyle randevu
Muhsin KIZILKAYA

Muhsin KIZILKAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

Ölüm meleğiyle randevu

A+A-

11 Ekim’de, Diyarbakır Mardinkapı Mezarlığı’ndaki mezarı başında, ölümünün üçüncü yılında andığımız Kürt edebiyatının kurucu yazarlarından Mehmed Uzun’un elinde gördüm ilk kez Guastave Flaubert’in “Üç Öykü” kitabını. Hayatının son demlerini yaşıyordu Uzun; eline geçen her şeyi okuyor, her yeni kitaba sanki sonsuza kadar yaşayacakmış gibi veya biraz sonra ölecek de geç kalacakmış gibi sarılıyor, bütün o edebi metinleri hayata tutunmanın, kansere direnmenin bir aracı olarak kullanıyordu. Oysa “ölüm meleği” yanında yöresindeydi, attığı her adımda, aldığı her solukta ona varlığını hissettiriyor; o da meleğe melek muamelesi yapıyor, “bütün melekler birbirine benzer, onlardan insana kötülük gelmez” diyerek hiç ölmeyecekmiş gibi kitap okuyordu. Mehmed’e benzer bütün “kitap kurtları”nın en büyük korkusudur; ölüm Allah’ın emri de, ölümden sonra çıkacak o kitaplar yok mu? İşte onlara çare yok! Hiçbiri okunmayacak ölümden sonra.

Her kitap bir hatıra

Küçük kitap Can yayınlarının arasından yeni çıkmıştı. Kırılacak değerli bir eşya gibi tutuyordu elinde kitabı. Daha önce okunmuşsa eğer bir kitap, yıllar sonra tekrar eline geçtiğinde, yıllar öncesinde o kitabı okurken yaşadıkların, anılara dönüşüp o kitabın sayfalarına yayılır; kitabın kapağında bazen gözyaşlarının izini, bazen de hiç unutmayacağın bir anın resmini görürsün. Her okunmuş kitap yaşanmış bir hatırayı canlı tutar.

Mehmed Uzun, 1987 kışıyla 1988 baharını Paris’te geçirdi. Bir yandan, daha sonra benim “Yitik Bir Aşkın Gölgesinde” adıyla Türkçeye çevirdiğim “Siya Evînê” romanını yazıyor, bir yandan da orada Fransızca öğreniyordu. Kitap okumadığı, dersi olmadığı zamanlarda da halen Paris’te yaşayan, şu anda dünyanın yaşayan sayılı ressamları arasında gösterilen, Kürtdağlı Remzi’nin atölyesine gidip geliyor. Gerisini Mehmed Uzun’dan dinleyelim:

Paris’ten Diyarbakır’a

“Ortak dostlarımız vardı Remzi’yle. Onlardan biri 19 yüzyıl Fransız yazarlarından Guastave Flaubert’di, ikimiz de büyük bir zevkle okuyorduk onu. Remzi’ye göre Flaubert güzel sanatların timsaliydi. Sanat sevgisi, yaratıcılığın coşkusu, çalışma azmi, ayrıntı tasviri, insani mesajlar... bunların tümü Remzi için vazgeçilmez kurallardı, hepsini Flaubert’den öğrenmişti. Remzi yazarları, ressamları, öteki alanların sanatçılarını ailesinin birer ferdi sayıyordu. Yaratıcılık esastı. Dünya uygarlığına yeni bir eser kazandırmak temel kuraldı. O eser bir roman, bir tablo veya bir müzik parçası olabilir, fark etmezdi. Önemli olan dolu dolu, işe yarar bir hayattı. Remzi’nin o zamanlar bana hediye ettiği Gustave Flabuert’in ‘Trois Contes’ (Üç Öykü) adlı kitabı hala durur kütüphanemde. Kitaptaki üç öykü Flabuer’in ustalığının en önemli örnekleridir. Öreğin ‘Basit Yürek’ hikayesini yazmak için altı ay üzerinde çalışmış. 1876 kışında hikayenin fikri şekilleniyor kafasında, bahar aylarında da yazmaya başlıyor. Ama hikayeyi yazmak için, hikayenin geçtiği mekanlara gidiyor sürekli; Pont-L’Eveque, Trouville, Honfleur gibi yerlere. Yaklaşık altı ay boyunca bölgede kalıyor, geziyor, insanlarla konuşuyor, yiyip içiyor, düşünüyor, bol bol okuyor ve en sonunda yazmaya başlıyor hikayesini. Hikayesini yazarken şunları söylüyor; ‘anılar deryasına dalmışım, düşlerin hayallerin...’ Remzi de, ‘İnsan hayallerin, düşlerin akıntısına kapılmadan iyi bir eser yaratabilir mi?’ diye sorardı.” (Mehmed Uzun, Ölüm Meleğiyle Randevu, İthaki Yayınları)

İşte ölümüne birkaç gün kala Mehmed Uzun’un elinden düşürmediği, Samih Rifat’ın olağanüstü çevirisiyle Can Yayınları arasından çıkmış olan Gustave Flabuert’in “Üç Öykü” kitabı, yazara gençlik yıllarının o muhteşem Paris’inin iki mevsimini yaşattığı için olsa gerek ölüme giderken elinden bırakmadığı kitap oldu; bunu şimdi bu yazıyı yazarken fark ediyorum.

Diyarbakır’da; bugün yarın gideceğini, “ölüm meleğini” daha fazla bekletemeyeceğini bilen Mehmed Uzun, son yolculuğa çıkmadan önce bir kez daha Paris’te geçen o bahar aylarının coşkusunu yaşamak istemiştir mutlaka o kitabı büyük bir heyecanlı elinde tutup, hararetle bana da tavsiye ederken.

Üç Öykü’ün stiran’ı

Ölümünden sonra hemen okuyamadım. Uzun bir süre beklettim kitabı; geçen gün kütüphanemde eşelenirken elime geçti. Rahat bir koltuk buldum okumaya başladım. Yazıldığı tarihten bugüne edebiyat dünyasının en çok konuşulan kitaplarından birisi olan “Üç Öykü”nün ikinci öyküsünü okurken, daha önce bu hikayeyi bir yerlerden bildiğimi değil, çocukluğumdan beri hikayeyle haşır neşir olduğumu, aynı hikayeyi defalarca başkalarına anlattığımı, hikayenin “stiran” halini yıllar önce Kürtçe müzik yapan bir gruba öğretip şarkının dünyanın dört bir yanına yayılmasına vesile olduğumu anladım ve hayretler içinde kaldım. Edebiyatın evrenselliği böyle bir şey olsa gerek... Bir efsane bazen bir Kürt çobanın kavalında, bazen de Flaubert gibi bir yazarın kaleminde aynı tadı veriyor işte.

Flaubert ve Mem Abbasi

Flaubert’in kitabındaki ikinci hikayedir “Konuksever Aziz Julien Söylencesi...” Hikayenin kahramanı Julien, bir şatoda büyümüş bir çocuktur. Avcılık merakı onu çöllere düşürür, evden uzaklaşır, türlü maceralardan sonra varlıklı bir ailenin kızıyla evlenir. Annesi babası yıllar yılı onun arar, yine türlü maceralardan sonra izini bulurlar. Evini bulur, oğullarına misafir olurlar. Ancak oğlan evde yoktur. Yatma vakti geldiğinde, gelinleri yatağını verir annesi babasına. Julian geç bir saatte gelir eve; karısını özlemiştir. Gece yarısı karanlıkta yatağına girer. Elini uzatır, karısının yüzü yerine bir erkeğin sakalları gelir eline. Hiddetlenir, deliye döner, hançerini çeker, yataktaki karısının aşığına vurmaya başlar; bir hançer darbesi aşığına, bir darbe karısına... ikisini de delik deşik eder. İkisini de öldürdüğüne emin olunca arkasına döner; gürültüye uyanmış olan karısının hayaletini görür karşısında. Oysa gördüğü hayalet değil gerçek karısı, öldürdükleri de annesiyle babasıdır.

Benim “Çar Newa” müzik grubuna verdiğim, onların da “Dergûş” albümünde okuduğu, çocukluğumdan beri Guzereş köyünde yapılan bütün düğünlerde söylenen, Hakkari’de hemen hemen herkesin bildiği, hikayesi dilden dile dolaşan “Mem Ebbasi” “stiran”ı şöyle başlıyor:

“Hay hay hay Memo, Mem Ebbasi Ebasi

Jaro dilo memo, Mem Ebasi, Ebasi

Hay hay hay Memo, kurtekê ser kirasî

Jaro dilo memo, day korebû ne niyasî”

(Hay hay hay Memo, Mem Abbasi, Abbasi

Vay zavallı Memo, Mem Abbasi, Abbasi

Hay hay hay Memo, yeleği gömlek üstü

Vay zavallı Memo, annesi kör olsun tanıyamadı)

“Stiran” bu minval üzere uzar gider. Türkü bir annenin ağzından yakılmış. Annesi katili olduğu oğluna ağıt yakıyor. Ağır halay eşliğinde söylenir, bir ayine benzer halayı. Sallanır kol kola govende duranlar, ağır ritmine bir hüzün eşlik eder.

Flaubert’in hikayesine çok benzer Mem Abbasi’nin hikayesi. Memo, annesinin biricik oğludur. Babasız büyümüş, annesinin her şeyidir. Büyütür annesi onu, evlenme çağına gelir, akrabadan bir kız bulur, oğlunu evlendirir. Fakat kadere bakın ki, evlilikten hemen sonra Memo’nun yoluna gurbet çıkar. Bazıları askere, bazıları ise çalışmaya gittiğini söyler, ne önemi var, Memo evden ayrılır işte. Gurbet zalimdir, her zaman dönüş yoluna izin vermez. Uzar, aradan yıllar geçer, Memo’nun ölüm haberi köyüne, annesine, karısına ulaşır. Taziyeye otururlar, Memo’nun acısıyla baş etmede güçlük çeker annesi, gelinini onun yerine koyar, oğlunun kokusunu üzerinde taşıyor diye gözü gibi bakar ona. Hikayenin güzelliğine bakın ki, günün birinde Memo’nun gurbet günleri biter, köyünün yoluna düşer, aradan yedi yıl geçmiştir, bir gece yarısı evine gelir. Yaşlı annesi uyuyor, sabah vakti ona sürpriz yaparız diye karısına uyandırmamasını söyler. Yatağına girer, karısına sarılır uykuya dalar. Sabahın seherinde annesi namaza kalkar, ibriğini doldurur, her sabah yaptığı gibi oğlunun yadigarına bir göz atar, bir ne görsün, gelininin koynunda bir yabancı adam yatar. Deliye döner, kapının önünde her daim hazır beklettiği mızrağı kapar, ağız üstü yatmakta olan gelininin aşığının sırtına mızrağı var gücüyle saplar. Bir aşığına, bir gelinine... İkisini de öldürdüğüne emin olduktan sonra adamı sırt üstü çevirir, mızrak darbeleriyle delik deşik ettiği adam biricik oğlu Memo’dur.

Oturur ağıt yakar. O ağıt bize ulaşır, hala Hakkari’de düğünlerde söylenir.

Acı her dilde aynı

Flaubert’in hikayesinin kahramanı anne baba katili Julian, acısını dindirmek için koşar, büyük bir coşkuyla bir cüzamlıya sarılır, onun içinde adeta kaybolur. Hikayenin sonunda, bu hikayeyi bir kilise vitrayından aynen kopya ettiğini söyleyen Flaubert, böylesi bir finali kendisi mi buldu, yoksa o vitraydaki özgün hikayede bu final var mıydı, bunu büyük üstattan başka hiç kimse bilemez; ama Hakkari’de söylenen Mem Ebbasi hikayesinin finalinin bu kadar güçlü olmaması, sözlü gelenekle yazılı kültür arasındaki en önemli fark olmalı. Orhan Pamuk’un “Kara Kitap”ın finalinde edebi bir oyunla yarattığı kurmaca karakteri İbn Zerhani’nin sözüne gitmek tekrar farz oldu:

“Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz, yazı hariç...” der üstat.

Orhan Pamuk bu söze şunu ekler:

“Evet, yazı hariç, tek teselli yazı hariç!”

muhsink63@gmail.com

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.