1. YAZARLAR

  2. Muhsin KIZILKAYA

  3. Ölüm kurtuluştur bazen!
Muhsin KIZILKAYA

Muhsin KIZILKAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

Ölüm kurtuluştur bazen!

A+A-

Şu anda İsveç’te yaşayan Avukat Hüseyin Yıldırım, tekmil hikayesini Taraf gazetesinde Neşe Düzel’e anlattı. 26 Temmuz Pazartesi günü ilk bölümü yayınlanan mülakattan bir bölümünü, Yazar Muhsin Kızılkaya “PKK nasıl bu kadar güçlendi?” sorusunu soranlara belki ufak bir cevap olur diye söyleşiyi çok az değişikliklerle hikayeleştirdi.

Kapalı bir aracın içinde, demirden bir kafes yapmışlardı, o kafesin içindeydim; aracın adı Ringo’ydu ve Diyarbakır Cezaevi’ne doğru yol alıyorduk. Sonbahar bütün hüznüyle hüküm sürüyordu dışarıda, o gün Atatürk’ün ölüm yıldönümüydü ve kelimenin kifayetsiz olduğunu biliyorum ama başka bir kelime gelmiyor aklama; ben tamamen bitmiştim! Cezam kesilmiş, yanımda zebaniler, cehenneme doğru gidiyordum bu bitkin halimle. Evet, beni bitirmişlerdi. Yedi gün boyunca işkence yapmışlardı emniyet müdürlüğünde. Devletin, Dersim’e “medeniyet dersini” vermeye karar verdiği yıl, kurşun sesleri arasında açmıştım gözlerimi dünyaya. Katliamdan sağ kurtulmuş ender çocuklardan biriydim. Talih yardım etmiş, hukuk okuyup avukat çıkmıştım.

12 Eylül’de gözaltına alınan herkesin davalarına giriyordum. Siyasi fikir ayrılığı gütmeden, bütün mağdurlar müvekkilimdi. Darbeden sonra sadece oturduğum Elazığ’da değil, Diyarbakır, Konya, Ankara-Mamak başta olmak üzere her yerde duruşmalara giriyordum. Vaktimin büyük bir kısmı şehirlerarası otobüslerde geçiyordu. Duruşmalarda korkunç manzaralarla karşılaşıyordum. Müvekkillerim duruşmalara gelirken ayakta duramıyorlardı, mahkemeler buna göz yumuyordu.  Dolmuştum, bu duruma isyan ediyordum. Müvekkillerimin arasında Mehdi Zana, Şerafettin Kaya, Selim Dindar gibi herkesin bildiği simalar da vardı. O yüzden idam fermanımı kendi elimle imzalamıştım.

Bana kurulan tuzağın farkında olmadan, Diyarbakır Cezaevinde yatan bir müvekkilimi görmeye gittim bir gün. Kimliğime bakıp beni Birinci Şube’ye götürdüler. Kod adı “Tuncelili Hüseyin” olan Kığılı bir öğretmeni arıyorlardı; işte Tuncelili Hüseyin karşılarındaydı! Masumiyetim anlaşılıncaya kadar, şimdiye kadar girdiğim bütün siyasi davaların hesabını benden soracaklardı.

Böyle yanlışlıklar olur mu hep?

Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Birinci Şube’den içeri girer girmez, hiçbir şey sormadan gözlerimi bağladılar; çarmıha gerili şekilde tavana asıp elektrik verdiler. 1981 yılının 17 Ekim günü olmalı, tarihler beynime mıh gibi çakılmış. Bulunduğum yeri insan çığlıkları doldurmuştu. Her odadan feryatlar yükseliyordu. İşi güvenliğimizi sağlamak olan güçler, ellerine insanoğlunun icat ettiği bütün işkence aletleri geçirmiş, gencecik insanlara cehennem azabı yaşatıyordu.

Çığlıkları bastırmak için radyonun sesi sonuna kadar açılmıştı. Kenan Evren’in sesi,  feryat eden insanlarını sesine karışıyordu. “Türklerin geleneğinde işkence yapmak yoktur,” diye bağırıyordu paşa radyoda. Duyduğum son ses Evren’in sesi oldu, kendimden geçmişim. Bu durum ne kadar sürdü bilmiyorum. Zamanın önemi yoktur böylesi anlarda; zamanı, mekanı, varoluşu her şeyi unutursun. Belli ki aradan birkaç gün geçmişti, gözlerim hala bağlıydı. Vücudum ateşler içinde, yanıyordum, yeni biri girdi odaya. Gelip karşımda durdu ve;

“Merhaba Hüseyin,” dedi. Yetkili birisi olduğu her halinden belliydi. Gördüğüm eziyet sinirlerimi laçka etmişti; gergindim. “Neden gözlerimi açıp benimle öyle konuşmuyorsun, yoksa benden korkuyor musun,” dedim. “Hüseyin Bey, siz Tunceliler neden devletinize bu kadar büyük bir düşmanlık besliyorsunuz, merak ediyorum,” dedi. “Onlara ne verdiniz ki, ne istiyorsunuz, yaptığınız katliamı unuttunuz galiba,” dedim. Cevabım, yüzüme bir tokat olarak dönmedi. Sesine babacan bir ton verdi ve “Böyle yanlışlıklar olur, şimdi emir veriyorum, seni serbest bıraksınlar, “dedi ve gitti.

Bir iki saat sonra birisi kolumdan tutup beni ayağa kaldırdı, gözbağımı çözdü. Kızıl suratlı, haki kıyafetler içinde, iriyarı biriydi. Başımı tuttu, yüzümün ortasına bütün gücüyle bir yumruk indirdi. Ön dişlerimin tümü ağzıma düştü. Saçlarımdan tutup kafamı duvara vurmaya başladı, başımdan akan kan duvara yapıştı. Sürükleyerek klozete doğru götürdü. Kafamı klozetteki pisliğin içine sokup üstüme sifonu çekmeye başladı. Nefessiz kaldığım anda da kafamı geri çekiyordu. Başımdan aşağı akan şey pislik miydi, kirli su muydu, yoksa kendi kanım mıydı bilmiyorum, hepsi birbirine karışmıştı. Bu zulüm yedi gün sürdü. Bir doktor getirip gösterdiler beni, “hastaneye götürün” dedi doktor, götürmediler. Bu kez de işkencenin izleri az da olsa silinsin diye beş gün daha orada beklettiler. Ardından hakim karşısına çıkardılar. Hakim hiçbir şeyi sorgulamadan tutuklama kararı verdi benim için.

Diyarbakır cehennemine doğru yolculuğum böyle başladı işte. Cezaevinin önünde demirden kafesin kapısı açılınca, gözüme ilk ilişen, cezaevinin iç güvenlik amiri, elleri parkasının cebinde, adını duyanların iliklerine kadar kaskatı kesildiği Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran oldu. Belli ki beni karşılamaya gelmişti. Onu görünce yılgınlık göstermeyeyim diye, ellerim kelepçeli, basamakları kullanmadan atladım arabadan. Yaralıydım, yere düşünce böbreklerim ağzıma geldi sanki, ama hissettirmedim bunu ona. Bana doğru bir iki adım attı:

“Sen kimsin yahu?” dedi. / “Beni iyi tanıyorsun,” dedim. / “Niye geldin buraya?” / “Tutuklandım.” / “Peki, burası neresi, biliyor musun?” diye sordu. / “Burası, yiğidin harman olduğu yerdir,” dedim. / Topukları üzerinden döndü. Yan yana esas duruşta, put gibi duran asker gardiyanlara gülerek şu emri verdi: “Haydi aslanlarım, avukat beye güzel bir helva yedirin bakalım.”

Beni, dört duvarına hücreler dizili, ortası açık, dört katlı büyük bir salona götürdüler. Açık alanın orta yerinde lağım akıyordu. Demir parmaklıklı hücrelere merdivenle çıkılıyor. Hücredekiler birbirini görmüyor, ama açık alanda dolaşan işkenceciler hepsini görüyor. “Soyun” emrini verdiler, soyundum, “donunu da çıkar” dediler, çıkarıp birisinin yüzüne fırlattım. Beş kişi ellerinde kalaslarla “Allah, Allah,” diyerek üzerime çullandı. Sonra iki elimden tutup beni lağımın içinde sürüklediler. Birisi kafamı bacaklarının arasına aldı, ötekiler vurdular, vurdular. Nereye vuracaklarını çok iyi biliyorlardı, sinirler nereden geçer, neresi daha çok acıtır biliyorlardı, sanki hepsi eğitimliydi. Ağzımın içinde bir şey büyüdü, ciğerlerim beni boğuyordu, kendimden geçmişim.

Baygınlık ne kadar sürdü bilmiyorum, ayıldığımda elbiselerim yanıyordu. Beni götürüp sırtüstü o ateşe yatırdılar. Vücudum yanıklar içinde duvar dibinde bir makaraya doğru sürüklediler. Makaraya bir ip sarılıydı, ipin ucunda bir kalka vardı. Halkayı cinsel organıma geçirip çekmeye başladılar. Onurum, haysiyetim o makaraya dolanmış, cehennem zebanilerinin oyuncağı olmuştum. Yalvarmaya başladım, “ne olursunuz kafama bir kurşun sıkın,” dedim. İpe sıkı sıkıya sarılmıştım. İpi bırakayım diye ellerime sopalarla vuruyorlardı. Bütün parmaklarım teker teker kırıldı. Sonunda içlerinden bir onbaşı merhamete geldi, “bu kadarına ben yokum,” dedi, üzerime abandı, daha önce insan dışkısıyla doldurulmuş beşinci hücreye götürüp beni pisliğin içine attılar.

O haldeyken bilincin bin bir oyunuyla baş etmek en zor olanıdır. Aniden bir gerçeğin farkına vardım; yaşayan varlıklar içinde en dayanıklısı insanmış meğer. Gecenin bir vakti, o merhametli asker beni pisliğin içinden sürükleyerek kuru bir yere götürdü. Bir sigara yakıp yerleştirdi dudaklarımın arasına. O gencecik çocuk, benim meleğimdi şimdi, yüzü o kadar masum geldi ki, sarılırsam beni buradan gökyüzüne uçuracakmış gibi geldi bana. Ama öyle olmadı, gitti o, yapayalnızdım yine.

Sabah oldu yine geldiler. “Ulan bu avukat yerini beğenmedi galiba,” diyerek tekrar lağımın içine sürüklediler. Artık acı hissetmiyordum, vücuduma inen darbeler göğsümü tıkıyor, bağırmama engel oluyordu. Kendime geldiğimde ayaklarımdan kapkara bir kan akıyordu. Artık benim olmayan ayaklarımı kendime doğru çekip anne karnındaymış gibi uzandım betona. O anda ne annemi, ne akrabalarımı, ne şehrimi, ne arkadaşlarımı, ne dışarıdaki hayatı, hiçbir şeyi özlemiyor, hiçbir şeyi görmek istemiyordum. Allahtan istediğim tek şey, o an, o saniye canımı almasıydı. Allah’ım canımı al ve kurtar beni bu azaptan! Ama o pislik dolu hücrede, kediden büyük farelerle birlikte geçirdiğim dört ay boyunca Allah canımı almadı, tam tersine beni bir sınava tabi tuttu, yarattığı varlığın ne kadar dayanıklı, ne kadar ölüm karşısında inatçı olduğunu göstermek istiyordu sanki bana. Her geçen gün zayıflıyordum, ben kilo kaybettikçe Esat Oktay, “Şişmanlamışsın lan avukat,” diye dalga geçiyordu gevrek gever gülerek. Bütün parmaklarımı kırdılar, çenem ortadan ikiye bölündü. Dizlerim sakatlandı. Tedavi olmadan, kendi kendine kaynadı kemiklerim zaman içinde. O meleğim var ya, o merhametli asker, kendi yemeğinin bir kısmını gizlice bana getiriyordu her gece, ceplerinden et parçalarını çıkarıyor, bazen de çorba aşırıyordu, bana olan bitenlerden haberler veriyordu bir de, “Uluslar arası Af Örgütü senin için ayağa kalkmış,” diyor, yaşama azmi veriyordu.

Ahmet Türk, Nurettin ve ben...

Dört ay sonra beni foseptik çukurunun içinden alıp koğuşa götürdüler. Ahmet Türk ve Nurettin Yılmaz da o koğuştaydılar. İkisi de milletvekilliği yapmıştı. Bir gün Ahmet Türk’ü, ranzaya dayanmış gözyaşı dökerken gördüm, “Ahmet Bey üzülmeyin, ölümden öte yol var mı?” dedim. Benim kadar zayıf, güçsüz düşmüş Ahmet Bey, “Ben yaptıkları işkenceye üzülmüyorum. Küfürleri ağırıma gidiyor... çok pis küfrediyorlar,” dedi. Havalandırmanın lağımı taşmıştı. Üçümüze birer süpürge verdiler, önde Nurettin Bey, araksında ben, en arkada Ahmet Bey... Süpürgeleri tüfek gibi omzumuza aldık, uygun adım gittik, lağımı temizledik. Aynı vaziyette dönerken, karşımıza kısa boylu bir onbaşı çıktı, durup “ulan bu ib...e gıcığım ben,” dedi ve havaya uçarak Nurettin’ın göğsüne bir tekme indirdi, Nurettin bana, ben Ahmet Bey çarptım, yere yığıldık.

Sonra bir gün meleğim yine geldi, “Ankara’da senin yaşatılmanla ilgili emir gelmiş, Ankara’dan gelen bir doktor seni muayene edecek,” dedi. Perdenin gerisinde soyundum, doktor beni bu halde görünce korktu. “Bu, burada mı bu hale geldi?” diye sordu oradaki görevlilere, kimseden ses çıkmadı. Hakim karşısına çıktım sonra. Hiçbir örgüte üye değildim, hiçbir yasadışı faaliyetim olmamıştı. Tek suçum, mağdurların davalarına avukat olarak girip işkencecilerle uğraşmamdı. Serbest bıraktılar.

Diyarbakır cehennemine 75 kilo girdim, 11 ay sonra 43 kilo olarak dışarı çıktım. Doğruca anama gittim, çok özlemiştim onu. O da beni... Eve gittim, anam kapıda karşıladı. Beni tanıyamadı. “Hüseyin’imi serbest bırakmışlar oğlum, beni ona götürsene,” dedi. “Hüseyin çarşıda ana, hadi seni ona götüreyim,” dedim. Koluna girdim, yürümeye başladık. Ayaklarım yara içinde, bütün kemiklerim kırık, yaralarım hala taze, yürüyemiyorum; yaşlı anam benden daha hızlı yürüyor, oğlunu görme heyecanı işte... Geride kalınca dönüp, “Ne o oğlum, niye yürümüyorsun, hasta mısın yoksa?” diye sordu. Bir şeyler geveledim yürüyerek çarşıda birikmiş kalabalığın içine girdik. Anam hala oğlunu arıyor kalabalığın içinde. İçlerinden biri, “Aradığın oğlun, kolunda teyzeciğim,” deyince durup yüzüme baktı. “Uyyyy” diye bir çığlık atıp tırnaklarını yüzünü geçirdi.

Sonra avukatlık yapmaya devam ettim. Benim çıktığım cehennemde açlık grevinde ölen bir sürü müvekkilimin cenazesini toprağa verdim. Uslanmamıştım. Bir gece iki tanıdık hakim geldi büroma: “Senin hakkında yeni kararlar alındı,” dediler. O gece Diyarbakır’ı terk ettim. Önce Şam’a, oradan da Baka Vadisi’ne gittim. Abdullah Öcalan’ın yanına götürdüler...

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.