1. YAZARLAR

  2. Azad SERHILDAN

  3. ÖLÜM GERÇEĞİ
Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

ÖLÜM GERÇEĞİ

A+A-

Cebri bir olgu olarak canlı organizmanın en trajik anını oluşturan ölüm fenomeni, dışsal bir güç tarafından sistematize edilip yürürlüğe konulan ve içe nüfuz etme şeklinde beliren umumi özellikte bir yerinden kımıldama halidir. Sınırlı iradenin sınırlılığını kullanamayıp sonsuz iradenin hâkimiyetinde çaresiz bir biblo rolüne büründüğü bu anda meydana gelen derin sessizlik ise, var oluşun varlık gerekçesini idrak edişinin kavrama düzeyinden uygulama düzeyine geçişin adeta habercisidir.

Yaşam süresince acı ve zevkle yoğrulmuş bir ömür süren canlı varlıklar, genellikle kendi durumları hakkında soğukkanlılıkla düşünmekten ve mevcudiyetlerinin anlamını tespit etmekten uzak bir zihin havzasına sahiptirler. Nereden geldikleri hakkında nötr bir tavır takınmakla beraber, nereye gidecekleri hususunda da basit çıkarımlarda bulunarak sıradan ve hesapsız olan hayatlarını idame ettirirler. Özellikle, nefes alıp verilen dünyadan güç etme vakti olan ve tekrar geri dönme imkânına sahip olunamadığı için tecrübe etme olanağı bulunmayan ölüm anı, düşünülmemesi ve hissedilmemesi gereken bir evre olarak zihinlere nakşedilmeye çalışılmıştır. Bu nakşetme işlemi için, ölümü hatırlatacak her türlü objenin önüne geçilerek ölümcül bir ortam yaratılmıştır. Bununla beraber anla sınırlı kalıp ondan hoşnut olma hayatın yegâne gayesi haline getirilerek kaçınılmaz bir gerçeklik olan ölüm idesi göz ardı edilmiştir. Böylece yok oluşu temsil eden simgelerin silik bir görüntüye sahip oluşu ve günlük endişelerin psikolojik kırılmalara yol açışı, insanoğlunun bitiş anını ruhunda mezcetmesine engel olmuştur.

Dinsel ibarelerin baskın olduğu dönemlerde ölümü duyumsama ve içselleştirme potansiyelinin yetkin bir konuma yükseldiği görülmüştür. Bunun nedeni, dinin yeniden doğuş tasarımına sahip olması ve kalıcı gibi gözüken dünyanın aslında geçici bir formdan ibaret oluşunu dillendirmesidir. Ayrıca belli aralıklarla yapılan dini ayinler, inançlı bireyi bir adım daha ölüme yaklaştırarak ona fani bir varlık olduğunun bilincini hissettirmeye çalışmıştır. Bunun aksi olarak dini kurumun toplumsal dokunun herhangi bir bölmesini yönlendiremediği zamanlarda ortaya çıkan yaşama arzusu, ölüme karşı olağan duruşun ortaya çıkmasına yol açmıştır. La-dini mantalitede başat rol oynayan dünyevi tutkunun ana saiki ise, uhrevi bir kimliği dışarsamasıdır. Dışarsanan bu uhrevi kimlik, sadece manevi âlemin hiçleştirildiği bir kimlik değil, aynı zamanda iki alemi birleştiren ölüm güzergâhının da önemsenmediği bir kimliktir. Tamamıyla maddesel bir kodla özdeşleşen ve dış estetiğe bağlı olarak hazcılık felsefesiyle uyumlu halde bulunan gayr-i dini açılım, kozmik düzenin kuşatılmışlığı altında ömrünü tüketerek varlığın içinde yokluk olma gibi tuhafımsı bir durumla yüz yüze kalır. Buna karşı manevi mekanizma, iç estetikle bütünleşerek dirilim sürecini tamamlar ve varlık içinde idealize edilmiş yeni bir varlık türü olarak ortaya çıkar.

Ani hareketlenme şeklinde tezahür eden ölüm duygusu, geçmişe dair özlemleri ve geleceğe yönelik beklentileri ortadan kaldırarak toplum nezdinde şok edici tarzda bir etki uyandırır. Sosyal arenadaki düz akışın kesintiye uğradığı, trajedinin komedi üzerindeki sultasını pekiştirdiği, sükûtun gürültüyü bastırdığı ve nihayetinde insanoğlunun asil yönünün ortaya konduğu bu sarp yokuşta geriye kalanlar için, ölümün sersemletici, belirsiz ve gizemli özellikleri kalır. Sevdiklerinden ayrı kalmanın acısını yüreklerinin en tenha bölgesinde saklayıp hatıralarla avunmaya çalışan yakın ötekiler, belki de ilk kez yalıtılmışlığın kavurucu sıcaklığını iliklerini kadar duyumsarlar. İç içe geçmiş birlikteliklerin apansız kopuşu onlarda kapanması mümkün olmayan tinsel yaralara sebebiyet vererek, göreceli bir zaman müddetince var oluşa dair bir mana yitimine yol açar. Anlamsızlaşan varlık telakkisi ilerleyen zamanlarda eski şekline dönerek normal vaziyetini devam ettirir. Devirli olarak devinimini işleten bu düzenek, yaşam alanına dâhil olan herkese bu acımsı tadı tattırarak onların birbirlerini daha iyi anlamalarına ve birbirlerine karşı anlayış göstermelerine yardımcı olan bir yasadır. Empatiyle yoğrulmuş bulunan evrensel ölçekteki yasanın farklı ifade araçlarını kullanması ise, çokluk ve ayrılık üzerine tesis edilmiş evrensel dizayn ile olan uyumluluğuna işarettir.

Korku ve sevgi arasında değişiklik gösteren ölüme bakış tarzı, içinde bulunulan koşullarla beraber hayat stilinin tefekkür derecesiyle iç içe bir bütünlük arz eder. Tarihsel verilerde ortaya çıkan çıkarımlar da bu bütünlükle uyumlu özellikteki nasıllıkla bağdaşıklık kurar. Mesela, materyalist bir zihniyete sahip olan Antik Yunan filozoflarından Epiküros “Ölüm varken ben yokum, ben varken ölüm yoktur. O halde üzülecek ne var?” diyerek ölümü yaşamdan dışlamıştır. Buna karşın İslam dininin ana akımlarından biri olan tasavvuf ekolünün önemli şahsiyetlerinden Mevlana Celaleddin- Rumi, “Ölürsem ben, öldü demeyin. Çünkü ölüydüm, dirildim; dost aldı, götürdü beni.(rubailer,100) sözüyle ölümü yaşamın merkezine koymuştur.  Kendisinin bu âlemden ayrıldığı geceye de şeb-iarus (düğün gecesi) demiştir. Epiküros’un atomist bir çevrede yetişmesi ve maddenin her şeyin temel saiki oluşunu özümsemesi, kaçınılmaz olarak ruhun ölümsüzlüğünü dışlamasına ve var olan hayatla kendisini sınırlamasına neden olmuştur. Mevlana ise, dinin dominant olduğu bir mıntıkada büyüyüp bu mıntıkanın dinsel atmosferinden fışkıran fikirlerle yetiştiği için, ruhun ölümsüzlüğüne inanıp, ölümün ikinci bir doğuş olduğuna kanaat getirmiştir.

Ölüm insanoğlunun kendini yenileme yeteneğini yitirmesi anlamına geldiği için, yüzeysel de olsa, merak konusu olmuş ve kapasitenin elverdiği ölçüde anlaşılmaya çalışılmıştır. Bitiş anına duyulan ilginin belki de daha fazlası, bitişten sonra nereye gidileceği ve ne olunacağı hususudur. Bu noktada cevap niteliği taşıyan yegâne kaynak kutsal metinlerdir. Değişik dönemlerde peyderpey olarak indirilen kutsal metinlerin içeriği incelendiğinde, yepyeni tarzda ve ebedi vasıflı bir dünya tasarımı ile karşı karşıya kalınır. Cennet, cehennem ve Araf olmak üzere üç boyutlu şematik çizimle idealize edilen bu ikinci yaşam sahası, birinci dünyadaki üç tip bireye tekâbül eder. Birinci tip birey, yaratıcı olarak bilinen varlığın sözlerini davranışlarına yansıttığı için, mutlak güzellik ülkesi olan cennetle mükâfatlandırılır. İkinci tip birey, ilahi ışığın nurundan feyz almadığı gibi, o feyzi yok etmek için dâhili ve harici faaliyetlere giriştiğinden cehennem adı verilen lanetli mekânla cezalandırılır. Üçüncü tip birey ise, iki kutuptan da nasiplenmeye çalıştığı için ruhsal bölünmüşlük içerisinde Araf’la özdeşleştirilir. Kutsal metinlerde izah edilen bu durum gösteriyor ki, ölümden önceki hayat felsefesi, ölümden sonraki yaşam biçiminin bir prototipidir.

 Ölümden sonra varlığın yeniden hareket göstereceğine inanmayanlar, üstünde yaşanılan ve belirsiz bir ömre karşılık gelen gök cismiyle kendilerini sınırlayarak, oluşumlarına ve yok oluşlarına dair akli çıkarımlarda bulunurlar. Bu çıkarımlar, erime üzerine kurgulanmış insan türünün göreceli beyin yapısına endeksli izahatlar olduğundan, sübjektifliğin çerçevesinin dışına taşmayan bir nedenselliğe bağlıdır. Düşün dünyasında doğuş ve bitiş durumlarına getirilen açıklamaların belirsizlikte kalması ilerleyen zamanlarda yaşanılan vaktin kıymet derecesini artırarak hoşça bir ömür sürme şeklinde var olma haline dönüşür. İstenilmeyen zaman ve mekânlarda gözlerini dünyaya açmalarına karşın, bir kereliğine mahsus olduğunu zannettikleri hayattan imkânları elverdiğince istifade etmeye çalışan inançsız kesim, her türlü sıkıntıya rağmen zevkin doruğuna doğru yol almaya çalışır. İnsanüstü bir güç tarafından kontrol edilme hissiyle hareket etmediklerinden ve ölümün korkutucu yüzüyle karşı karşıya kalma çekingenliklerinden ötürü ifrata varacak derecede davranışlarda bulunarak tabiat ve toplum düzeninin çelişkiler yumağı haline dönüşmesine yol açarlar. Böylece olan ile olması gereken arasındaki ince farkın yapmış olduğu büyük değişimler hesaplanamayan boyutlara ulaşarak trajik bir görünüm kazanır.

Yaratılan her varlığın kendisinde potansiyel olarak barındırdığı beden yitimi, anlaşılmaya çalışılan bir tasa kaynağı olarak gündemdeki mevcudiyetinin değişkenliğini korumuştur. Sırlarla örtülü ve cazibeyle dolu konumu nedeniyle de, tarihin karanlık dönemlerinden beri ilgi odağı haline gelen biyolojik yokluk, akılsallığın ötesine uzanarak heyecanvari özellikteki özün dinginliği sağlanmıştır.

Önceki ve Sonraki Yazılar