1. YAZARLAR

  2. Ziyaeddîn Embarî

  3. O Zaman Bizim Dilimizle Niye Konuşuyorsunuz?
Ziyaeddîn Embarî

Ziyaeddîn Embarî

Yazarın Tüm Yazıları >

O Zaman Bizim Dilimizle Niye Konuşuyorsunuz?

A+A-

Kürt sorunu gittikçe derinleşiyor, Kürdistan toprağı ise tarihteki konumunu koruyor, Kürdistan; rol çalmıyor, rolünü oynuyor, gencecik bedenlere mezar oluyor. Öyle ki şairin:

“Bastığın yerleri toprak deyip geçme, tanı

  Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı “

mısrası sanki Kürt coğrafyasını tarif ediyor. Tüm bu olan bitenlere, herkes tarihin cilvesi ve kaderin tecellisidir diye inanmış görünüyor. Hükümet ise dere tepe demeden deldiği kocaman dağların duble yollara dönüştürülmesinin gururunu yaşarken, Kürt sorununun üstesinden gelemeyişinin mahcubiyetini yaşıyor. Sorunun çözümü için cesur değil, pasif davranıyor. Söz konusu sorunu, deneme ve yanılma yoluyla çözmeye çalışıyor.  Karşı taraf ise vur-kaç politikasında ısrar ediyor. Dağ kadrosu, kış üslenmesi için hazırlık yaparken bayrağı kısa bir süre için mahkûmlara devrediyor, sayıları bine yakın mahkûm açlık grevine giriyor, DTK de mahkûmlara destek amaçlı aldığı kararla, ülkenin doğusunda bir günlük hayatı durduruyor ve gerçekten hayat duruyor. Öyle ki savaşlarda dahi kapanmaması gereken fırınlar da o gün kapanıyor. Basın yayın, hükümetle yaptığı mutabakata sadık kalarak o günü görmezden geliyor. Başbakan da, bu günlerde en fakir kimselerin bile, kurban bayramında kesilen kurban etleriyle bol bol kebaplar yapıp yediğini unutuyor. Kısacası milletin karnının bu günlerde etten tok olduğunu unutarak, daha önce domuz eti üzerinden topa tutulan DBP’lileri bu sefer Kızıltepe’de 17 Temmuz 2012’ de yediği kuzu eti, üzerinden vurmaya çalışıyor. Sonra uçağına binip Almanya’ya gidiyor, orda da aynı konudan AB’ye dert yanıyor. “Neden PKK’yi bitirmiyorsunuz? Neden PKK’yi besliyorsunuz? diye AB ülkelerini özellikle uyarıyor. Artık nezaketten mi, korkudan mı bilemiyorum AB ülkeleri de: “Neden sen kendi ülkende PKK’yi bitiremiyorsun, senin ülkende de PKK’nin yasal kurum ve kuruluşları yok mu, senin bizzatihi PKK’nin uzantısı dediğin parti, senin meclisinde değil mi? Sen, yasalarına uygun kurulmuş yasal kurum ve kuruluşları kapatamaz iken, benim yasalarım çerçevesinde kurulmuş organları ben nasıl kapatayım?” da diyemiyor. Başbakan onlara bakarak “Asimilasyon bir insanlık suçudur!”  derken, onlar da başlarını sallayarak: “Haklısın, bu konuda sizinle hemfikiriz, gerekeni yapacağız!” diyerek başbakanı ağırlıyor ve uğurluyor. Eminim ki birçoğu da “Yahu siz de bizden az değilsiniz.” de diyor.

Böylece Türkiye’de ve dünyada bu Kürt meselesi kısır bir döngü gibi uzayıp gidiyor.

Herkes Kürt ve Kürdistan derken Kürtçeden ses çıkmıyor, Kürtçe ayaklar altında sürünüyor. Herkes anadilde eğitim isterken, ama kaç Kürt anasının bu dili konuştuğunu mevzubahis yapmıyor.

Günlerden bir gün bir evde misafiriz. Ev sahibine soruyoruz; “Kaç çocuğun var?” El cevap: İki. Adları ne? Biri Serhıldan diğeri ise Zozan. Allah bağışlasın diyoruz. Ve klasik sorumuzu soruyoruz. Kürtçe biliyorlar mı? Hep aynı cevap: “Aslında anlıyorlar; ama konuşamıyorlar.” Ya siz annesi. Anne,” cevap veriyor: “Ben biliyorum; ama rahat konuşamıyorum.” Üç beş kelimeden sonra hemen Türkçeye atlıyor. Babaya soruyoruz. Babası, sen Kürtçe biliyor musun? “Çawa nizanim (nasıl bilmem)?” diyor, başlıyor Kürtçe konuşmaya, tabii ki ikide bir Türkçe kelimeler ve cümleler karıştırarak ne zaman köyden geldiklerini ve köydeki maceraları anlatmaya. Özellikle ilkokul veya ortaokula kadar Türkçe bilmediğini, bunun için öğretmenlerden nasıl azar işittiğini ve dayak yediğini övünerek anlatmaya devam ediyor. Sorularımıza devam ediyoruz. Anne ve babaya: “Siz kendi aranızda Kürtçe konuşuyor musunuz?” İkisinin başı önüne eğiliyor. Baba cevap veriyor. Aslında ben kaç defadır hanıma söylüyorum; ama hanım da umursamıyor. Aslında konuşmak gerek diyorlar. Peki, siz Kürtçe okuyup yazabiliyor musunuz? “Yahu ağabey, vur dedik öldür de demedik, ne okuması ne yazması, hadır biz zar zor konuşabiliyoruz.” Bu arada odanın diğer köşesinde evin nenosu (nine), Kürtçe olarak; “Oğlum, siz ne konuşuyorsunuz? Hele Kürtçe konuşun da ben de anlayayım?” Evlat cevap veriyor. “Dayê, sen boş ver bunlar siyasi konular. Sen, bu işlerden anlamazsın,” diyor. Neno da: “Bila wisa be (Haydi öyle olsun)! diyor, kendi kabuğuna çekilip tespihini çekmeye devam ediyor. Bu arada, iki Kürt aydını, üç öğretmen ve üç kişi de esnaftan içeri giriyor. Hoş beş derken sohbet koyulaşıyor. Aydınlarımızdan biri, sadece Türkçe biliyor ve Türkçe yazıyor, anlaşılan Kürtçe bilmeyen ve yazamayan Kürt yazarlardan. Kürtçe yazamayışı ve bilmeyişini normal karşılıyor. Bu gün Türkçe yazmakla, geniş bir kitleye meramını ve mesajını iletebildiğini söylüyor. Eğer Kürtçe yazsaydı, bu gün kaç kişinin onu anlayabileceğini söylüyor. Üstat Bediuzzaman ve Abdullah ÖCALAN’ı örnek gösteriyor. Eğer onlar Kürtçe yazsalardı, bu gün bu kadar geniş kitlelere hitap edebilirler miydi? Akademik ve felsefik konuşmalarıyla bizi büyülemeye devam ediyor. Aydınımız aynı zamanda tam bir Kürt milliyetçisi. Mangalda, kül namına bir şey bırakmıyor. Bu arada ben naçizane itiraz ediyorum ve diyorum ki birader,

 

Şêx Eskerî, “Iqdu’d-Durfam”adlı eserinde

 

Dizanim îltîfatê nadinê kes                             (Biliyorum, kimse buna değer vermez)

Ji ber ehlê huner, kêm in mededres"             (Hüner ehlinden yardım edecekler azdır)

 

"Gelek şêrîn e ev ezmanê Kurda                     (Çok tatlıdır bu Kürt dili)

 Derîxa! Me ji dest yekcarî berda"                 (Çok yazık, bu dili elden bıraktık bir kez )

  

Ahmedê Xanî “Mem û Zin”adlı eserinde:

 

Da xelkî nebêjin ku “Ekrad”                         (Ki, Kürdlerin dışındakiler demesin Kürtler)

Bême‘rîfet in, bê’esl û binyad                        (İrfansız, asılsız ve temelsizdirler.)

 

Enwa‘ê milel, xwedan kitêb in                        (Çeşitli milletler kitap sahibidir.)

Kurmanc-i tenê di bêhesêb in                         (Sadece Kürtler nasipsizdirler)

 

Ve yine

“Nûbuhara Biçûkan” adlı eserinde de

 

Ne ji bo sahibrewacan                          (Bunu revaçtakiler(havas) için değil)

Belkî ji bo biçûkêt Kurmancan           (Sadece Kürd çocukları için yazdık)

 

Şêx Mehmet Can ise “Leyl û Mecnûn” adlı eserinde

 

Turkî hene, nîne Kurdîwarî                          (Türkçe olanlar var, Kürtçe olan yok)  

Kurdî weki kenzelê veşarî                              (Kürtçe, gizli hazine gibidir)

 

Ne ku me heye tu qebîlîyyet                          (Bizde hiç kabiliyet yok)

Belkî me heye hinik ji xîret                           (Fakat biraz gayret etmekteyiz)

 

Ebdurrahmanê Aqtepî, “Rewdinneîm” adlı eserinde

 

Ku da Tirk û Faris nebêjin tucar:           (Türkler ve Farslar diyemesinler hiçbir zaman)

Nebûn Kurdî, nîşanê ‘işqa xedar             (Kürd diliyle, yakıcı aşk anlatılmamıştır diye  )

 

Me ev çendî lefzê şîrîn, çêkirin               (Bu kadar tatlı birkaç sözü bir araya getirdik)

Zebanê di Turkan, me pê jêkirin    (Böylece bununla, Türklerin ve Farsların dillerini kestik)

Gibi, Kürtçe ve Kürtçe yazımının önemini arz edecek çeşitli mısraları dile getirdikten sonra kendisine: mezkûr zevat da iyi ki sizin gibi düşünmemişlerdir. Onlar da sizin gibi düşünseydi bugün Kürtlükten ve Kürtçeden bahsedebilir miydik? Öyle ki dil konusundaki çalışmalarıyla tanınan ünlü yazar Şemsettin Sami (1850-1904) Kamusü'l A'lam'daki şu cümleleri yazalı neredeyse yüz yıl oluyor:

"Her ne kadar, Kürt alimleri öteden beri Arapça ve Farsça ile meşgul olup kendi dillerine önem vermediklerinden Kürtçenin edebiyatının bulunduğu iddia olunamazsa da…” diyor, dedimse demedimse de bizim aydını ikna edemedim. Bu arada ikinci aydınımız süper bir Kürtçeyle mağrur bir edayla sohbete katılıyor. Yalnız, Kürtçe yazdığını dile getiriyor. Öyle seçici kelimelerle Kürtçe konuşuyor ki -Kürtçesine de akademik Kürtçe diyor- öyle ki Kürtçe bildiğini sanan esnaftan biri: “Ya ağabey! diyor. “Bu konuştuğun dil hangi dildir?” demekten kendini alamıyor.

Muhabbet devam ederken esnaflardan biri öğretmenlere:  “Arkadaşlar, sizler de öğrenciler arasında şöyle bir kampanya başlatamaz mısınız? Her öğrenci girdiği derslerini Kürtçe anlatsın. Hiç de siyasi konuşmalarına gerek yok. Mesela inkılâp tarihini Kürtçe anlatsınlar. Coğrafya derslerine ana dilleriyle katılsınlar. Bu sivil itaatsizlik şekli, silahlı mücadeleden daha etkili olamaz mı? Nasıl olsa zorunlu eğitim var. Öğrencileri okuldan atacak halleri yok ya. Bu durum çözüme bir katkı olamaz mı?” Öğretmenlerden biri: “Abi böyle Kürtçe dersi anlatacak, derse katılabilecek öğrenciler yok gibidir.” Ben de: “Sevgili kardeşlerim, hem madem Kürtçe bilemiyorsak, konuşamıyorsak, yazamıyorsak, anlatamıyorsak, o zaman ne istiyoruz. Çuvaldızı biraz da kendimize batırmalıyız. Birileri bize “Kürt kökenli”  deyince neden zorumuza gidiyor. Kiminle konuşuyorsak hemen: “Abi kusura bakma, Türkçe konuşur musun, ben iyi anlayamıyorum.” diyor. Farkında olmadan. “Vatandaş, Türkçe konuş!” kampanyasını doğal olarak aramızda başlatmışız bile. Bu durum kimseyi gücendirmiyor, hiç kimse buna dur da demiyor ya da diyemiyor. Bu arada öğretmenlerden biri Türk milliyetçisi çıkmasın mı? O da meğer ki kafayı takmış bizim Türkçe yazan Kürt milliyetçisi arkadaşa ve içimizde Kürtçeyi iyi konuşamayan ama Kürtlük yönleri ağır basan arkadaşlara: “Arkadaşlar, hem madem Türkiye’nin bütünlüğüne karşısınız, Türkleri istemiyorsunuz ve bizleri kabul etmiyorsunuz, beğenmiyorsunuz, o zaman bizim dilimizle niye konuşuyorsunuz? Bizim dilimizi konuşmayın ve bizim dilimizle yazmayın! Hangi hakla güzel Türkçemizi kirli ağızlarınızla ve kalemlerinizle kirletiyorsunuz? Bu arada her keste soğuk bir duş. Kimse ne diyeceğini bilemiyor. En sonunda hepimiz içimizden: Bu da nerden çıktı.” deyip, “Kardeş sen bizi yanlış anladın, aslında biz şöyle veya böyle demek istememiştik.” deyip ortamı fazla germeden, ev sahibinden müsaade istiyoruz, vedalaşıp dağılıyoruz.HÜLASAYI KELAM VESSELAM. 

ufkumuz.com

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.