1. YAZARLAR

  2. Mehmet Taş

  3. Öldürmeler Ve İbretler
Mehmet Taş

Mehmet Taş

Yazarın Tüm Yazıları >

Öldürmeler Ve İbretler

A+A-

“Kim bir mümini kesten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab ve lanet etmiş ve onun için büyük bir azab vardır.” (Nisa, 93)

‘Eğer gök ve yer sakinleri, bir müminin kanının akıtılmasına (öldürülmesine) katılsalar, Allah mutlaka onları cehenneme yüzü üzeri sürer. (Tırmizi, Diyat 8)

İnsan, kelime i tevhidi telaffuz etmesi ve bu telaffuzun da kalpten gelmesi, bu kelime icabınca hayatını şekillendirmesiyle gerçek anlamda iman etmiş olur!  Bir bakıma kalp-akıl birlikteliği sağlandıkça ve bu birliktelik hayata yön verip şekillendirdiğinde, iman gerçekleşmiş oluyor! Demek ki iradi ve bilinçli olarak bir tercihtir mümin olmak! Atadan tevarüsen gelen, alışılmış olunan hal veya hareketler mecmuası değildir! Haliyle iman etmek-mümin olmak; insana ciddi keyfiyetler kazandırdığı gibi, ciddi yükümlülükler de yüklemektedir!

İman sahibi kimse canlı olsun, cansız olsun bütün çevresi için güvenli olmalıdır, hatta olmak zorundadır. Ki, iman da; emin olmak ve olunmak değil midir? Allah(cc)’ın ‘eman’ına girmiş olma hali değil midir? Rabbine teslim olan kişi en emniyetli mercie teslim olmuş, sığınmış olmuyor mu? ‘Kim Lailaheillallah derse cennete girer.’ (Buhari, İman 33, Tirmizi İman 17) Elbette ki Kelimei tevhidi getirip, icaplarına da uymak şarttır…

 İradesini bu ‘eman’ gerçeğine rağmen bilinçli olarak veya sorumsuzca kullanma yoluna yönelen kimse, başıboş mu kalır-kalacaktır? Ya da insan olarak bu dünyaya sorumsuz olarak mı gelmiş? Yahut insana Rabbi tarafından verilmiş olunan iradenin ve nice nimetlerin hiç karşılığı olmayacak mıdır? Hayır, elbette hayır!!! Rabbimiz, akıl sahiplerine hitaben en veciz şekilde buyurmaktadır ki; insan muhakkak yapıp ettiklerinden hesaba çekilecektir.

“And olsun, biz kendilerinden öncekileri de denemişken, insanlar ‘inandık’ deyince denenmeden bırakılacaklarını mı sanırlar? Allah elbette doğruları oltaya koyacak ve elbette yalancıları da ortaya çıkaracaktır!” (Ankebut, 2-3) Azamet sahibi olan Allah (cc) muhakkak doğru söyler.

Her bir inanan insan nefsini bu ve benzeri ayetler ışığında daima muhasebe ve murakabeye tabi tutmalıdır. Şundan-bundan önce, kendisini ehli eman konum ve durumuna getirme gayretinde olmalıdır. Unutulmamalıdır ki nefsi emmare, daime suçu karşıya yükleme gayretindedir. İnsan zaaf gösterdiği zamanlarda ise nefis tümüyle azgınlaşır ve insanı da azgınlaştırır (kötülüğün alasını durmadan emreder-yaptırır)! Teessüfle ifade edeyim ki, bu emredici nefsin Müslümanlar arasında alan bulması nedeniyledir ki, günümüz İslam ümmetinin kahredici hali vücuda gelmiştir-gelmektedir!!!

“Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz ki Rabbim çok bağışlayandır ve çok merhamet edendir.” (Yusuf, 53) Hazreti Yusuf efendimizin diliyle müminlere sonsuz merhamet sahibi Rabbimiz tarafından böylece istikamet çizilmektedir.

Müminler, hayatın her alanında İlahi ölçüyü mihenk taşı olarak almalıdırlar. Güncel, geçici, fevri, hesapların; zihinsel, ideolojik saplantıların peşine düşmekten özenle kaçınmalı, sakınmalıdırlar. Kur-ani ölçü kaçırıldı mı, şüphesiz ki insan yeryüzünün en tehlikeli varlığı durumuna düşmektedir. Bu hal, ne yazık ki şu anda yeryüzünün pek çok coğrafyasında yaşanmakla beraber, daha da acı olan yanı, Müslümanlar arasında bütün acımasızlığıyla kendisini göstermektedir.

‘Mümin; haram olan kanı akıtmadıkça, dininin geniş alanında kalır.’ (Buhari)

Şimdi gelelim günümüz İslam dünyasının haline ve kendimize bakmaya!!!  Her gün düzinelerce Müslümanların kanı akıtılmaktadır! Her gün nice Müslüman katledilmekte, zulme uğramaktadır. Ne yazık ki bütün bunların ekserisi de yine ‘Müslüman’ olduklarını ifade eden şahıslar tarafından gerçekleşmektedir! Heyhat’!!! Acaba ayet ve hadislerde mi (Hâşâ, sümme hâşâ) yanlışlık var? Yoksa günümüz insanların kafaları mı hercü-merc olmuş??? Evet, elbette ki sorun günümüz insanların zihinsel-düşünsel yapılarında, pratiklerinde gizlenmektedir! Hatta çoğu zaman gizlilikten öte ayan-beyan gözlere, alınlara, beyinlere, sinelere çarpmaktadır! Kimisi alıyor ayeti kerimeyi, hadisi şerifi nefsinin istediği şekilde (haşa) eğip bükmeye çalışırken; bir diğeri alıp; ayet veya hadisi sapkınlıklarına birer destek mahiyetinde kullanmaya çalışmaktadır!!! İhyanın yerine imhayı, itaatin yerine isyanı, takvanın yerine tuğyanı, tevhidin yerine tefrikayı, sevginin yerine nefreti, kardeşliğin yerine düşmanlığı… yeğlemektedir. Ki bütün bunların emperyalist küresel yönlendirici ve destekçileri, şeytani mihrakları da hesaba katılırsa; evet, birçoğu İslam adına ortaya çıkarken, İslam’ın ana düşmanları, tahripkârları haline gelmektedirler. Bunların pek çoğu küresel zorbalara kukla olurken; ağırlıklı olarak kendi süfli amaç ve hedeflerini gerçekleştirme uğraşısını vermektedirler. Bu uğraşıların kimisi etnik aidiyeti adına, kimisi parti adına, kimisi mezhep adına, kimisi meşrep adına, kimisi cemaat adına, kimisi dernek, vakıf vb adına verilmektedir. Yani bütün bu uğraş alanları ne yazık ki; birer din gibi telakki edilerek; Müslümanlar arasında birer imha-itlaf aracı haline gelmiş bulunmaktadır.

Çağdaş cahiliye düzen, adet ve alışkanlıklar; görüş ve ideolojiler, seküler, laisist, nasyonalist, faşist… türünden karanlık odaklar, Müslümanların halini günümüzde daha da elem verici hale getirmiştir. Hassaten pek çok İslami eğilimlere sahip insanların zihin dünyasını iğfal etmiştir. Bu elem verici durum, gün geçtikçe palazlanmaya da yüz tutmaktadır. Müslümanlar, aslında burada bir samimiyet ve teslimiyet sınavı vermektedirler. Eğer bu sınavın çeldiricilerine (aslında çeldiricilere, samimiyet ve hakka teslimiyetle bakılırsa açık ve barizdirler) Müslümanlar takılmaya, yanılmaya devam ederlerse; işte işin daha da ağır olanı yeniden başlıyor demektir. Burada esas yapılması gereken; görmeyen gözlere inat, müminlerin; bütün olup bitenlere ferasetle, hakkın nuruyla bakması, müdrik olması ve onca sinsi planları gereği üzere görmesidir. Burada müminlerce yapılması gereken; kimilerin, çağın hastalıklarıyla olay ve olguları anlama ve yorumlama tarzlarına karşı; İslami feraset ve idrak ile olgu ve olaylara bakması, yorumlaması, kavraması ve kavranmasına çaba harcamasıdır. Allah(CC)’ın kardeş ilan ettiklerini gerçekten kardeş bilmesi, bu kardeşlik hukukuna taviz verme adına hangi bahane ve argüman olursa olsun, arkasına sığınmaması, gizlenmemesi veya böyle bir yanlışa düşmekten, narı cehenneme düşecek gibi sakınmasıdır.

Bu bağlamda Kürdistan ve Kürd halkının haklarını savunmak, haksızlıklarını haykırmak, haksızlıkların telafisi noktasında taleplerde bulunmak gerekir. Sistem olarak mevcut siyasal yapının bir asra baliğdir yaşanan zulümlerin yegâne müsebbibi olduğunu dile getirmek elzemdir. Ama bunun yanında sadece Türk olduğu için bir mümini cephe almak ise inancımız ile asla bağdaşmaz. Öyleyse inancımız gereği yapılması gereken hakkı ve hakikati dimağlara yerleştirmeye çalışmak, yapılan haksızlıkların giderilmesi için sistemsel değişim taleplerini dillendirmektir. Müslümanlar arasında silah hiçbir şekilde müracaat yeri ve yordamı değildir, olmamalıdır. Bu yola başvuran kim olursa ve ne adına yapmış olursa olsun; Allah katında azami derecede sorumluluk sahibi olacaktır. Zira İslam, esas itibariyle öldürmeyi değil; hak zemininde yaşamayı elzem kılmaktadır…

Haliyle Müslümanlar olarak Türkiye şartlarında yaşanmış olunan haksızlıkları izah ve ifadeye çalışırken; beşeri ölçüleri, nefsanî istekleri, cahili yaklaşımları, şeytani dürtmeleri, nesebi tahrikçileri arka tarafa atmak ve asla onlara tevessül etmemek durumundayız. Unutulmamalıdır ki; Kürdü de Türkü de, Arabı da, Farsı da, Peştusu da, Urdusu da… iman ettikten sonra, aynı inancı taşıması hasebiyle bir binanın tuğlaları gibi, birbiriyle hayatın her alanında kenetlenmekle mükelleftirler.  Bu kenetlenmeyle; sadece Kürdistan’ın dört parçasını değil, bütün bir ümmetin bütünlüğünü gaye edinmek gerekir. Bu bütünlüğün şekli, durumu, kıvamı belki tartışılabilinir. Ama her halükarda gönül birliği, ideal birliği, inanç birliği-vahdet temel ölçü olarak alınmalıdır. Bu bağlamda, doğru veya yanlış olsun, başka pratikler Müslümanlar için bağlayıcı değildir, olmamalıdır. Belki faydalanılabilinir, ama mesnet sadece Muhammedi pratikler olmak zorundadır…

Ümmet birlikteliği isteminin dışındaki bütün talepler, hem Rabbimizin ölçüsüne aykırıdır ve hem da büyük şeytana ve yandaşlarına yem olmanın ötesine geçmez-geçilmez. Tarih bu gibi durumların çöplüğü mahiyetinde gözlerimizin önüne bir sofra gibi serilmiş bulunmamaktadır. Yeter ki bizler ibret alalım, ders çıkaralım…

‘Müminin öldürülmesi Allah katında, bütün dünyanın yok olup gitmesinden daha büyüktür.’ (Nesai, Tahrim 1) Daha başka söze gerek var mı???

Rabbim kendisine gereği gibi kullukta bulunmayı bizlere müyesser kılsın…

                                                                                             

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.